Öncelikle sonunu böyle beklemiyordum. İzlediğim belgeselden dolayıda olabilir, daha farklı bir son bekliyordum. Koji Suzuki'nin 96 basımı aynı adlı romanından uyarlama film. Roman uyarlaması diye bazı yerlerde korku ögelerini çok iyi kullanmalarına rağmen abartıya kaçmışlar ama bu da filmi daha…devamıÖncelikle sonunu böyle beklemiyordum. İzlediğim belgeselden dolayıda olabilir, daha farklı bir son bekliyordum. Koji Suzuki'nin 96 basımı aynı adlı romanından uyarlama film. Roman uyarlaması diye bazı yerlerde korku ögelerini çok iyi kullanmalarına rağmen abartıya kaçmışlar ama bu da filmi daha izlenilebilir kılmış diyebilirim. Zaten atmosferinden dolayı bazı yerlerde birkaç kere arkama bakmama sebep oldu diyebilirim. Şu an halihazırda romanını okuyamayacak olmak beni üzüyor zira henüz Türkçe'ye çevrilmemiş. Eğer ileride İngilizce öğrenirsem veya Türkçe'ye çevrilirse okurum. Zaten şu anlık okuyamayacağımı bilerek, bunun bilincinde başladım filme. Filme dönecek olursak, filmde geçen sahnelerde bayanın(Yoşimi) gerçekten de üstünde kırmızı bir üst ve altında da siyah bir etek vardı. Bu da aklıma geçen ki belgeselde izlediğim, Elisa'nın kameralardaki üstünü aklıma getirdi. Beni bu olay bayağı etkiledi. Önceden de duymuştum bu olayı yalnız derinlemesine araştırmamıştım. Şimdi araştırınca ve üstüne üstlük Nygma'nın videosunda da geçtiği üzere kızın filmdeki aynı üstü giydiğini düşününce, Elisa'nın bu uyarlama filmden etkilenerek bu intiharı gerçekleştirdiği düşüncesini bende kuvvetlendiriyor. Zaten önce intihar olsa film sonra çıksa buna takılmazdım ama filmin önce çıkıp Elisa'nın bunu 10 küsür sene sonra gerçekleştirmesi düşündürüyor. Ben takdiri size bırakıyorum artık, olay intihar mı değil mi. Bence Nygma'nın videosunu da izleyin ve öyle karar verin. Müzikleri de ayrı güzeldi filmin bu arada.(bu arada filmdeki küçük kız da çok tatlıydı)
Öncelikle belgesel tamamen dezenformasyonla doluydu. İttire ittire ağır ağır ha bitti ha bitecek diye diye bitirdim ama sonunda da ben bittim. Elisa Lam'ın hikayesi. Ben de zamanında haberim olmuştu bu olaydan çok eskide olsa hatırlıyorum. Ama belgesel olayları hep yanlış…devamıÖncelikle belgesel tamamen dezenformasyonla doluydu. İttire ittire ağır ağır ha bitti ha bitecek diye diye bitirdim ama sonunda da ben bittim. Elisa Lam'ın hikayesi. Ben de zamanında haberim olmuştu bu olaydan çok eskide olsa hatırlıyorum. Ama belgesel olayları hep yanlış lanse etmiş. Trajik bir hikaye. Belgeselde de görüldüğü üzere herkes bir görüş belirtmiş. Kimi cinayet, kimisi hayalet demiş. Yalnız durum bence tamamen farklıydı. Belgeseli de izlerken eşzamanlı olarak Nygma'yı izledim (ve şansıma 2 part halinde bu olayın videosunu atmış). Bu adama gerçekten helal olsun çok iyi işler çıkarıyor. Videonun saniyesinin kesilmesinin ve yavaşlatılmasının sebebinin yüzünün daha iyi tanınabilmesi ve aralarda olayla bir ilgisi olmayan kişilerin gözükmesiymiş(polis veya dedektifin sorulan soruya yanıt olarak verdiği cevap). Her ne