Fena bir kitap değildi, okurken sıkılmadım. Ancak sonuna geldiğimde aşırı beğenmiş de değildim. Ortalamanın üstünde, okuması akıcı bir bilimkurgu. Vampir mitlerine ilgi duyanlar keyif alarak okuyabilir.
Bu kitap hakkında ne yazsam bilemedim. Dağılmış bir aileyi öyle güzel anlatmış ki, en sonunda ben de o dağılmışlığı, kendi başınalığı iliklerime kadar hissettim. Sonunda öylece kalakaldım; ben de bir başımaymışım, sanki karakterlerin yaşadığı her şeyi ben de yaşamış, en…devamıBu kitap hakkında ne yazsam bilemedim. Dağılmış bir aileyi öyle güzel anlatmış ki, en sonunda ben de o dağılmışlığı, kendi başınalığı iliklerime kadar hissettim. Sonunda öylece kalakaldım; ben de bir başımaymışım, sanki karakterlerin yaşadığı her şeyi ben de yaşamış, en sonunda evde yapayalnız kalmışım gibi...
Kitap akıcı mıydı, evet. Okurken keyif aldım mı, evet. Güçlü duygular, hisler besledim mi, yine evet. Ancak yine de diğer Mustafa Kutlu hikayeleri kadar beğenemediğimi söylemeliyim. Başta da dediğim gibi, kitap hakkında ne yazsam bilemedim. Sevdim mi, sevmedim mi bilmiyorum. Sevdim desem; bittiğinde bir kalakaldım, ne olduğunu anlayamadım, o yüzden tam bir duygu besleyemedim. Sevmedim desem; onu da diyemem. Arada kaldım. Bu kafa karışıklığımın sebebi de net bir final yazılmamış olmasıydı. Sanırsam bu yüzden kitap hakkındaki düşüncelerim de net değil.
"'Yeni' yi isteyen 'eski'den kopuyor. Eskimiş olanı atıyoruz ama yeniyi bulamıyoruz. Yeni bize veriliyor, en azından işaret ediliyor. 'Eski' gitti, 'yeni' benim değil. O zaman neredeyim ben?
Boşlukta. Boşluğun sıkıtısında.
Öte dünya buna imkan tanımıyor oysa. Bir yerden koptuğumuzda, bir dünyadan ötekine hicret ediyoruz. Ama 'öte dünya' yok diyorsak, gidecek bir yer de yok demektir. İşte zurnanın zart dediği yer. Gidilecek bir yer yoksa 'umut' da yok."
Schopenhauer tüm kitapta bahsettiği eristik diyalektikle; yani her durumda, mantık açısından haklı da olsan haksız da olsan her daim tartışmada haklı çıkma, daha doğrusu haklı görünme sanatıyla önce sanatın kendisini yani eristik diyalektiği haklı çıkarıyor, sonra da bu sanatı detaylandırarak…devamıSchopenhauer tüm kitapta bahsettiği eristik diyalektikle; yani her durumda, mantık açısından haklı da olsan haksız da olsan her daim tartışmada haklı çıkma, daha doğrusu haklı görünme sanatıyla önce sanatın kendisini yani eristik diyalektiği haklı çıkarıyor, sonra da bu sanatı detaylandırarak açıklıyor. Her ne kadar okurken iyi tamam, eristik diyalektiği haklı çıkardın gibi hissettirse de aslında tartışmalarda kullanılan bu yöntem benim içime hiçbir zaman sinmedi. Aslında içime sinmemesine rağmen yazarın bana bir noktada bu yöntemin kullanılmasının haklı bir tarafı olduğunu hissettirmesi de zaten ironik bir şekilde tam da eristik diyalektiğin doğasını ortaya çıkarıyor.
Sadece bu kitabı okuyarak kimse tartışmalarında seviye atlayamaz diye düşünüyorum. Kitapta da söylendiği gibi bence bu tarz tartışma kurnazlıkları, her daim kendini haklı göstermek bir parça doğuştan gelen kıvrak zekaya ve düşünüş stiline bağlı. Tartışmalarda gerçek ne olursa olsun daha kıvrak zekalı, olayları manipüle edebilenin dışarıdan haklı olarak görünmesi hayatın bir gerçeği olsa da benim severek kabullendiğim bir gerçek değil. Yine de gerçek bu, ancak bu gerçeği kabullenmem hoşuma da gideceğini göstermiyor. Bu yüzden de kitabı okurken bende iyi duygular uyandırdığını söyleyemem.
