İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür Hanım?
“Bir zamanlar kendimi bulunmaz hint kumaşı sanmıştım. kaç metredir benim yokluğum? benden daha çok var sanmıştım. benim yokluğumdan dünyaya bir elbise çıkar sanmıştım. dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan sonunda ben de alıştım. ah…dedim sonra, ah!”
İnsanlar şehir gibiydi. Bazı kötü yönleri var diye bütün şehirden nefret edemezdiniz. Sevmediğiniz yanları, birkaç tane tehlikeli ara sokağı ve mahallesi olabilirdi ama bir şehri yaşanır kılan iyi yönleriydi.
Ben, düşüncelerin, sözlerin ve seslerin farksız olduğu dünyadan geliyorum Ve yılanlar yuvasına benziyor bu dünya Ve bu dünya, bir yandan seni öperken Kendi zihinlerinde senin darağacının ipini dokuyan İnsanların ayak hareketlerinin sesleriyle doludur.
Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana Yarabbi taşınacak suyu göster, kırılacak odunu kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde bileyim, hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin tütmesi gereken ocak nerde?
Bilemezsin, İçimde bir denizdir yaşamak. Sen denizin ortasında şen şakrak, Ben kırgın dalgalarla avunurum derinde, Gemilere yosunlu mendiller bağlayarak…
Sözde, senden kaçıyorum doludizgin atlarla Bâzan sessiz sedasız, ipekten kanatlarla Ama sen hep bin yıllık bilenmiş inatlarla Karşıma çıkıyorsun en serin imbatlarla Adını yazıyorsun bulduğun fırsatlarla Yüreğimin başına noktalarla, hatlarla Başbaşa kalıyorum sonunda heyhatlarla Sözde senden kaçıyorum doludizgin atlarla..