"Son gözyaşlarınızdır sanmıştınız.. Fena aldandınız. Son gözyaşlarınıza daha vakit vardı. Üstelik, belki, son gözyaşlarınız daha akmadı. Yıllar var ki gözyaşı dökmediniz. Bu, yarın da dökmeyeceğiniz anlamına gelmiyor..."
Spoiler içeriyor
"Benimle uçabilir misin?" "Unutmayın, kanatlarınız yorulup umudunuzu yitirdiğinizde ve uçabildiğiniz kadar uçtuğunuzda, yolu yarıladınız demektir..!" "Bir şeyi görmemen onun gerçek olmadığı anlamına gelmez.." "Kahramanınla karşılaşıp onun bir efsane değil de gerçek olduğunu görmek zor olsa gerek.." ...babam, hayallerimiz neyse, biz…devamı"Benimle uçabilir misin?"
"Unutmayın, kanatlarınız yorulup umudunuzu yitirdiğinizde ve uçabildiğiniz kadar uçtuğunuzda, yolu yarıladınız demektir..!"
"Bir şeyi görmemen onun gerçek olmadığı anlamına gelmez.."
"Kahramanınla karşılaşıp onun bir efsane değil de gerçek olduğunu görmek zor olsa gerek.."
...babam, hayallerimiz neyse, biz de oyuz der..
Aslında bu animasyonu izlememin sebeplerinden biri, çocukluğumdan beri baykuşlara karşı içimde olan o korku ve ürpertinin yanında biraz da halk arasında baykuşlara yüklenen uğursuzluk gibi anlamları kırma isteğiydi. Belki de bu yüzden onlara biraz daha yakından bakmak, bu hissi değiştirebilir diye düşündüm ama hiçbir tesiri olmadı bilakis bana daha da korkutucu geldi sjsjsj Hani sevimli olanı vardır denir ya bende o taraf pek işlemiyor sjsjsj Gözleri, yüz ifadeleri, sürekli çatık gibi duran halleri bana ister istemez korkutucu geliyor. Bunu bir suçlama gibi söylemiyorum; kimse kendi kendini yaratmadı sonuçta, bu mahlukatları da bizi yaratan yarattı sjsjsj Belki bazılarına sempatik ve tatlı bile geliyordur.. ama ben de en azından sevmeyi denedim kendime haksızlık etmek istemiyorum açıkçası hjhj olmayınca olmuyor demek ki sevemedim sjsjdj
Filme gelecek olursak, animasyon filmlerinde bazı ağır meselelerin, hayvanlar üzerinden anlatılması bana anlamlı geliyor. Çünkü doğrudan insana söylendiğinde tartışmaya ya da sertliğe dönüşebilecek şeyler, hayvanlar üzerinden daha dolaylı ama daha düşündürücü bir şekilde verilebiliyor.. çünkü hayvanlar savaşmazlar.. bilinçli, planlı bir savaş onların yaptığı bir şey değil. Onların dünyasında olan şey daha çok doğanın dengesi, besin zinciri ve hayatta kalma içgüdüsü. Ama insanlar söz konusu olduğunda tablo değişiyor. Yıl olmuş 2026, 21. yüzyıldayız ve hâlâ savaşların konuşulduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bir sürü insanın, çocukların zarar gördüğü bir düzeni açıklamak o kadar zor ki.. Bu bağlamda insanlık ya da medeniyet kelimeleri anlamını kaybediyor gibi...
