Daniel Day-Lewis bu filmde oyunculuğunu arşa çıkarmış. Kitap uyarlaması olan bu film, serebral palsili ve yalnızca sol ayağını kullanabilen Christy Brown’un hayatını anlatıyor. Bolca duygusal, yer yer güldüren mizahıyla güzel bir film. Filmdeki anne karakteri bence en güçlü karakter, hatta…devamıDaniel Day-Lewis bu filmde oyunculuğunu arşa çıkarmış. Kitap uyarlaması olan bu film, serebral palsili ve yalnızca sol ayağını kullanabilen Christy Brown’un hayatını anlatıyor.
Bolca duygusal, yer yer güldüren mizahıyla güzel bir film. Filmdeki anne karakteri bence en güçlü karakter, hatta Christy’den bile daha güçlü. Film bir nevi onun sayesinde ilerliyor ve filmin duygusal gücünün temeli de bu karaktere dayanıyor.
Gerçek bir hayat hikâyesi olmasına rağmen film klişe hissettirmiyor. Ancak filmin biopic yapısı, diğer biyografik filmlerden çok da farklı değil. Karakterin çocukluk ve gençlik dönemindeki fakirlik, kızlar tarafından reddedilmesi vs. artık klişeleşmiş unsurlar.
Buna rağmen film duygusal açıdan ve oyunculuk performansıyla oldukça güçlü. Daniel Day-Lewis Oscar’ı sonuna kadar hak etmiş.
Satirik komedi ve aynı zamanda ciddiyetin bir arada olduğu böyle bir filmi uzun zamandır izlememiştim. Özellikle, Charlie Chaplin filmografisine başlamak istiyordum zaten ve en ciddi filminden başlamak bence iyi oldu. Film açık şekilde faşist Almanya’yı ve İtalya’yı parodi ediyor. Yönetimle…devamıSatirik komedi ve aynı zamanda ciddiyetin bir arada olduğu böyle bir filmi uzun zamandır izlememiştim. Özellikle, Charlie Chaplin filmografisine başlamak istiyordum zaten ve en ciddi filminden başlamak bence iyi oldu.
Film açık şekilde faşist Almanya’yı ve İtalya’yı parodi ediyor. Yönetimle dalga geçiyor ve halkların birliğini savunuyor. Komediyle bu kadar ağır bir konuyu bu kadar dengeli vermesi filmi daha da etkileyici kılıyor. Yahudi propagandası bu filmde de olmasına rağmen, diğer filmlerdeki gibi Yahudileri aşırı derecede acındırmıyor.
Filmin çekildiği yıl Amerika henüz savaşa girmediği için bu filmin yayımlanması oldukça riskliydi. Buna rağmen Chaplin ve Amerika hükümeti geri adım atmayarak filmi yayımlıyorlar.
Sonraki yıllarda yaşanan soykırımlardan sonra Chaplin: “Dehşetin bu kadar büyük olduğunu bilseydim, bu kadar hafif yaklaşmazdım” demiş.
Sondaki monolog ise belki de izlediğim en iyi monologlardan biriydi ve filmin vermek istediği mesajı doğrudan izleyiciye ulaştırıyor.
Filmdeki berber karakterinin bir adının olmaması, aslında tüm insanlığı temsil etmesinden kaynaklanıyor ve bu da filmi daha evrensel hale getiriyor. Film aynı zamanda gerçek gücün yönetmekte değil, insan kalabilmekte olduğunu gösteriyor.
Bir de şunu belirtmek isterim ki bu film Chaplin’in konuştuğu ilk filmdir. Bu yüzden de diğer filmlerine göre daha özel olduğunu düşünüyorum.
Adından da belli olduğu gibi film "reverse", yani ters ilerliyor. Önce sonuç, daha sonra sebepler gösteriliyor. Filmin işlenişini çok beğensem de, konu hakkında aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Özellikle sahneler arası geçişleri çok beğendim. Film ne kadar rahatsız edici ve iğrenç olsa…devamıAdından da belli olduğu gibi film "reverse", yani ters ilerliyor. Önce sonuç, daha sonra sebepler gösteriliyor. Filmin işlenişini çok beğensem de, konu hakkında aynı şeyi söyleyemeyeceğim.
Özellikle sahneler arası geçişleri çok beğendim. Film ne kadar rahatsız edici ve iğrenç olsa da, ister istemez kendini izletiyor. Halbuki sonucu biliyorsun.
Konu intikam, ama bunu alırken bile yanlış adamı öldürüyolar. Yönetmen bu filmle şiddetin anlamsızlığını ve adalete giden yolun şiddet olmadığını peak şiddetle gösteriyor.