Bunun ancak idealize bir dünyada gerçekleşeceğini biliyorum ancak benim için en iyi tartışma, tarafların olabildiğince az eristik diyalektik kullandığı tartışma olurdu. Ancak ne yazık ki insanın doğasında kendisi haksız olduğunu düşünse bile haklı çıkma isteği olduğundan dolayı bunun asla gerçekleşmeyeceğini biliyorum. O yüzden bir gün tüm dünya sadece onurlu insanlardan oluşmazsa eristik diyalektik de hiçbir zaman yok olmayacaktır. Bu yüzden eristik diyalektik dünyaya dair sevmesem bile kabullendiğim gerçekler arasında yerini koruyacak.
Bu seri benim için inanılmaz farklı bir yerde. Seri üzerine değil daha çok benim için neler ifade ettiğine dair yazacağım. Ben kitap okumayı her zaman seven bir çocuktum, ilkokuldan beri çok kitap okurum. Özellikle ortaokulda her gün okuldan eve gelir…devamıBu seri benim için inanılmaz farklı bir yerde. Seri üzerine değil daha çok benim için neler ifade ettiğine dair yazacağım.
Ben kitap okumayı her zaman seven bir çocuktum, ilkokuldan beri çok kitap okurum. Özellikle ortaokulda her gün okuldan eve gelir ve sadece saatlerce kitap okurdum. Sevdiğim kitap tarzını bulmam uzun sürdü. Evde onlar olduğu için küçücük halimle acıklı, dram romanları okurdum. Evdeki koca bir Ahmet Günbay Yıldız külliyatını on iki, on üç yaşlarımda bitirmişimdir.
Daha sonra bir şekilde fantastik kitapları keşfettim ve okumaya başladım. İşte tam o zamanlar sanırsam ortaokul zamanları çoğumuzun yaptığı gibi çerez, hızlı biten gençlik fantastik kitaplarını okumaya başladım. Fantastik türüne girişim, sevdam ta o zamanlardan kalma. İnanılmaz severdim ve gerçekten yemez, içmez o kitapları okurdum. Aileme bana yetişecek kadar çok kitap aldıramıyordum. Her kitabı neredeyse bir iki günde bitirdiğim düşünülürse de zaten bu aslında çok mümkün durmuyor. O yüzden kitaplığımdaki çoğu kitabı liseye geçip kendime kitaplar alana kadar herhalde en az üç dört kere okumuşumdur. Tüm kitaplığımı defalarca hatmetmiştim desem hiç de yanlış olmaz.
Fantastik okumaya başladıktan yıllar sonra ben yedinci sınıftayken, daha her yıl kitap fuarına gitmeyi gelenekselleştireli iki üç yıl olmuşken, fuarda bir abi bana Kralkatili Güncesi'ni almamı tavsiye etti. O zamana göre bana pahalı geldiğini hatırlıyorum, hala hatırladığım çok az anıdan biridir bu kitapları alış anım. Aslında hep aklımda alacağım kitaplarla ilgili uzuun görünmez bir liste vardır. Bu listede olmayan kitapları tavsiye ettiği için bu abiye ilk başta pek de sıcak yaklaşmamıştım. Ama o zamanlar kitapları o kadar hızlı bitirip tüketiyordum ki, bu küçük yazılı biri 700 küsur, biri 1000 küsur sayfa iki kütük gibi kitabın sevebileceğim fantastikler olması ihtimali aklımı çok cezbetmişti. Bu ikisini diğerleri kadar hızlı bitiremezmişim ve beni çok daha fazla oyalar gibi hissetmiştim. Orada bu kitapları almaya karar vermiştim. O mutluluğumu da hala hatırlarım.
Bu kitapları okumaya başladığımda büyülenmiş gibi hissetmiştim. Sanki bir mutluluk sisinin içindeydim. Daha önce de dediğim gibi ben her zaman kitap okumayı sevmiştim, sevdiğim bir tür olduğunu keşfettiğim fantastik türünü okumak da bana aşırı keyif veriyordu. Kitap okumak, güzel kitap okumak beni günlerce mutlu edebilen; hayatımda etkisi büyük bir şeydi ve bu kitapları okumaya başladığımda başlar başlamaz ilk sayfalardan itibaren biliyordum ki hayatım boyunca favorim olarak kalacak, inanılmaz seveceğim o türü keşfetmiştim. Epik fantastik.