Bu basit gibi görünen animasyonda bile Habil ile Kabil mesajı var sjsjs Habil misin yoksa Kabil mi? Varın gerisini siz düşünün sjsjs
İnsanların iktidar ve sahip olma, hükmetme hırslarını ve bunun için savaşmaktan ve Can almaktan geri durmayan vahşi tarafını baykuşlar tarafından anlatan güzel bir animasyondu fakat benim biraz midem bulandı açıkçası sjsjsj onun için sizlere baykuşların yemek kültüründen hiç bahsetmek istemiyorum sjsjss İnşallah en kısa zamanda ben de unuturum :)
Filmden çıkardığım en net duyu ve düşünce ne diye soracak olursanız şunu söyleyebilirim ki; ne kadar kötülük varsa o kadar da iyilik vardır. Önemli olan senin hangisini seçtiğindir. Bir de düşüp düşmeyeceğini uçmadan bilemezsin. Ayrıca İmkansız dediğimiz şey sadece kelimelerden ibarettir. Bir şeye çok inanırsan zaten o gerçektir. Ve asıl önemli olan, her şeye rağmen birlikte uçabilmektir..:))
"Çelişkinin akıl almaz bir şey olduğunu ileri sürmek hatadır, zira onun gerçek varoluşu bir canlının acısında yatar.." "Artık sesini duymayacağım. Olduğum kadını, bir zamanlar olduğum çocukla bir araya getiren onun sesi, sözleri, elleri, tavırları gülüşü ve yürüyüşüydü. Geldiğim dünyayla aramdaki…devamı"Çelişkinin akıl almaz bir şey olduğunu ileri sürmek hatadır, zira onun gerçek varoluşu bir canlının acısında yatar.."
"Artık sesini duymayacağım. Olduğum kadını, bir zamanlar olduğum çocukla bir araya getiren onun sesi, sözleri, elleri, tavırları gülüşü ve yürüyüşüydü. Geldiğim dünyayla aramdaki son bağ da koptu..."
Spoiler içeriyor
"İçsel yıkımı yaşayan biri için dış dünyanın yıkımı korkutucu değildir.." "Dışarıdaki felaket ile insanın içindeki karanlık aslında aynı şey olabilir.." Melancholia izlerken açıkçası beklentim bambaşkaydı. Filmin neye odaklandığını tam olarak bilmiyordum; filmin isminden hareketle daha çok karakterlerin ruh hali üzerinden…devamı"İçsel yıkımı yaşayan biri için dış dünyanın yıkımı korkutucu değildir.."
"Dışarıdaki felaket ile insanın içindeki karanlık aslında aynı şey olabilir.."
Melancholia izlerken açıkçası beklentim bambaşkaydı. Filmin neye odaklandığını tam olarak bilmiyordum; filmin isminden hareketle daha çok karakterlerin ruh hali üzerinden ilerleyen bir hikâye izleyeceğimi düşündüm. Öyle de oldu, hem karakterlerin ruh hali hem de dünyaya çarpmak üzere olan gezegenin adının Melancholia olması tabii ki de tesadüf değildi sjsjss
Açıkçası benim de bu kasvetli havada bilerek bu filmi açıp izlemem da tesadüf değil sjsjss zaten hava yeterince melankolik hissettiriyordu filmi izledikten sonra melankoliğin zirvesini yaşıyor olabilirim ajsjs Allah kahretmesin sanki bütün yaşam enerjim gitmiş gibi hissediyorum, mümkünse hiçbir şey yapmak istemeyip uyumak istiyorum sjsjs içimde müthiş bir karamsarlık oluştu. Justine’in donukluğu, kayıtsızlığı, pervasızlığı gözlerimin önünden gitmiyor. Filmde ve özellikle Justine’de insanı sinir eden bir sakinlik var, yemin ediyorum gıcık oldum sjsjs