kadar adli soruşturma olaya kaza desede Nygma bunun tam tersini düşünüyor. Dark Water isimli 2002 tarihli Japon yapımında da aynı olaylar yaşanıyormuş ve tesadüfe gelin ki kızın da son görülen videoda üstü kırmızı altı etekli filmde de aynısıymış. Elisa'nın videolarda eğilmesinin sebebi hipermetrop olmasıymış. Tuhaf hareketleri de ya bipolar hastalığı ya da hipermetroplukla alakalı. Nygma kızın direk bunu planlayıp intihar ettiğini düşünüyor. Ben de aynısını düşünüyorum kız kesinlikle intihar etti. Sürnatural bi durum yok. Bu arada metalci çocuğa yapılanlara da üzüldüm. İnsanların umursamazlığı yok mu... Yine isteyenlere aynı adda TLC'de yayınlanmış Cecil Hotel'de Dehşet adlı birkaç bölümlük belgesel daha var. (diğer 2 sezonu da varmış ama merakta etmiyorum muhtemelen olayla bir alakası olmayan bölümler)
Spoiler içeriyor
Başlangıçta türüne dikkat edip bakmadığımdan Se7en benzeri hatta onun kadar olmasa da yine bi Prisoners doğmuş sandım. Ama öyle değilmiş yalnız yine de mükemmele yakın bir filmdi. Anlayacağınız her ne kadar 'FBI open the door!' kadar olmasada Hollyywood yine yapmış…devamıBaşlangıçta türüne dikkat edip bakmadığımdan Se7en benzeri hatta onun kadar olmasa da yine bi Prisoners doğmuş sandım. Ama öyle değilmiş yalnız yine de mükemmele yakın bir filmdi. Anlayacağınız her ne kadar 'FBI open the door!' kadar olmasada Hollyywood yine yapmış yapacağını. Yine komedi türünde olmasından tebessüm ettiren ve altyazısı çok sağlam dört dörtlük bir filmdi. Kadının oyunculuğuna da hayran kaldım. Oyunculuklar kusursuza yakındı. Öyle ki asıl olay altyazıda döndüğü için çoğu kez geri sararak izlemek zorunda kaldım. Müzikleri her şeyi komple güzel bir filmdi. Türünü seven deneyebilir.
SPOİLER ALERT ❗❕
Spoilerlı kısım
-Bu evde bir daha "amcık" duyulmayacak, tamam mı küçük bey?
-Evden mi taşınıyorsun yani? Espriydi ya, espriydi.
"Şunları ölçüp tartma cesareti gösterdim: Önümüzdeki birkaç ay yine seninle olmayı, yine seninle uyanmayı ve çocuklarla oynamayı, önümüzdeki birkaç ay boyunca çekeceğim acının seni nasıl mahvettiğini gözlerinden izleyecek olmayla ve yavaş yavaş çöken aciz bedenime göstereceğim ihtimamın benimle ilgili son ve daimî hatıraların olacağıyla karşılaştırdım. Buna katlanamam. Benimle ilgili son hatıralarınız nehir kenarında yaşadıklarımız olacak. .... "
Kitap 6 seri halinde basılmış ve sanırım yerli basımlar arasında en kapsamlı 'Osmanlı tarihi' serisi. Yine bunun gibi Osmanlı Tarihi 1'i de okumak istiyorum özellikle kuruluş yıllarını kapsadığından dolayı. Tanzimat dönemini de bilhassa okumak istiyorum ama muhtemelen bütün serileri tedarik…devamıKitap 6 seri halinde basılmış ve sanırım yerli basımlar arasında en kapsamlı 'Osmanlı tarihi' serisi. Yine bunun gibi Osmanlı Tarihi 1'i de okumak istiyorum özellikle kuruluş yıllarını kapsadığından dolayı. Tanzimat dönemini de bilhassa okumak istiyorum ama muhtemelen bütün serileri tedarik edip okuyacağım. Ciltli halinde ve temiz, sağlam bir basım olması hoşuma gitti.