Epik fantastik türünde ilk okuduğum şey bu seriydi. Ortaokulda olmama rağmen fantastiklerden o kadar çok tüketmiştim ve o kadar uzun zamandır roman okuyordum ki beni artık genç fantastikler çok da kesmiyordu. Bu epik fantastik türü o yüzden beni beynimden vurulmuşa döndürmüştü. İlk görüşte aşkın, ilk okuyuşta aşk hali gibi bir şey :) Sonunda gerçekten sevdiğim ve benim tarzım olan, her okuduğum sayfada bana inanılmaz haz veren ve tatmin eden o türü bulmuştum. İşte epik fantastik okuma maceram bu şekilde başladı.
Bu kitabı okurken o kadar mutluydum ki, muhtemelen cidden zil takıp oynamışımdır. Her sayfasını ve satırını inanılmaz zevkle okudum, hikaye ve ana karakter beni inanılmaz içine çekti. İkisine de aşırı bir şekilde bağlandım. Okuyup bitirdiğimde biliyordum ki bu kitap ömrüm boyu favorim kalacak. Öyle bir etki... Şu anki bana, yani on sene sonraki halime sorarsanız hala favori kitabın mı diye; onlardan birisi olarak yerini hala koruduğunu söylerim. O kadar etkilenmiştim.
O yıllarda bu seriyi tekrar tekrar çok okudum, 1700 küsur sayfayı herhalde bir beş altı kere okumuşumdur. Daha sonra liseye geçtim, o da bitti, üniversiteye geçtim vesaire derken yıllar geçti ve ben büyüdüm. Bu son yıllarda birkaç kere daha küçükken inanılmaz sevdiğim, benim için anlamlı kitapları yeniden okumaya çalıştığım zamanlar oldu. Ancak her seferinde ne yazık ki büyük bir hayal kırıklığına uğradım ve hem kitapların bende bıraktığı o hoş intiba yıkıldı, hem de benim için anlamı olan şeylerin anlamı küçülmüş gibi hissettim. Böyle şeyleri birkaç kez deneyimleyince artık çocukluğumda benim için anlamlı olan kitapları tekrar okuyarak onları kafamda yıkmamaya kesinkes karar vermiştim.
Bu seriyi yeniden okusam mı diye düşünürken çok kararsız kaldım. Bir yandan içimde bir özlem vardı, küçükken yaşadığım o duygulara dair nostaljik bir özlem. Eğer yeniden okursam acaba aynı hisler tekrar uyanır mı ve ben bu kitabı yine aynı hislerle okuyabilir miyim, o hisleri yeniden yaşayabilir miyim diye düşündüm. Ama bunun ikinci alternatifi aklımdaki o hoş intibanın, hatıranın yıkılmasıyla yine hayal kırıklığına uğrayarak bu nostaljik hissi de kaybetmekti. Bu ikilemle birkaç yıl geçti. Arada elim gidiyordu ama her seferinde vazgeçiyordum. En sonunda dayanamadım ve tekrar okumaya karar verdim.
Başlarken bile beğenip beğenmeyeceğimden emin değildim ancak ilk sayfasını açıp ilk cümleleri okuduğum anda hepsi kafamdan uçup gitti. O hislere, o atmosfere anında geri kapıldım... Sanki bir anda on yıl öncesine dönmüşçesine aynı duygularla okumaya başladım ve yine bayıldım. Bu benim için inanılmaz büyük şeyler ifade ediyor. Bundan sonra muhtemelen ne zaman büyümenin nostaljik hüznüyle bir şeyler okumak istesem bu seriyi ortaokuldaki bana bir kaçış yolu olarak kullanacağım. Benim için bu serinin anlamı aşırı büyük.
Benim için daha öznel olan okuma deneyiminden sıyrılarak bir yorum yapmam gerekirse açıkçası objektif bir yorum yapamayacağımı biliyorum. Muhtemelen bu kitap tam, çok gençlik fantastik kitabı okuyup artık bu serilerin genel olarak birbirlerini tekrar edişinden sıkılmış ortaokul ya da lise çocuklarına göre. Onlar okuduğunda çok beğenirler diye düşünüyorum. Ben bu seriye bu yaşımda hiç okumadan başlamış olsam bu kadar beğenir miydim bilmiyorum, hiçbir zaman da bilemeyeceğim ama bu şu an bu seriyi çok sevdiğim gerçeğini değiştirmiyor. Umarım herkesin hayatında böyle birkaç kitabı vardır <3
Not: Rothfuss bu kitabın ilk kitabını çıkardığında ben dört yaşındaydım. İkincisi de çıkıp seriyi satın aldığımda ise on iki. On iki yaşımdan beri on yıldır üçüncü kitabı bekliyorum. Ama artık çıkmayacağını kabullenmiş durumdayım. Burdan da yazara kucak dolusu nefretler...