Film, özellikle ilk bir buçuk saat boyunca durağandı. İnsan bir canlılık bir hareketlilik arıyor. Hatta dürüst olmak gerekirse, büyük bir kısmında "ben şu an ne izliyorum?" hissine kapıldım. Keşke uyurken izleseydim çok da önemli değilmiş sjsjs Olaylar ilerlemiyor, sahneler uzadıkça uzuyor ve bu yavaşlık bir noktadan sonra atmosfer kurmaktan çok sıkıcılığa dönüşüyor. Açıkçası sıkıldım. Filmin genelinde zaten ağır bir melankoli hâkim. Karakterlerden Justine’in ruh hali bunu açıkça yansıtıyor. Onun davranışlarını izlerken bir tür içsel çöküş, hatta yer yer bir rahatsızlık hâli seziliyor. Bu yüzden başta filmin adının buradan geldiğini düşündüm. Melancholia’nın aslında farklı bir anlamı olduğunu sonradan fark etmek ise filmi zihnimde daha da tuhaf bir yere oturttu. Bilmiyorum belki de bu Melancholia gezegenin etkisinde olan bir şeydir ama Yine de bana göre Justine’in bu hâli dış bir etkiden çok, zaten onun karakterine ait gibi duruyor.. Ya da bir tür rahatsızlığı vardı pek anlayamadım. Başından beri hayata karşı mesafeli, donuk ve kopuk bir yapısı var. Açıkçası ben bu tarz, hayattan tamamen çekilmiş gibi duran karakterlerle bağ kurmakta zorlanıyorum. Filmin ilerleyen kısımlarında yaşananlar da bende beklenen heyecanı yaratmadı. Hatta film boyunca genel bir "sessizlik" ve izole olma hissi vardı. Sanki olan biten sadece onların yaşadığı, dış dünyadan kopuk bir gerçeklik gibiydi. Bu da filmi daha da tuhaf ve uzak hissettirdi. Kısacası, film hem adıyla hem de atmosferiyle gerçekten "melankoliyi" hissettirdi hatta o kadar ki, izledikten sonra bu ruh hali bana da geçti sjsjs Ama bu etki, benim için büyüleyici olmaktan çok yorucu ve sıkıcı.. Uyurken izleyebilirsiniz, çünkü ancak uyurken tahammül edilebilir bir film bana göre sjsjs
"Dünya senin gibi hayatı yanlış anlayan adamlarla dolu.." "Dünyanın bazı yerlerinde yara izlerinin saygı uyandırdığını biliyor muydun? Büyük ve etkileyici bir yarası olan kişi, vahşi bir hayvanın gözlerinin içine bakmış, korkusunu yenerek hayatta kalmış kişidir.."
Spoiler içeriyor
ASILMASI GEREKEN GERÇEKTEN KADIN MI?(!) "Erkek" olarak doğmak Allah'ın takdiri de olsa "Adam" olmak çoğuna nasip olmuyor maalesef! "Sevmek bir türküymüş demek, Çaresiz bir ihtiyarın çatlak sesinde. Bilmeyen nerden bilsin..." Asılacak Kadın, Pınar Kür’ün kadınların yaşadığı yalnızlık, sahipsizlik ve adalet…devamıASILMASI GEREKEN GERÇEKTEN KADIN MI?(!)
"Erkek" olarak doğmak Allah'ın takdiri de olsa "Adam" olmak çoğuna nasip olmuyor maalesef!
"Sevmek bir türküymüş demek,
Çaresiz bir ihtiyarın çatlak sesinde.
Bilmeyen nerden bilsin..."
Asılacak Kadın, Pınar Kür’ün kadınların yaşadığı yalnızlık, sahipsizlik ve adalet karşısındaki kırılganlığını bir cinayet davası üzerinden anlattığı; buna rağmen yayımlandığı dönemde asıl tartışmanın içeriğinden çok "müstehcenlik" etiketi üzerinden yürütülerek yasaklama ve sansür girişimlerine konu edilen romanlarından biridir ve daha sonra aynı adla televizyona uyarlanmıştır..Bu eseri sadece "müstehcenlik" diye etiketleyip okuyan ya da izleyen bir zihniyetin, metnin asıl söylediği toplumsal eleştiriyi ve derinlikli sorgulamayı kaçırmış olacağı da açıktır; ve bu eserden hiçbir şey anlamayacaktır, çünkü romanın meselesi " müstehcenlikten" çok, ifade edecek kelime dahi bulamadığım kan donduran acı gerçekliğin yalnızca görünen bir kısmıdır..