Abbasi halifesi Mustasım, Türk Moğol Hakanı Hülagu Han'ı şöyle tehdit etti: "Bize saldırırsan Allah'ın laneti üzerine olur. Allah bize yardım eder ve yeryüzü sarsılır. Türkleri öldürmek vaciptir." Sonra ne mi oldu? Hülagu Han saldırdı, Bağdat'ı fethetti ve Mustasım esir düştü.…devamıAbbasi halifesi Mustasım, Türk Moğol Hakanı Hülagu Han'ı şöyle tehdit etti:
"Bize saldırırsan Allah'ın laneti üzerine olur. Allah bize yardım eder ve yeryüzü sarsılır. Türkleri öldürmek vaciptir."
Sonra ne mi oldu?
Hülagu Han saldırdı, Bağdat'ı fethetti ve Mustasım esir düştü. Hülagu Han halife ile dalga geçti. Sonra onu halıya sarıp atlara çiğneterek idam etti. Yani Allah halifeye değil Türklere ve Moğollara yardım etti.
Böylece büyük Türk Moğol Hakanı Hülagu Han, halifeliğin köküne kibrit suyu döktü.
Halifelik üç kez kaldırıldı. İlkini Hülagu Han gerçekleştirdi. İkincisini Yavuz Selim... Yavuz Selim kendisini hiçbir zaman halife ilan etmedi. Halifeyi İstanbul'a getirip hapsetti. Sonra hırsızlık yaptığı için onu Hicaz'a sürdü ve halife orada öldü. Böylece halifelik tarihe karıştı. Ama sonra bu kurum sahte bir biçimde yeniden kuruldu.
Halifeliği üçüncü ve son kez kaldıran da Gazi Mustafa Kemal Paşa hazretleridir.
Tam üç kez kaldırılan halifeliği üçünde de Türk liderler kaldırdı. Bir daha asla kurulmayacak!
Çünkü halifeliğin üzerinde ehlibeytin bedduası var.
Kerbela'da İmam Hüseyin'i katleden kurum hilafettir.
Hutbelerde ehlibeyte 80 yıl küfrettiren kurum da hilafettir.
Kuvayı Milliye ve Mustafa Kemal hakkında idam fetvaları veren de hilafettir.
Hilafeti savunmak İSLAM'a ve Türklüğe düşmanlıktır.
La galibe illallah!(alıntıdır)
Halihazırda kahvem vardı, dün almıştım, onu içerek de izleyebilirdim ama yapmadım. Onun yerine kolamı yudumlarken izledim. Film siyah beyaz tekniğiyle çekilmiş. Eski tarihli film izliyormuş havası aldım, o detay hoştu. Haricinde filmde bahsedilen birkaç olay ve isimle ilgili aralarda arama…devamıHalihazırda kahvem vardı, dün almıştım, onu içerek de izleyebilirdim ama yapmadım. Onun yerine kolamı yudumlarken izledim. Film siyah beyaz tekniğiyle çekilmiş. Eski tarihli film izliyormuş havası aldım, o detay hoştu. Haricinde filmde bahsedilen birkaç olay ve isimle ilgili aralarda arama yapmama neden oldu. Nitekim filmde Elvis Presley'in kardeşi (ikiz) olarak geçen Garon varmış ama ölü olarak doğmuş. Bu da muhtemelen popüler bir teori olarak kalmıştır Amerika'da(spoiler vermiyorum filmi izleyin ne demek istediğimi anlarsınız) Yine bahsi geçen Tesla'yla ilgili sekans aralıkta güzeldi. Ve içinde kesinlikle katıldığım hatırı sayılır olgular vardı. Film bana yine Mahler'in Bu dünyada kayboldum adlı şaheserini de kattı. Gerçekten