Kitabı ilk okuduğum yıllarda nerede bu final kitabı diye düşüne düşüne üzülürdüm. Artık o kadar büyüdüm ki kendi kendime hayat zaten bir süreç, okurken aldığım zevke bakmak lazım, finali okumak zorunlu değil diye kendimi avutuyorum. Herhalde üçüncü kitabı torunlarıma hikaye kitabı olarak okurum çıktığında.
Mustafa Kutlu'nun diline ne kadar methiye düzsem az. Ben bu yazarın diline gerçekten ölüp bitiyorum. Kalbimde bir şeyleri eritiyor, o sıcakla bir şeyler yeniden yeşeriyor. Ne kadar yazsam az, o yüzden aşağıdaki alıntıları okuyarak belki bir tutam direkt kendiniz anlayabilirsiniz.…devamıMustafa Kutlu'nun diline ne kadar methiye düzsem az. Ben bu yazarın diline gerçekten ölüp bitiyorum. Kalbimde bir şeyleri eritiyor, o sıcakla bir şeyler yeniden yeşeriyor. Ne kadar yazsam az, o yüzden aşağıdaki alıntıları okuyarak belki bir tutam direkt kendiniz anlayabilirsiniz.
Kutlu'nun hikayeleri, tarzı en sevdiğim hikaye tarzı olabilir. Hangi hikayesini okusam gerçekten çok seviyorum. İnanılmaz iyi bir kalemi var. Durum hikayesi hissinde olay hikayesi yazıyor gibi hissediyorum. Bu edebiyat mevzularına daha hakim varsa Kutlu'nun yazım tarzı kategorisi hakkında beni aydınlatırsa sevinirim.
Bu hikayeyi de çok sevdim. Kırk beş dakika gibi kısa bir sürede tek oturulta bitirdim. Hikayenin konusu bana bir Ahmet Günbay Yıldız hissi verdi. Hikayenin konusu çok güzeldi. Sonunda birkaç damla gözyaşım kendiliğinden süzülüverdi. Tavsiye ederim.
"Nefis her yerde nefisti. Garip bir tecelli ile karışmıştı aralarına. Müsamaha beklediği için müsamahakârdı."
"Bir yıldız kayıyor. Hep böyle olur. İnsanlar gökyüzüne bakar ve bir yıldız kayar. Aslında bundan daha tabii ne olabilir? Bir yıldızın kayışını görmek bile kâfi değil midir...?"
"Taleb şan değildir. Razı ol, şan da senin, nam da senin.
Varlığını bilinmezlik toprağına göm. Gömülmeyen şey
nabit olmaz.
Dünya süretlerinin bulaştığı ayna nasıl parlar? Huzura girmeden önce tevbe sularında yıkan.
Kader teneffüs ettiğin her nefeste seninle.
Eşyadan eşyaya seyahat edip durma. Kendine uzaktan bakmayı öğren. Bir dolap beygirine benziyorsun. Öyle ahmak, öyle hüzün verici.
Hicret ve niyetin kimin için? Bir gece yarısı uyandığında yatağından kalk, şöyle yıldızlara bir bak. Düşün!.. Madem ki içinde bulunduğun yer, konuştuğun kimse sana feyz vermiyor; terk e mâni olan ne?
Ölüme ağlama. Kalbe bak. Hata ve isyan ile pişman, ibadet ve taat ile neşeli değilsen zaten ölüsün.
Nefsin karanlık orduları fevç fevç akıyorlar. Zaman ve mekânı dolduran et kokusu. Metin ol, vadedilen bir şeyin vuku bulmaması seni şüpheye sevketmesin. Basiretine güven.
Dünya nimeti için zaaf haline düşersin. Ona doğru koşma, şükür ipi elinde ya. Her meseleye cevap veren, her gördüğünü kucaklayan, her bildiğini anlatan bir kimse mi gördün; derhal ondan uzaklaş.
Marifetin mukabili inkâr, ilmin mukabili cehalettir. Melâl içindesin. Yoksul olduğunu düşünüyorsun. Ne ki senden alınmıştır, o senin hayrınadır. İçindeki yoksulluğu hissediyor musun? İşte senin için en hayırlı vakit.
Unutma, ihtiyaç mütemadidir.
Sözde hikmet çoktur. Birincisi, kimden geliyorsa onun kalbinin kisvesini taşır. Ne ki nefsine ağır geliyor, onu yap. Kaldırdığın ağırlık miktarınca sana ferah erecektir. Kederle dolusun. Merak ve endişe içindesin. Demek ki hakikati göremiyorsun. Karamsarlığın kaynağı ışıktan uzak durmaktır. Gayret atına bin, himmet dile ve ümid et. Bidayeti parlak olanın nihayeti de parlaktır. Gönül eri garîb olmaz."