Film, Melek karakteri üzerinden kadınların nasıl sahipsiz bırakıldığını, kimliksizleştirildiğini ve kendi sesi olmadan bir hayatın içine kapatılıp erkek egemen toplumda onlar tarafından nasıl sömürülerek kadın bedeninin hunharca nesneleştirilmesi anlatılıyor. Melek, çocukluktan gelen bir değersizlik ve sahipsizlik hissiyle büyümüş; donuk, ifadesiz, sürekli susan ve sanki dünyaya hiç tam olarak dahil olamamış, köksüz biri.. Bir konakta değersiz bir hizmetçi olarak görülüp büyümesi de aslında hayatını daha baştan "kendine ait olmayan" bir yere yerleştiriyor.. Filmde Melek’in tek dayanağı ölmüş dedesinin ona bıraktığı oyuncak bebek ve yarım yamalak söylenen bir türküdür.. Melek’i seven tek kişi de dedesi olup, film boyunca tek masum ve saf hatırası dedesi ile geçen hatıralarında saklıdır...
Konakta sözde "bey" olarak görülen Hüsrev var bir de. Allah o ruh hastası manyağın belasını versin. Biz kadınları da böyle manyaklardan korusun. O kadar karanlık o kadar kan dondurucu bir insan ki insan demeye bin şahit gerek! Bu gerizekalı adamı, geçmişte takıntılı bir şekilde bağlandığı Fransız kadının aldatması, onda ciddi bir saplantı oluşturmuş. Bu travmayı aşmak yerine Melek’i o kadının yerine koyarak onu bir insan olarak değil, kendi zihnindeki bir "yerine koyma nesnesi" gibi görmeye başlıyor. Onu yönlendiriyor, şekillendiriyor ve kendi, saplantısının içine çekiyor. Bu noktada mesele artık bireysel bir ilişki değil, bir insanın başka bir insanı tamamen kendi kurduğu dünyaya hapsetmesi haline geliyor.. Bu o kadar dehşet verici bir şey ki bazı şeyleri ifade etmekte açıkça zorlanıyorum..
Filmde rahatsız eden şey de tam olarak bu: Melek’in giderek silinmesi, kendi iradesinin yok sayılması ve bir özne olmaktan çıkarılıp başkalarının senaryosunda bir nesneye dönüşmesi.. Aslında bu eserde, Melek üzerinden birçok kadının maruz kaldığı şeyler açıkça gözler önüne seriliyor.. Tabii görmek isteyene, görmek istemeyen zaten kör!
Erkeklerin yazıp çizdiği bu düzende senaryoyu da kuralları da onlar belirliyor; oyunun içinde rol biçilen, ezilen ise çoğu zaman kadınlar oluyor.. bir kez daha anladım ki kadınlar asla bir erkeğin, erkeği bırakalım hiç kimsenin vicdanına muhtaç kalmamalı, sosyal hayat içinde aktif olup sürekli kendini geliştirmelidir.. Çünkü dünya çok acımasız, gücü yeten yetene, kimse kimseye acımıyor. İnsanlarda vicdan ve merhamet adına hiçbir şey kalmamış maalesef..Filmden en net çıkardığım düşüncelerden biri de, "erkek olarak doğmak Allah'ın takdiri de olsa adam olmak hepsine nasip olmuyor!"
Onun haricinde bu yazdıklarımdan ötürü beni aşırı feminist olarak itham edecek cahil bir kesim elbette ki olacaktır sjsjs bu cahil kesimin bir kısmı feministliği direkt erkek düşmanlığı olarak tanımlıyor sjsjs şimdi burada iki saat bu cahil kesime feministliği anlatasım hiç yok açıkçası. Bilakis onlara bu sığ, kalıplaşmış, kulaktan duyma bilgileriyle mutluluklar diliyorum. :)
"En kurumuş, ölmüş sandığın çiçeği bile birazcık çabayla canlandırabilirsin. Kökü toprakta olduktan sonra her çiçeğin yaşatılma, kurtarılma olasılığı vardır. Oysa, dalından koparılmış, vazoda soldurulmuş bir çiçeği ne kurtarabilir?"