güzel müzikmiş. Son sahnede adı geçen Moulin Rouge'de Paris'te bir kabare imiş. Yine adı geçen bayan da dansçı imiş. Aynı adda bir de müzikal film var, ona da daha sonra bakarım muhtemelen. Bu arada filmde herkesin adı reeldeki adlar. Ve filmin adı olan 'kahve ve sigaralar'... Ben ikisini çok sık değil nadir tüketmişimdir. O da üniversitede kantinde bahçede. Sigarayı da sağlıksız olduğu için mesafeliyim. Sadece üniversiteye gidince içiyorum. O da malum ortamdan dolayı. Stresli olunca daha çok tüketiyorum onu farkettim. Kahveyi de önceden çok içerdim ama artık bıraktım diyebilirim. İçsem de nadir. Çayı daha çok tüketiyorum. Bu arada ek bi bilgilendirme sigaranın diş ve diş etine zararını zaten biliyorsunuzdur. Bunun haricinde diş macununu bir nohut büyüklüğünden fazla sıkmayın çünkü beyne zararı oluyor. Şöyle ki; florür maddesi düşünme bölümünüzü etkiliyor, aptallaştırıyor. Diş macunu fırçayı yumuşatıp diş etini tahriş etmemesi içinmiş zaten. Yine aynı şekilde dişinize gereken özeni göstermezseniz beyniniz de zarar görüyor.(sinir uçlarıyla bağlantılı)
Dünya'nın en çok okunan romanı olmayı hak etti mi emin değilim ama tam bir başyapıt olduğu kesin. Ve sonuyla şok olduğum bir eser. Yani yazarın mükemmel imgelem ve tasvirlerini, yaptığı edebiyatı saymazsak, muharrir sahiden keskin ve parlak bir zekaya sahip…devamıDünya'nın en çok okunan romanı olmayı hak etti mi emin değilim ama tam bir başyapıt olduğu kesin. Ve sonuyla şok olduğum bir eser. Yani yazarın mükemmel imgelem ve tasvirlerini, yaptığı edebiyatı saymazsak, muharrir sahiden keskin ve parlak bir zekaya sahip olduğunu gösteriyor. Özellikle madam Pross'un son sahnedeki tasviri ve kuruntuları gerçekten muazzamdı. Açıkçası böyle bir son beklemiyordum ama karakterleri gerçekten yaşatmış resmen. Carton inanılmaz kurnaz bir adam olarak gösterilmiş eserde.
"Hiçbir şey! Bir zaman mefhumu bile yok zihnimde. Ayakkabı yaparak meşgul ettiğim tutsaklık yıllarından kendimi Londra'da, sevgili kızımın yanında bulduğum ana kadar hafızamda büyük bir boşluk var. Yüce Allah kaybettiğim melekelerimi bana tekrar ihsan ettiğinde, kızıma büyük bir sevgiyle ısındım. Fakat hâlâ onu kendime nasıl yakın bulduğumu bilemiyorum. Bu süreçle ilgili hiçbir şey hatırlamıyorum. "
..
" Allah Lucie'nin tahminlerini gerçekleştirmesin ve sesleri duyulan ayakları onlardan uzaktan tutsun! Onlar düşüncesiz, çılgın ve tehlikeliydiler. Defarge'ın dükkanının önünde devrilip kırılan şarap fıçısından yıllar sonra tekrar kırmızıya boyanan sokakları temizlemek kolay olmazdı. "
..
" Bu sanki yağmur ve rüzgarın her yeri yerle bir eden korkunç bir fırtınadan sonra geçici bir sükunete uğraması gibi bir şeydi. "
..