Normalde kişisel gelişim kitaplarını okumam, bunu da çok güvendiğim birinin tavsiyesiyle okudum. Hayatımda ilk kez kişisel gelişim kitabı okumuş oldum ve hiç pişman değilim. Öyle ki artık okusam mı acaba ya diye bile düşündürdü. İnanılmaz iyi bir kitap, hayatla ilgili…devamıNormalde kişisel gelişim kitaplarını okumam, bunu da çok güvendiğim birinin tavsiyesiyle okudum. Hayatımda ilk kez kişisel gelişim kitabı okumuş oldum ve hiç pişman değilim. Öyle ki artık okusam mı acaba ya diye bile düşündürdü.
İnanılmaz iyi bir kitap, hayatla ilgili çok değişik farkındalıklar yaratıyor ve düşündürüyor. İleride yazarın yani Kalp Merkezli Hipnoterapinin kurucusunun bu hipnoterapi metodunu da bir gün deneyimlemek isterim. Benim gibi bu tarz şeylere pek inanmayan birini bile bu düşünceye inanılmaz yaklaştırdı. Gerçekten ara ara bu kadın hayat hakkında ermiş diye düşündüm.
Hayatınızda gözünüzün tam önünde kabak gibi duran ama sizin yine de göremediğiniz bazı ilişki türlerini, düşünüş biçimlerinizi görmek isterseniz kesinlikle bir şans verin. Beni çok düşündürdü ve kritik yaptırttı. Kısacık olsa da çok yararlı bir okuma oldu.
Bu kitabın sonu gerçekten kalbimi hüzünle sardı. Gam kelimesinin ağırlığını hissettim. Tam öyle; ağır, insanı dibe çeken, kalbini bataklıkta batıyormuş gibi yavaş ama umutsuzca sıkan bir hüzün... Sırf sonu için kitabı bitirdiğimde beğendiğim intibası benimle kaldı. Ancak aslında genel olarak…devamıBu kitabın sonu gerçekten kalbimi hüzünle sardı. Gam kelimesinin ağırlığını hissettim. Tam öyle; ağır, insanı dibe çeken, kalbini bataklıkta batıyormuş gibi yavaş ama umutsuzca sıkan bir hüzün... Sırf sonu için kitabı bitirdiğimde beğendiğim intibası benimle kaldı. Ancak aslında genel olarak kitabın gidişatı beni çok içine çekmemişti.
Kitaptaki işleyişi pek beğenmedim. Yer yer sıkıldım, genel olarak beni içine çekmedi. Akıcıydı diyemem. Okumam ne anlatmaya çalıştığını anlamaya çalışarak geçti. Ancak sonunu, duyguları yansıtabilmesini beğendim. Genel gidişatı için 2, sonu için 4 puanla 6/10 veriyorum kitaba. Eğer sonu bu kadar güzel olmasaydı herhalde 3/10'la kapatırdım.
Değişik bir kitaptı. Alışılmadık, orijinal bir şeyler okuyup genel okuyuşunuzun dışına çıkmak isterseniz tercih edilebilir.
"Sevgilisinin gülücüğünden eğrilmiş iplikle kendisine yeni bir hayat dokuyabilecek genç bir kız gibiydi."
"Hafay bazen insanların herkesin kendi hayatını seçtiğini söylemekte haklı olup olmadıklarını düşünürdü. Seçebiliyor
muydunuz gerçekten? Hayat bazen değiş tokuştu. Sana ait bir şeyin karşılığında bana ait olan bir şeyi veriyorum ya da şu anda elimde olmayanı elde etmek için gelecekten ödünç alıyorum. Bazen, bütün değiş tokuşlar bittikten sonra vazgeçtiğin bir şeyi geri alırsın, diye düşünürdü."
"Babamın bana öğrettiğinin bu olmadığını söyledim. Babam, dünyada iki şeyin asla değişmeyeceğini söylemişti. Dağların
ve denizin."
