The Game’in komediye kaçan versiyonunu yapmışlar. Kardeşine unutulmaz bir oyun yaşatmak isteyen Brooks bir oyun şirketiyle anlaşır; evdekilerden birisi kaçırılacaktır ve ipuçlarını yakalayarak onu bulan kişi araba kazanacaktır. İşler planladığımız gibi gitmez tabii. Brooks kaçırılır ama oyun şirketi tarafından değil..…devamıThe Game’in komediye kaçan versiyonunu yapmışlar.
Kardeşine unutulmaz bir oyun yaşatmak isteyen Brooks bir oyun şirketiyle anlaşır; evdekilerden birisi kaçırılacaktır ve ipuçlarını yakalayarak onu bulan kişi araba kazanacaktır.
İşler planladığımız gibi gitmez tabii. Brooks kaçırılır ama oyun şirketi tarafından değil..
Kafa dağıtmalık bir film.
İzlemeyi sen sevdiğim tür kesinlikle romantik komedi. Gerçek hayat ve hayal arasındaki ince çizgide siz karşılıyor bu tür bana göre. Uzun süre arkadaş olan 4 kadının belirli sürelerde ortak kitap okumak için toplanmasıyla başlıyor. Yetişkinliği aşıp yaşları ilerleyen bu arkadaşlardan…devamıİzlemeyi sen sevdiğim tür kesinlikle romantik komedi. Gerçek hayat ve hayal arasındaki ince çizgide siz karşılıyor bu tür bana göre.
Uzun süre arkadaş olan 4 kadının belirli sürelerde ortak kitap okumak için toplanmasıyla başlıyor. Yetişkinliği aşıp yaşları ilerleyen bu arkadaşlardan birisi diğerlerini şaşırtarak Gri’nin Elli Tonu kitabını seçiyor.
Hayat her şey için çok kısa ve bir kez dünyaya geliyoruz. İçimizden geldiği gibi yaşamalıyız ve filmde de bunu görüyoruz. Birbirinden başarılı kadınlar hayatta istedikleri neredeyse her şeyi elde etseler de uğrunda savaştıkları tek şey var: aşk. Hayatta da zaten en güzel şeyler paranın satın alamayacağıdır. Filmde sevdiğim birçok replik geçti ama aklımda en çok kalanı yazayım:
“Neden radyoya başladım, biliyor musun? Ne dersem, ne çalarsam radyosunu açan milyonlarca insan beni duyabilecekti. Yaşlandıkça anladım ki milyonlarca insana ulaşmak yerine istediğim kişiye ulaşmayı hiçbir şeye değişmem.”
8/10
“Bu mektubu senin yüreğine acı vermek için değil, kendi yüreğimden acıyı sökmek için yazıyorum. Kendi iyiliğim için affetmeliyim seni.” diyor Oscar Wilde, tüm ününü, parasını ve özgürlüğünü kaybederek iki yıl kürek cezasına çarptırılmasına neden olan dostuna. Yaşadığı tüm kırgınlıkları aşağı…devamı“Bu mektubu senin yüreğine acı vermek için değil, kendi yüreğimden acıyı sökmek için yazıyorum. Kendi iyiliğim için affetmeliyim seni.” diyor Oscar Wilde, tüm ününü, parasını ve özgürlüğünü kaybederek iki yıl kürek cezasına çarptırılmasına neden olan dostuna. Yaşadığı tüm kırgınlıkları aşağı yukarı 50.000 kelimeye sığdırıyor ve belirtmekten de geri kalmadığı gibi cümlelerinin okunacağına inanıyor ama maalesef gerçekleşmiyor; biz okuyabilsek de Wilde’ın asıl okumasını istediği kişiye bu mektup ulaşmıyor.