" "Yolda gelirken ve insanı cesaretlendiren yüzünüze bakarken de düşündüğüm şey buydu: Eğer Cumhuriyet fakirleri gerçekten düşünürse ve açları doyurursa ve akla gelen tüm acıları azaltorsa, uzun yaşayabilir, hatta yaşlanabilir de!" "
Spoiler içeriyor
Arkadaşlar Atatürk dine ve din eğitimcilerine düşman değil, bilakis din istirmarcılarına, tüccarlarına yani kısacası dinden maddi menfaat sağlayanlara düşman idi. Bunun en açık örneğini de Atatürk'le muasır (aynı çağda yaşamış), Atatürk'e düşman şahsiyetler üzerinde ve günümüzdeki gerici hocaların üzerinde görebilirsiniz.…devamıArkadaşlar Atatürk dine ve din eğitimcilerine düşman değil, bilakis din istirmarcılarına, tüccarlarına yani kısacası dinden maddi menfaat sağlayanlara düşman idi. Bunun en açık örneğini de Atatürk'le muasır (aynı çağda yaşamış), Atatürk'e düşman şahsiyetler üzerinde ve günümüzdeki gerici hocaların üzerinde görebilirsiniz. (İskilipli Atıf Hocaefendi, Hayretttin Karaman, Said Nursi ve türevleri bu zarif ve ince ruhlu adamı kötü tasvir edenleri ve deccal olarak niteleyenleri bile olmuştur) Yani Atatürk mürtecilere karşı düşman ve rasyonel ilmi ve imanı düstur edinmişti. Kitabı okumadan önce bende herkesin sandığı gibi Atatürk'ün dinsiz biri olduğunu sanmıştım ama kitap kanıtlarıyla ve kaynaklarıyla beraber sanılanın aksine dinsiz olmadığını, dini duyguları hassas bir insan olduğunu ortaya koymaktadır. Yani yazarında öndeyişiyle olmasını istediğiniz gibi değil, olduğu gibi... Son olarak sen rahat uyu Ata'm. Senin ve fikirlerinin izindeyiz! (özetle din istismarcılarının propagandalarına gelmeyin yeter)
Şimdi alıntılar(hepsi kaynaklıdır kitap şiddetle tavsiye edilir):
Atatürk, Kur'an'ın Türkçe'ye tercüme çalışmalarının şu herekçeyle yapıldığını söylüyor:
"Türkler dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kur'an Türkçe olmalıdır."
"Türk, Kur'an'ın arkasından koşuyor; fakat O'nun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var, bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım, arkasında koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın."
..
-İşte böyle okuyunuz, böyle istiyorum.
Buyurdular. Tekrar bana dönerek:
-Sana bir yer gösterdim, orasını oku.
Dediler. Gösterdiği yer, Nisa suresinde hurmet-i musahere (akraba evliliği ile ilgili) 23.ayetinin tercümesi idi. Bu âyette" ve en tecmau beyneluhteyni illa ma kad selef:innalhahe kane gafurarrahima"şöyle tercüme edilmişti:"İki hemşireyi (iki kız kardeşi) nikâh etmeyiniz. Bir emri vaki olmuş ise Allah gafur ve rahimdir." Burada Atatürk yüksek sesle:
-Konya'ya git, orada karının hemşiresini(kızkardeşini) bilmeden al, sonra da, bir emri vaki oldu, Allah gafur ve rahimdir, de ha! Bu bir hezeyandır!
Dedi. Bu sözler ve bu anlayıp üzerine herkes derin sükuta ve acı bir korkuya düşmüştü. Ben ayağa kalkarak:
-Atatürk'üm, burası yanlış tercüme edilmiştir. Ayetin asıl tercümesi şöyledir:
Diyerek anlatmağa çalıştım ve şunları sözlerime ilave ettim:
-İki kızkardeşi aynı zamanda nikahınızda bulundurmayınız. Ancak birni bıraktıktan, yahut öldükten sonra ötekini alınız. "bir emri vaki olmuş ise" değil, "İlla ma kad selef" Kur'an'ın nüzulünden yani İslamiyetten önce vaki olan evlenmeler müstesnadır. Bunlardan dolayı Cenab-ı Hak sizleri muhatap tutmaz. Gafur ve rahim olan Allah, bu müsaadesiyle, bu evsafta bulunan birçok kadınların kocasız kalmasını müeddi(sebep) olacak hareketi lütfen affediyor, diye de izah ettim.
Atatürk bu izahatımı sonuna kadar alaka ile dinledi ve hiçbir şey söylemediler ve:
-Bu gece bu kadarla iktifa edelim, musiki faslına geçelim.
Buyurdular.
Ertesi gece yine huzurlarına çağırıldım. İsmet Paşa da orada idi. Beni yanına oturttu ve:
-Dün geceki bahsi bir daha anlat.
Dedi. Anlattım.
-Senin dediğin doğru imiş. Ben bugün tetkik ettim, elimizde bulunan tercümenin yanlışlığı ortaya çıktı. Sahih bir tercüme elde edinceye kadar bu işi bırakalım, buyurdular.
..
Atatürk'ün her Ramazanda kız kardeşi Makbule Hanım'a, annesi Zübeyde Hanım'ın ruhu için hatim indirilmesini rica ettiği, okuyacak hafız için para bulunan zarf verdiği bilinmektedir.