2025'in ilk kitabını okumuş oldum. Destan yazdım, çünkü ödevimdi :) Kitap sıradan bir insanın sıradan ölümünü anlatıyor. Tolstoy kitap boyunca aslında bariz ve apaçık olan her insanın öleceği gerçeğini gözlerimizin ardına sakladığımız yerden çıkarıp tam önümüze koyuyor. Her birimizin sanki…devamı2025'in ilk kitabını okumuş oldum. Destan yazdım, çünkü ödevimdi :)
Kitap sıradan bir insanın sıradan ölümünü anlatıyor. Tolstoy kitap boyunca aslında bariz ve apaçık olan her insanın öleceği gerçeğini gözlerimizin ardına sakladığımız yerden çıkarıp tam önümüze koyuyor. Her birimizin sanki ağız birliği etmişçesine ama yine de büyük bir gizlilik içinde, bahsetmeyerek, asla kendi başımıza gelmeyeceğini düşünerek; işte bu yüzden hep sanki başkasının yaşayacağı düşüncesiyle daima acı teselli dileklerinin içine sakladığımız bu gerçeği, ölümü, tüm gerçekliğiyle önümüze koyuyor ve bununla nasıl başa çıkacağımızı bize bırakıyor.
Kitap boyunca da her daim yaptığımız gibi son ana kadar yine bu perdenin ardına saklanıp ölümü göz ardı etmeyelim, İvan İlyiç’in bir şekilde ölmeyeceğini, ölümden kaçacağını düşünmeyelim diye adeta bir tokat gibi İvan İlyiç’in ölümü gerçeğiyle; kitabın hem başlığı, hem başlangıcı, hem finali olan o gerçekle başlıyor. Ben de yazıma bu gerçeklikle, ölümün katı, soğuk ve kaçınılmaz gerçekliğiyle başlamak istedim ki yazı boyunca ve hatta okumayı bıraktıktan sonra bile kafamızı kurcalasın; normal hayatın ölüm sansürlü perdesinin ardına tekrar geçmeden önce bir süre peşimizi bırakmasın.
Tolstoy gerçekten sıradan bir insanın ölüm üzerine olan aşama aşama yaklaşımını inanılmaz iyi bir şekilde yazmış. Ben de bu inanılmaz yaklaşımı bir parça da olsa yansıtmak istiyorum. İncelememi kitaptan parçalar üzerinden yürüteceğim. Parça parça aldığım alıntılar üzerinden adım adım İvan İlyiç’in gözünden ölüme yaklaşacağım. Bu şekilde kitabın akışını doğal bir şekilde takip eden bir inceleme yazmış olmayı planlıyorum.
‘‘Bu ölüm (İvan İlyiç’in ölümü) geride kalanlarda bir yandan memuriyetle ilgili olası yükselme, yer değiştirme hesaplarına yol açarken, bir yandan da ölenin yakın bir dost olduğu durumlarda hemen hep olduğu gibi ‘ölen ben değilim, o’ duygusundan kaynaklanan bir sevinç de yaratmıştı. ‘Ben ölmedim, o öldü’ düşüncesi geride kalan herkesin içinden geçti.’’
Kitap daha önce de bahsetmiş olduğum gibi İvan İlyiç’in ani ölümüyle başlıyor. İlk sayfalarda bu gerçeği diğer insanların, ölen kişi hariç herkesin gözünden görüyoruz. Önce bir üzüntü, daha sonra içten içe gizli bir ‘ölen ben değilim, o’ sevinci. Bu gizli sevinç aslında normal hayatta insanların bir gün öleceklerini kabullenmeye en yaklaştıkları an olabilir. Çünkü genel hayat telaşesi içinde ölüm gerçeğini kat kat derine sakladığımız yerden ancak yüzümüze çarpan bir ölüm gerçeğiyle çıkarıyoruz. Çıkarttığımız yere de gizli bir ‘ölen ben değilim, o’ sevinciyle anında geri gömerek hayatımıza normal devam ediyoruz. Sıradan hayatlarımızın içinde içten içe aslında hiçbir zaman ölmeyeceğimizi, daima ölümü ancak başkalarına acı teselliler verirken hatırlayacağımızı, bize daha fazlasının, hele de ölümün kendisinin hiçbir zaman uğramayacağını düşünerek yaşıyor, ölümü göz ardı ediyoruz.
‘’(İvan İlyiç’in) Yüzü bütün ölülerde olduğu gibi güzel, daha da önemlisi yaşarken olduğundan daha anlamlıydı. Yüzünde ‘gereken her şey yapıldı, hem de tam gerektiği gibi yapıldı,’ gibi bir ifade vardı. Öte yandan, yaşayanlara yönelik sitem ya da kırgınlık içeren bir ihtar da vardı bu yüzde. Pyotr İvanoviç’e yersizmiş gibi geldi bu ihtar ifadesi, en azından bunun kendisini hiç ilgilendirmediğine karar verdi.’’