Tecavüz sahnesi o kadar rahatsız ediciydi ki, o sahnelere 30 saniye falan dayanabildim. Alex'in hamile olması da insanlığın içindeki masumiyetin şiddetle yok olması demekti, bence.
Yani sonuç itibarıyla, şiddet konusu hakkında böyle bir filme ihtiyaç yoktu. Bana göre bu film yönetmenin porno ve şiddet fantezisinden başka bir şey değil. Çünkü bu derece şiddet, şiddetin kendisini gölgede bırakıyor.
The Prestige'e rakip film dediler. İnandım, izledim. Ne rakip, yarısı kadar bile ilgi uyandırmadı. Yaptığı illüzyonların neredeyse %80'i açıklanmadan havada kaldı. Portakal ağacı hilesi de kağıt işleriyle anlaşılmaz şekilde gösterilmiş gibiydi ama o da anlamsızdı. Twist falan var dediler ama…devamıThe Prestige'e rakip film dediler. İnandım, izledim. Ne rakip, yarısı kadar bile ilgi uyandırmadı. Yaptığı illüzyonların neredeyse %80'i açıklanmadan havada kaldı. Portakal ağacı hilesi de kağıt işleriyle anlaşılmaz şekilde gösterilmiş gibiydi ama o da anlamsızdı.
Twist falan var dediler ama en başından beri Sophie'nin ölmediği belliydi. Hatta Eisenheim'in bütün planı yaptığı da açıkça belliydi. Sondaki "set-up"ın bile gerçek olup olmadığı tam net değildi. Polis şefinin düşüncesi miydi yoksa gerçekten plan o şekilde miydi, anlayamadık. Gerçek olsa bile, şefin o kadar detaylı şekilde planı kafasında kurması saçmaydı.
Oyunculuklar hiç beklemediğim şekilde vasat çıktı. Edward Norton en sevdiğim oyunculardan biri olmasına rağmen bu filmdeki rolü oldukça sönük kalmış. Yan roller bile daha iyi oynamış.
Film mistik konulu olmamasına rağmen, olaylar fazlasıyla mistik bir his veriyordu. Sci-fi olsa kabul edilebilirdi ama bu, mistiklikten öteye geçemiyor.
Filmde tek beğendiğim şey atmosferdi. O istisnayla benim için ortalamanın biraz üstünde bir film oldu. Kötü bir film değil ama benim gibi beklentinizi yüksek tutarsanız pişman olabilirsiniz.
Birçok intikam filmi izledim, ama bu kadar karanlık ve depresif olanına az rastladım. Atmosfer hem insanın içini daraltıyor hem de garip bir şekilde hoş geliyor. Hikâye basit bir intikam filmi gibi başlasa da, sonu çok sarsıcıydı. Hele twistiyle birlikte çok…devamıBirçok intikam filmi izledim, ama bu kadar karanlık ve depresif olanına az rastladım. Atmosfer hem insanın içini daraltıyor hem de garip bir şekilde hoş geliyor.
Hikâye basit bir intikam filmi gibi başlasa da, sonu çok sarsıcıydı. Hele twistiyle birlikte çok daha farklıydı.
Normal intikam filmlerinden farklı olarak bu filmde ana karakter intikamını tamamlamadan psikolojik olarak çöküyor. Vicdanı ve ahlakı yaptığı vahşeti kaldıramıyor. Kendini canavar olarak adlandırıyor ve bir nevi kendini yok ediyor.
Paddy Considine filmi taşıyor desem yeridir. Rolünü mükemmel oynamış. Gerilim zaten had safhadaydı. Çok da uzun olmadığı için hiç sıkmadı.
İntikam üçlemesinin son filmi ve bana göre serinin en iyi ikinci filmidir. Her şeyi bir kenara bırakırsak, sinematografi açısından bile “Oldboy”dan çok da geri kalmıyor. İlk başlarda biraz sıksa da, devamında açılıyor. Aynen ilk filmde olduğu gibi. İlk film demişken,…devamıİntikam üçlemesinin son filmi ve bana göre serinin en iyi ikinci filmidir. Her şeyi bir kenara bırakırsak, sinematografi açısından bile “Oldboy”dan çok da geri kalmıyor. İlk başlarda biraz sıksa da, devamında açılıyor. Aynen ilk filmde olduğu gibi.
İlk film demişken, bu filmde de ilk filme referanslar var. “İyi çocuk kaçırma ve kötü çocuk kaçırma” ifadesi ilk filme bir göndermedir.
Filmin renk tonları, film ilerledikçe soluyor. İlk başlarda Wes Anderson hissiyatı veren film, giderek siyah-beyaz bir hale bürünüyor. Özellikle çocukların kasetlerinin gösterildiği sahneleri daha ürkütücü yapmak için (zaten izlemesi oldukça rahatsız ediciydi) bu bölümler neredeyse siyah-beyaz sunuluyor.