Spoiler içeriyor
"Derler ki Charly, gerçek aşk daima gidermiş.." "Bir fareden daha aptal olsaydın nasıl hissederdin?" "İnsanların neden bir köre ya da bir kötürüme değil de bir morona güldüklerini merak ediyorum.." "Zekânın artması eşittir dostlarını kaybetmek.." "Artık büyüyorsun ve büyümek acı veriyor..."…devamı"Derler ki Charly, gerçek aşk daima gidermiş.."
"Bir fareden daha aptal olsaydın nasıl hissederdin?"
"İnsanların neden bir köre ya da bir kötürüme değil de bir morona güldüklerini merak ediyorum.."
"Zekânın artması eşittir dostlarını kaybetmek.."
"Artık büyüyorsun ve büyümek acı veriyor..."
*Okuduğum kitapların eğer varsa filmlerini de izlemeyi seviyorum. Kitapla film arasındaki uyumu veya farkları görmek, karakterlerin ve olayların farklı yorumlarını keşfetmek benim için keyifli oluyor. Algernon’a Çiçekler’in filminde de hikâyeyi genel hatlarıyla takip edebiliyorsunuz; fakat Charlie’nin bilinç ve duygusal derinliğini tam olarak hissetmek zor. Yine de kitabın ana temalarını görmek ve hikâyeye farklı bir açıdan yaklaşmak isteyenler için izlenmeye değer...
Spoiler içeriyor
Tahtı barış içinde bırakabilirsin. Skandala lüzum yok! ;) "Ölüm ayırmaz, ölüm birleştirir. Bizi ayıran hayattır.." "Beni endişelendiren bu değil. Eğer savunduğunuz bir şey yoksa ne uğruna öleceksiniz?" "Ömrüm boyunca zayıf adamların yanında durdum. Sen de onlardan birisin." *Diziye başlayınca insan…devamıTahtı barış içinde bırakabilirsin. Skandala lüzum yok! ;)
"Ölüm ayırmaz, ölüm birleştirir. Bizi ayıran hayattır.."
"Beni endişelendiren bu değil. Eğer savunduğunuz bir şey yoksa ne uğruna öleceksiniz?"
"Ömrüm boyunca zayıf adamların yanında durdum. Sen de onlardan birisin."
*Diziye başlayınca insan ister istemez bir "saray ihtişamı, entrika, güç savaşları" beklentisine giriyor. Görsel olarak da bunu bir süre veriyor. Ormanlar, tren yolculukları, sarayın içi, kostümler… Her şey gerçekten göz doyuruyor. Ama iş hikâyeye gelince aynı etkiyi sürdüremiyor. Bana kalırsa dizinin en büyük sorunu da bu: dışı çok parlak, içi biraz yavan kalıyor.. Daha çok entrika varmış gibi yapılmış ama derinliği olmayan bir düzen var. Halk tarafı ise tamamen ayrı bir dünya. Halk açlıkla, sefaletle, baskıyla uğraşırken saray bundan ya habersiz ya da çok uzakta. Sadece işlerine gelince hatırlanan bir "kalabalık" gibi duruyorlar. Bu da zaten dizinin en net mesajlarından biri: sistem yukarıda, gerçek hayat aşağıda.. Franz karakteri de bu kopukluğun içinde ilginç bir yerde duruyor. Yıllarca üniforma giyip aslında savaşı neredeyse hiç gerçekten yaşamamış bir imparator.. Tabii bunda annesinin kendisini yetiştirme tarzı da etkili, çünkü bu durumdan bizzat kendisi de rahatsız.. İmparator Franz bu bağlamda kendi kendine şu soruyu sorar " madem cephelerde savaşmaya gitmeyeceğim o halde neden yirmi yıldır bu üniforma benim üzerimde duruyor, neden bu üniformayı giyiyorum?" diye sık sık kendi kendini sorgular. Bu sorgulama aslında güzel ama geç kalmış bir farkındalık. Sürekli uzaktan yönetilen, kararları başkalarının etkisiyle şekillenen bir lider portresi var. En sonunda savaşa gitmesi ise biraz "nihayet" dedirten ama hikâyeyi toparlamaya yetmeyen bir hamle gibi kalıyor.