‘’ Üç gün boyunca gece gündüz acılar içinde kıvranmak, sonra da ölüm... Bu her an benim de başıma gelebilir... diye düşünüp dehşete kapıldı. Ama hemen sonra, nasıl olduğunu kendi de anlamadan, tüm bunların onun değil, İvan İlyiç'in başına geldiği, kendisinin başına asla böyle şeyler gelmeyeceği, gelemeyeceği... böyle düşünmenin kendine eziyetten başka bir şey olmadığı, bunu Şvartz'ın yüz ifadesinin de apaçık kanıtladığı... şeklindeki bildik, olağan düşünceleri yardımına yetişti. Bu düşüncelerle rahatlayan Pyotr İvanoviç, büyük bir ilgiyle İvan İlyiç'in ölümüne ilişkin ayrıntılı sorular sormaya başladı: Ölüm İvan İlyiç'e özgü bir olgu, bir tek onun yaşayacağı bir şeymiş, kendisini hiç ilgilendirmiyormuş gibi…
Bu iki paragrafta yine yaşamına devam edenlerin küçük de bile olsa onları perdenin arkasından çıkaracak bir uyarı, hatta ölümün bizzat kendisini gördüklerinde bile inatla bu gerçeği kendilerinden uzakmış gibi ittiklerinin örneğini görüyoruz. İnsanlar son raddeye, ölüm kendilerini bulana kadar bu gerçeği her zaman kendilerinden fersah fersah uzakmış gibi düşünerek yüzleşmekten kaçınıyorlar. Belki de ‘’normal hayatlarına’’ devam edebilmek için bu kaçınışı gerekli görüyorlar.
‘’Ağrısı azalmıyordu, ama İvan İlyiç kendini daha iyi olduğunu düşünmeye zorluyordu. Herhangi bir nedenle heyecanlanmadığı sürece kendini aldatabiliyordu da. Ama karısıyla yaşadığı bir tatsızlık, dairedeki bir başarısızlık ya da vintte kötü gelen bir kâğıt, bir anda hastalığının bütün acılarını hep birden duymasına neden oluyordu. Önceleri, kötü bir dönem, ama atlatırım, nasılsa iyi bir kâğıt gelir umuduyla bütün bu tersliklerin düzeleceğini düşünürdü. Ama artık her başarısızlık onu umutsuzluğa düşürüyordu.’’
Kitap İvan İlyiç’in bakış açısına geçiyor. İvan İlyiç hastalığının başlarında hayatını yine her kişinin hayatını genel olarak sürdürdüğü gibi bir inkar ve toz pembe bir hayalin içinde sürdürdü. İnkâr, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenme... Bunlar yasın beş evresi olarak biliniyor. İvan İlyiç’in ilk yaptığı tabii ki inkar oldu ve önce tamamen hastalığını inkar etti, daha sonra hastalığını kabul ettikten sonra bile durumunun kötü olduğunu uzun bir süre inkar etti. Bu paragrafta bu inkar evresinden öfke evresine geçişi net bir şekilde görüyoruz. İvan İlyiç bu aşamadan itibaren çevresine öfke dolu yaklaştı ve aksilik yaparak ve öfke saçarak kabullenmenin gerektirdiği yüzleşmeyi erteledi ve acısını öfke yoluyla kanalize etti.
‘’Durumundaki kötüleşme öyle bir dengeye kavuşmuştu ki, geçen günleri karşılaştırırken hastalığı açısından pek bir şey değişmediğini görerek kendini aldatabiliyordu. Ama gidip doktorlara danıştığında durumu, hem de büyük bir hızla kötüye gidiyormuş gibi geliyordu ona. Buna karşın doktorlara danışmaktan vazgeçmiyordu.’’
Burada artık İvan İlyiç’in pazarlık evresine geçtiğini; hastalığını kabullenip iyileşmek için çaresizce didindiğini görüyoruz.
‘’İvan İlyiç, kendi hayatını mahvettiği gibi başkalarının hayatlarını da zehirlediği düşüncesiyle yalnız kaldı. Üstelik bu zehir azalmak şöyle dursun gitgide tüm varlığını ele geçiriyordu.
Bu ağır düşüncenin acısı yetmezmiş gibi duyduğu onca bedensel acı ve korkuyla yatağına girip uyuması gerekiyordu, ama ağrılar yüzünden çoğu kez bütün gece gözünü kırpmıyordu. Oysa sabah yine kalkıp giyinmesi, mahkemeye gitmesi, konuşması, yazması gerekliydi. Mahkemeye gitmeyeyim dese, her biri dayanılmaz acılarla geçen saatleri, yirmi dört saati evde geçirmesi gerekiyordu. Ölümün kıyısında, onu anlayacak, ona acıyacak hiç kimse olmadan böyle tek başına yaşayacaktı.’’