Peki bu filmi diğer ikisinden ayıran ne? Bana göre: vicdan, ahlak ve manevi esaret. Film, sıradan bir “intikamımı aldım, bitti” düşüncesinden ziyade, “intikam alsan bile bu seni rahatlatmayacak, aksine seni daha da karanlığa çekecek” fikrini öne çıkarıyor.
Film boyunca Geum-ja, intikam aldıktan sonra rahatlayacağını düşünüyor. Ancak düşündüğünün tam tersine, daha da karanlığa sürükleniyor.
Bir diğer farklılık ise hikâyenin anlatım biçimi. Diğer filmlerden farklı olarak bu filmde, anlatıcı (narrator) sesiyle Geum-ja’nın hapishane hayatını ve başına gelenleri öğreniyoruz. Tarzını sevdiğim için bana iyi bir farklılık gibi geldi. Beğenmeyenler de olabilir tabii ki.
Beğenmediğim belki de tek nokta, filmin antagonistinin çok basit ve düz işlenmiş olmasıydı. “Sıradan çocuk katili psikopat” tipi, artık yıllardır alışık olduğumuz bir kötü karakter. “Oldboy”daki kompleks antagonistten eser yoktu.
Oyunculuklar yerli yerindeydi. Yeong-ae Lee ise üst düzey bir performans sergilemiş.
Sonuç olarak, intikam kavramını sorgulatan harika bir film. İzleyin.
İntikam üçlemesinin ilk filmi olduğu için başladım ve beni yanıltmadı. Başlarda biraz ağır ilerlese de, devamında açılıyor. İlk başta ana intikamcımızın Ryu olduğunu sansak da, ikinci yarıda yanıldığımızı anlıyoruz. Filmin ilginç yanlarından biri, ortada net bir “kötü karakter” olmaması. Herkesin…devamıİntikam üçlemesinin ilk filmi olduğu için başladım ve beni yanıltmadı. Başlarda biraz ağır ilerlese de, devamında açılıyor. İlk başta ana intikamcımızın Ryu olduğunu sansak da, ikinci yarıda yanıldığımızı anlıyoruz.
Filmin ilginç yanlarından biri, ortada net bir “kötü karakter” olmaması. Herkesin kendine göre gerekçeleri var. Beğendiğim noktalardan biri de, yönetmenin bize her sahneyi göstermemesi. Örneğin kızın nasıl kaçırıldığı ya da Ryu’nun organ mafyasını nasıl öldürdüğü gibi detaylar izleyicinin hayal gücüne bırakılmış.
Filmde diyaloglar oldukça az, yani büyük kısmı sessiz geçiyor. Buna rağmen sıkmıyor, aksine “şimdi ne olacak?” diye ekrana kilitleniyorsunuz. Oyunculuklar çok iyiydi. Senaryonun ilk yarısı biraz klişe olsa da, ikinci filmden daha zayıf bulunmasının en önemli nedeni de bu zaten.
Ryu’yu yamyam yapmasaydı yönetmen çok daha iyi olurdu ama yine de gayet iyiydi.
Bu filmin Oscar almasının tek sebebi, şüphesiz Stephen Hawking’in biyografi filmi olmasıdır. Akademik hayatını daha fazla işlemek yerine, film kişisel hayatındaki aile problemleri üzerinden ilerliyor. Bana çok boş ve anlamsız geldi. Oyunculuklar çok iyiydi, hatta Eddie Redmayne’in performansı üst düzeydi.…devamıBu filmin Oscar almasının tek sebebi, şüphesiz Stephen Hawking’in biyografi filmi olmasıdır. Akademik hayatını daha fazla işlemek yerine, film kişisel hayatındaki aile problemleri üzerinden ilerliyor. Bana çok boş ve anlamsız geldi.
Oyunculuklar çok iyiydi, hatta Eddie Redmayne’in performansı üst düzeydi. Ancak benim itirazım hikâyenin ve karakterlerin yüzeyselliğine. Jane’in Hawking’e karşı olan tutumu, sanki sadece hasta birine bakmaktan ibaretmiş gibi gösteriliyor. Aynı şekilde film neredeyse tamamen Jane’in perspektifinden anlatılıyor. Halbuki filmin konusu ortada.
Senaryoda hiçbir risk yok. Yönetmen sanki korkmuş gibi. Üzüleceğiniz, sevineceğiniz, güleceğiniz sahneler özellikle yazılmış gibi duruyor. Demek istediğim, senaryo “hesaplı” bir senaryo.
Son yaşanan olaylar sebebiyle filme önyargıyla başladım ve açıkçası beni şaşırtmadı. Oscar alacağının belki de film daha çekilirken belli olduğu bir yapım. Zaman geçirmek için izlenebilecek bir film.