Elisabeth yani İmparatoriçe tarafına gelince… burada da benzer bir durum var. Başta özgür ruhlu, kurallara uymayan, kendi hayatını seçmek isteyen biri olarak tanıtılıyor. Ama sonra bir anda imparatoriçe olma sürecine giriyor ve bu geçiş bana pek oturmamış gibi geldi. Sanki karakter ile rol arasında bir uyumsuzluk var. İmparatoriçe olmak istemesi de biraz “kendini kanıtlama” ya da inat duygusuyla birleşmiş gibi duruyor. Ama sonuçta ortaya çıkan şey, güçlü bir liderden çok sistemin içinde sıkışmış bir karakter hissi.. filmin ismi imparatoriçe olduğu için bu karakterden çok şey bekliyorsun ama bana çok pasif geldi bir imparatoriçeye göre çok büyük şeyler yapmadı ve bence imparatoriçe olmak ona göre değildi sırf hırsından imparatoriçe olmayı kabul etti. sjsjs ve anlamadığım bir şey de neden sürekli abla ve kız kardeşler arasından abla pasif olup ablanın kısmetini küçük kız kardeşi çalıyor sjsjs bence bu haksızlık. Masallarda bile böyle, ablalar kötü, çirkin en küçük kız kardeş ise her zaman en güzeli ve iyisi oluyor sjsjsj çok saçma ve ezberlenmiş kalıplar maalesef sjsjsjs Neysee
Dizinin en dikkat çeken taraflarından biri de kadınların konumu. Kadınlar sürekli bir “hazırlık” sürecinde gibi gösteriliyor. Ne yedikleri, ne içtikleri, nasıl göründükleri tamamen kontrol altında. Sabah aç karnına tuhaf karışımlar, çiğ yumurta gibi uygulamalar, özel içecekler… Hatta fiziksel görünüm için korselerle bedenin sıkıştırılması gibi aşırı rahatsız edici detaylar var. O yıllarda yaşamadığım için mutlu oldum açıkçası sjsjsj
Kadınların varoluş amacı da çoğu zaman sadece "soy devamı "üzerinden tanımlanıyor. Düşünmek, konuşmak ya da kendi fikrini ortaya koymak çoğu zaman ikinci planda. Hatta normların dışına çıkan kadınlar "deli" ya da "uyumsuz" olarak görülüyor. Düşünüyorum da eğer o yıllarda yaşamış olsaydım bu vicdansızlar muhtemelen beni de deli ya da cadı zannedip yakarlardı sjsjsjs Allah korusun sjsjs
Genel olarak bakınca The Empress, güçlü bir hikâye anlatmaktan çok güçlü bir atmosfer kuran bir dizi. Görsel olarak etkileyici, dönem hissini veriyor ama karakter derinliği ve hikâye gücü aynı seviyede değil. İzlerken hem büyülenip hem de “bir şey eksik” hissi bırakıyor. 1. sezonu 2 sezona göre daha heyecanlıydı. 3. sezon gelecek mi bilmiyorum ama 2. sezonda sanki bitmemişlik hissi vardı. Yarım kalmışlık hissi, beni pek tatmin etmedi açıkçası, sıkıcıydı. Benim için bu dizi de ihtişam var, ama ağırlık yok. Taç var, ama taşıyan el titriyor sjsjsj Keşke İmparator Franz biraz bizim Osmanlı padişahlarından ders alabilseydi sjsjs adam üniformasını giymiş savaşa gitmediği halde 20 yıldır üstünden çıkarmıyor sjsjsj ülkeyi saraydan yönetiyor hjhj böyle İmparatorluğu ben de yaparım kusura bakma imparator Franz sjsjsj Yani sen de şimdi bir Fatih Sultan bir Kanuni değilsin hani kusura bakma görünen köy kılavuz istemez sjssj