Bu paragrafta İvan İlyiç artık dördüncü aşama olan depresyon aşamasına geçiyor ve umutsuzluğa kapılıyor. Bu aşamadan sonra üzüntü içinde günlerini geçirmeye başlıyor ve yakınlarının inkar içinde kaldıkları için onu anlamadıkları düşüncesinin kederiyle birlikte iyice hayattan ve yakınlarından kopuyor hatta kendisi gün geçtikçe solup giderken onların sağlıklı kalması zoruna gidiyor. Bu aşamada kabullenmesi gereken gerçek ölüm gerçeği olduğu için oldukça zorlanıyor ve hayatını sorgulamaya başlıyor.
‘’İvan İlyiç ağır ağır ölmekte olduğunu görüyor, kahroluyordu.
Tüm varlığıyla biliyordu bunu. Ne var ki buna bir türlü alışamadığı gibi, bu gerçeği anlayamıyordu da.
Kiesewetter'in Mantık kitabındaki "Gaius insandır, insanlar ölümlüdür, o zaman Gaius da ölümlüdür" şeklindeki örneği ona ömrü boyunca doğru gelmişti, ama hep Gaius bağlamında; kendisiyle hiç ilintisi olmadan. Evet Gaius insandı, ama sıradan bir insandı, o bakımdan da bu önerme onun için tümüyle doğruydu; ne var ki İvan İlyiç Gaius değildi, sıradan bir insan da değildi; o her zaman herkesten farklı, özel bir varlık olagelmişti.’’
‘’Olup biteni bir türlü anlayamıyor, sahte, yanlış, hastalıklı bir düşünceymiş gibi ölüm düşüncesini zihninden uzaklaştırmak, yerine doğru, sağlıklı düşünceler geçirmek istiyordu. Ne var ki bu düşünce, artık düşünce gibi de değil, bir gerçeklik gibi gelip yeniden karşısına dikiliyordu.
Tutunacak bir nokta bulurum umuduyla bu düşüncenin yerine sırasıyla başka düşünceleri çağırıyordu. Geçmişte kafasından ölüm düşüncesini uzaklaştırdığını bildiği düşünce akışlarına yeniden dönmek istiyor, ama tuhaftır, ölüm düşüncesinin üzerini örten, onu uzaklaştıran, yok eden her ne varsa şimdi hiçbiri işlevini yerine getiremiyordu.’’
‘’Şuracıkta, bir perde yüzünden, bir süngü saldırısına girmişim gibi hayatımı kaybettiğim gerçek mi? Olacak şey bu? Ne korkunç, ne anlamsız! Olacak şey değil, ama oldu!" Odasına gidip yattı. Yine Onunla baş başaydı. Ona karşı hiçbir şey gelmiyordu elinden. Sadece gözlerini Ona dikip buz kesiyordu.’’
İvan İlyiç’ ölümü kabullenmemek için çok uğraşsa bile ona ölümü daha önce unutturan hiçbir şeyin işe yaramadığını görünce yavaş yavaş kabullenmeye başlıyor ve en sonunda tüm gerçekliğiyle Onu kabulleniyor ve kabullenme aşamasına geçiyor. Böylece yasının aşamalarını tamamlıyor.
İlk sezonu izlediğimde iyi hoştu, ilk defa böyle bir şey izlediğim için konsept olarak ilgimi çekmişti. İzlerken merak uyandırmıştı ve akıcıydı. Ama zaten ilk sezon yenilik unsuruyla eksiklerini bir tık göz ardı ettirse de ikinci sezon inanılmaz kötüydü. Karakterlerin mal…devamıİlk sezonu izlediğimde iyi hoştu, ilk defa böyle bir şey izlediğim için konsept olarak ilgimi çekmişti. İzlerken merak uyandırmıştı ve akıcıydı. Ama zaten ilk sezon yenilik unsuruyla eksiklerini bir tık göz ardı ettirse de ikinci sezon inanılmaz kötüydü. Karakterlerin mal yazılmaları bana kafayı yedirtti. Bariz, dümdüz, küçük şeyleri bile akıl eden bir akıllı insan yazılmamış senaryoda. Bu senaryo insanı hayattan soğutur. Mantık hataları var mı diye düşünüyorum, karakterlerin dümdüz mantıksızlığı dışında sanırım yok. Sadece karakterleri bu kadar mantıksız ve akılsız yazarak insanda bu hissi uyandırmak da ayrı bir başarısızlık. Tebrik ederim. İzlediğime pişman oldum, gittikçe kötüye gitti. Sıkıcıydı.