..
Hafız'a dönerek:
-Bak buraya! İşte zeka ile aptallığın mukayesesi! Sana, Kur'an oku, dedim. Hangi sureyi istersiniz, diye sordun. Bu şarkı değil ki, beğendiğimizi okuyalım; Allah'ın Kelamı... Ne diye soruyorsun. Nereden istersen oradan oku. Sonra, hicâz makamına geç, dedim. Makamı bulmak için Kur'an'ın azametini ve zevkini berbat ettin. Şaşkın herif!
Diye beni takdirle gösterdikten sonra tekrar, işte zeka ile şaşkınlığın mukayesesi, diyerek Hafız'ı susturdu. Ve Âfet Hanım'a dönerek:
-Âfet Hanım, Mahmud'a imamın hediyesini getir, ver.
Dedi. Bana herhalde bir cübbe geliyor, diye beklerken, Âfet Hanım, elinde büyük ve renkli bir kutu içinde Türk Ocağı sigarası getirdi. Ve bana uzattı. Atatürk:
-Bu kutuyu aç ve arkadaşlarına ikram et.
Dedi. Ben:
-Efendim, müsaade buyurursanız, unutamayacağım bu mutlu günün hatırası olarak bu kutuyu saklayayım, dedim.
-Hayır, siz sigaraları dağıtın, hatırasını saklayın, dedi.
..
Atatürk, asli hüveiyeti içerisinde ve hurafelerden uzak dini hakikatlere ne kadar taraftar ise, dini taassuba ve dinin çeşitli maksatlarla istismar edilmesine o nisbette karşı bulunmaktadır. Nitekim yukarda nakledilen sözlerinden bazılarında bu husus açıkça görülmektedir. Burada, Atatürk'ün dini konuda verdiği mücadelenin dinin aslına değil, bilakis din perdesi altında yürütülen taassuba ve dinin çeşitli maksatlarla istismar vasıtası yapılmasına karşı olduğunu daha açık bir şekilde gösteren bazı sözlerine yer vermek istiyoruz. (alıntı yapılan söz konusu kitap: Atatürk ve Din Eğitimi, Ahmet Gürtaş diyanet işleri başkanlığı yayınları)
..
Amasya ziyafeti sonrası konuşması :
"Efendiler! Bundan beş sene evvel buraya geldiğim zaman bu şehir halkı da, bütün millet gibi, hakiki vaziyeti anlamışlardı. Fikirlerde karışıklık vardı. Dimağ(zihin, bilinç, beyin) lar adeta durgun bir haldeydi. Ben burada birçok zevatla beraber, Kâmil Efendi Hazretleriyle de görüştüm. Bir cami-i şerifte hakikati halka izah ettiler. Efendi Hazretleri halka dediler ki:
-Milletin şerefi, haysiyeti, hürriyeti, istiklali hakikaten tehlikeye düşmüştür. Bu felaketten kurtulmak, icab ederse vatanın son ferdine kadar ölmeyi göze almak lazımdır. Padişah olsun, halife olsun, isim ve ünvanı ne olursa olsun, hiçbir şahıs ve makamın mevcudiyetinin hikmeti kalmamıştır. Tek kurtuluş çaresi, halkın doğrudan doğruya hakimiyeti ele alması ve iradesini kullanmasıdır.
İşte Efendi Hazretlerinin bu yol gösteren va'z ve nasihatinden sonra herkes çalışmaya başladı. Bu münasebetle Müftü Kamil Efendi Hazretlerini takdirle yadediyorum. Ve genç Cumhuriyetimiz, bu gibi ulema ile iftihar eder."(size hikaye gibi geliyor değil mi, ama işte hikâye değil tarihi gerçekler.)
..