Wilde o dönem eşcinsel olmakla suçlanıp hapse atılıyor, kanıtlandığı taktirde cezası idam ama kesin bir kanıt olmadığı için iki yıl kürek cezasına çarptırılıyor. “Oysa herkes öldürür sevdiğini,” derken ne demek istediğini bu mektubu okumadan anlamak mümkün değil çünkü yaşadığı aşk karşısında kırılınca kullananların da sözü olmamalı (lafım sürekli bu sözü kullananlara) Oscar Wilde yaşadığı ihanet karşısında kendini kaç kez ölmüş hissetti diye düşünmek dahi yıpratıcı. Kırılmak ve ihanete uğramak neymiş görmek istiyorsanız okumalısınız.
İçinde tarihsel sapmalar olsa da mükemmel olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İzlerken bu kadar zevk veren tek biyografik film olarak yerini koruyor. Queen dinleyenlerin sevmemesi olanaksız bence. Şarkıların doğuşu, o konser alanları ve her ritimle insanı aptalca gülümseten dakikalarla su gibi geçti…devamıİçinde tarihsel sapmalar olsa da mükemmel olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İzlerken bu kadar zevk veren tek biyografik film olarak yerini koruyor. Queen dinleyenlerin sevmemesi olanaksız bence. Şarkıların doğuşu, o konser alanları ve her ritimle insanı aptalca gülümseten dakikalarla su gibi geçti zaman. On saat olsa yine sıkılmadan izlerim.
O klişe cümle: ilk yabancı dizim. Evet ben de abisiyle/ablasıyla izleyenler derneğindenim. Çoğunluğa göre tek farkım var sanırım o da Dean değil de Sam diye ortalıklarda dolanmam. Final bölümü yayınlandığında altı kere izleyip hepsinde de ağlamıştım. Bir diziye 15 sene…devamıO klişe cümle: ilk yabancı dizim. Evet ben de abisiyle/ablasıyla izleyenler derneğindenim. Çoğunluğa göre tek farkım var sanırım o da Dean değil de Sam diye ortalıklarda dolanmam.
Final bölümü yayınlandığında altı kere izleyip hepsinde de ağlamıştım. Bir diziye 15 sene yatırmak çok yıpratıcı ama kendime garezim varmış gibi The Walking Dead ve Doctor Who’yla da ilerlemekten geri durmamışım. İkisiyle de fena ağlarım. Neyse.
Dizinin 15 sezon olması korkutucu dursa da öyle su gibi akıp gidiyor ki.. Hâlâ rastgele dönüp dönüp izlerim. İlk 6 sezon mükemmel. Belki sonra bir ara sıkılırsınız ama yine de akıyor. Bu konuda eleştirmek bence saçma. İnsanlar asla tatmin olmaz ve bir seriyi aynı çıtada götürmek imkansızdır.
Düşmüş melekler, Tanrı, şeytanlar, hayaletler, vampirler, kurt adamlar, ilk kez duyacağınız yaratıklar, aile ve arkadaş sevgisi gibi aklınıza gelecek her şey bu dizide var.
Not: Açken izlememeniz önerilir. Dean’in yemek yiyişi tok insanı bile acıktırır.
10/10
Issız bir adaya düşsem yanıma alacağım üç şey; Sawyer, ömrümüzün yetmeyeceği kadar kitap ve okumak için gözlük. Zaten adada kalmak istediğimiz için başka bir şeye de ihtiyacımız yok. Aynı ada olursa sevinirim. Lost yani bu. Yabancı dizilerle vakit geçirenlerin izlemeden…devamıIssız bir adaya düşsem yanıma alacağım üç şey; Sawyer, ömrümüzün yetmeyeceği kadar kitap ve okumak için gözlük. Zaten adada kalmak istediğimiz için başka bir şeye de ihtiyacımız yok. Aynı ada olursa sevinirim.
Lost yani bu. Yabancı dizilerle vakit geçirenlerin izlemeden geçmemesi gerekir. Klasikleşti desek yanılmayız. Konusunu zaten bildiğinizi varsayıyorum.
İzleyin, izleyin ve izleyin. 10/10