" Efendiler, hakiki ulema ile dine zararlı ulemanın birbirine karıştırılması Emeviler zamanında başlamıştır. Hazreti Peygamber'in zaman-ı saadetlerinde, Peygamberimizin irtihalinden (vefatından) sonra Hulefa-yı Raşidin hazeratının zamanında, hep doğrudan doğruya Hz. Peygamber'in irşadıyle İslam olan, Hulefa-yı Raşidin'in tenviriyle selamette bulunan ümmet kitlesi arasında hakiki nezahet, kalbi hürmet, ulvi bir irtibat vardı. Vakta ki (ne vakit ki) Muaviye ile Ali karşı karşıya geldiler; Sıffin vak'asında Muaviye'nin askerleri Kur'an-ı Kerim'i mızraklarına diktiler ve Hz. Ali'nin ordusunda bu suretle tereddüt ve zaaf husule getirdiler; işte o zaman dine fesat, islâmlar arasına münaferet (birbilerine karşı nefret) girdi ve o zaman hak olan Kur'an, haksızlığı kabule vasıta yapıldı. (bahsi geçen eser ve yazar: Atatürk ve Din, Sadi Borak)
Atatürk gerçek din bilginlerine hirmette kusur etmemiştir. Nitekim ilk Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Rifat Börekçi, Atatürk'ün huzuruna girdiğinde hep ayakta karşılanmıştır. "Paşam beni mahcup ediyorsunuz" dediği zamanda: "Din adamına saygı göstermek, müslümanlığın icaplarındandır" karşılığını almıştır. "
..
"Bizde en ziyade göze çarpan bir nokta var ki, herkesin bu gibi meselelere temas etmekten çekinmesidir. Medreseler ne olacak, evkaf(vakıf) ne olacak, dediğiniz zaman derhal bir mukavemete maruz kalırsınız. Bu mukavemeti yapanların, ne hak ve selâhiyetle(yetkiyle) yaptıklarını sormak lâzımdır.
Bizim dinimiz en makul ve en tabii bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa tetabuk etmesi lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen mutabıktır(uygundur).
İslam hayat-ı ictimaiyesinde(sosyal hayatında) hiç kimsenin bir sınıf-ı mahsus halinde muhafaza-i mevcudiyete(özel sınıf halinde varlığını korumaya) hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler, ahkam-ı diniyyeye muvafık (dini hükümlere uygun) harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhabnlık yoktur. Hepimiz müsaviyiz(eşitiz) ve dinimizin ahkamını mütesaviyen(eşit olarak) öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır; orası da mekteptir.
Fakat nasıl ki, her hususta yüksek meslek ve ihtisas sahipleri yetişmek lazımsa, dinimizin felsefi gerçeğini tetkik,, tetebbu(inceleme ve araştırma) bakımından ilmi ve fenni kudrete sahip olacak güzide(seçkin) ve hakiki ulema yetiştirecek yüksek müesseselere malik(sahip) olmalıyız. "
Atatürk'ün din eğitimi konusundaki görüşü, görüldüğü gibi, dini gerçekleri ilmi bir zihniyetle ele alıp araştıracak bilginleri yetiştirmek üzere kurulacak yüksek eğitim öğretim kurumlarına sahip olmanın yanında, her ferde dininin, diyanetinin, imanının mutlaka mekteplerde öğretilmesi ve hepimizin bunları mütesâviyen öğrenmek mecburiyetinde olduğumuzdur. (Atatürk'ün sözünü çevirirken aynı Said-i Nursi kitabı çeviriyormuş gibi hissettim ne kadar eski kelime varmış😅)
Spoiler içeriyor
Keşke bi bu kadar daha olsaydı da okusaydım dediğim eser. Sayfalar okurken adeta eriyip ve zamanda su gibi akıp gitti. Goethe gerçekten çok şairane bir eser yazmış. Ama kendisinin bu kadar da dindar bir insan olduğunu bilmiyordum açıkçası. Bu eser…devamıKeşke bi bu kadar daha olsaydı da okusaydım dediğim eser. Sayfalar okurken adeta eriyip ve zamanda su gibi akıp gitti. Goethe gerçekten çok şairane bir eser yazmış. Ama kendisinin bu kadar da dindar bir insan olduğunu bilmiyordum açıkçası. Bu eser o yanının somut bir örneği olmuş. (özellikle sonuyla) Sanki önceden İslam peygamberi Muhammed(as) hakkında da yazdığı methiyeler falan varmış diye duymuştum ama... Ama ben eserin dini yönünden ziyade(zaten dini olduğunu sonuna gelince öğrendim) edebi yönünü sevdim ve hayran kaldım. Zaten hayran kalınmayacak gibi değil. Eser mükemmel imgelemlerle yazılmış.
Büyük Tanrı'nın şeytanla böyle, bir insan gibi konuşması ne hoş bir şey!
"insanların dünyanın her yerinde dert çektiklerini ve ancak sınırlı sayıda insanın mutlu olduğunu kendim yaşayarak değil de binlerce kitap okuyarak mı öğreneceğim?"
..
Öğrenci: Hukuk hakkındaki bu sözleriniz bu bilime karşı nefretimi artırıyor. (Goethe hukuk tahsili yapmakla birlikte onu sevememiştir.) Size öğrenci olabilene ne mutlu! Böyle giderse, ilahiyat tahsili yapma kararına varacağım.
Mefisto: Sizi yanlış yola yönlendirmek istemem. Bu bilime gelince, onda yanlış yola gitmekten korunmak zordur. O bilimin içinde öyle zehirler vardır ki, ilaç gibi görünür. (Dine, çeşitli yollarla karışmış olan hurafeler).
..
Mefisto: Böylesine çılgın bir âşık, sevgilisini eğlendirmek için güneşi, ayı ve bütün yıldızları bile bir havai fişek gibi patlatabilir!
(Mefisto gider.)
..
Mefisto: Ey budala! Şimdi onun içi kim bilir nasıl kaynıyor ve alevleniyor! Hemen onun yanına git ve teselli et. Senin gibi kuş beyinliler, kısa sürede çıkar bir yol bulamayınca hemen ölümü gözlerinin önüne getirirler. Yaşasın cesur davrananlar! Sen oldukça da şeytanlaştın! Ve dünyada, âciz hale gelmiş bir şeytan kadar tuhaf bir şey olamaz!
..
Mefisto: Sen böyle söylüyorsun ve sözlerin sana çok makul görünüyor. Fakat olaya şahit olan da başka türlü anlatıyor. Uçurumlar kaynayıp yerin altında alevler akarken ve Moloh'un*(Kendisine çocuk kurban edilen bir Tanrı) çekici, dağ gibi kitleleri yukarılara püskürtüp, taş üstüne taş meydana getirirken, ben de orada idim. Hala toprağın üstündeki tonlarla yabancı kütle katılaşmaktadır. Böyle bir yukarıya fırlatma gücünü kim izah edebilir? Filozof da bunu kavrayamaz ve der ki: "İşte bir defa taş meydana gelmiştir, onu olduğu gibi bırakmalıdır. Buna bir açıklama bulmaya çalışmaktan mahvolduk." Halbuki şu bildiğimiz basit şekilde yaşayan halk bunu anlıyor. Onun kafasındaki hikmet çoktan olgunlaşmıştır: "Bu, şeytan işi bir harikadır." Benim gezginlerim imanın topal değneğine dayanıyor, "şeytan taşı"na ve" şeytan köprüsü"ne topallayarak gidiyorlar. (Adı geçen Moloh, Kur"'an'da geçen Malik)
..
Mefisto: Bitti mi? Ne budalaca bir söz! Neden bitsin? Bitti veya hiç, aynı şeydi. Yaratılan bir şeyi zorla elimizden alıp bir hiç haline getirdikten sonra, sonsuz yaratılış ne demek oluyor?"İşte artık bitti! " demenin anlamı nedir? Bu, sanki "Hiç var olmamıştı." demek gibi bir şeydir! Oysa her şey, var olarak ortada dolaşıyor. Bu nedenle ben, sonsuz boşluğu çok seviyorum.
..
Genç Melekler: .. Ruhlar eskiden beri alıştıkları cehennem azabı yerine, sevginin ıstırabını duydular. İfritlerin o ihtiyar elebaşısı bile, şiddetli ıstıraplar içinde kıvrandı. Şimdi sevinçle haykırınız: Bu iş başarıldı!
.. Mistik koro: .. Kadınlığın ebedi olan tarafı(kadınların sevgi ve iffet özellikleri) bizi yükseltiyor!