Sahilin dolmasını bekledim insanları izlemek için. Ağustosun bu kavurucu günlerinde ortalık tıklım tıklımdı elbet ama ben o büyük, gürültülü ailelerin gelmesini bekliyordum. Hava henüz çok sıcaktı; beklediğim o kalabalıklar ancak serinlik çökünce gelirdi. Gün batıyor, gökyüzü yavaş yavaş kararıyordu. Kumsalda…devamıSahilin dolmasını bekledim insanları izlemek için. Ağustosun bu kavurucu günlerinde ortalık tıklım tıklımdı elbet ama ben o büyük, gürültülü ailelerin gelmesini bekliyordum. Hava henüz çok sıcaktı; beklediğim o kalabalıklar ancak serinlik çökünce gelirdi. Gün batıyor, gökyüzü yavaş yavaş kararıyordu. Kumsalda çocuklar, denizde yetişkinler... Kuma gömülü bedenler, üzerlerindeki tepeciklerden sıyrılıp tıpkı büyükleri gibi kendilerini serin sulara bırakıyordu; ciltleri kumdan sararmış çocuklar, neşeyle denize koşuyordu. Deniz, üzerinde halkalar çizerek tütüyordu sanki. Yosun ve çürümüş midye kokusuna karışan o keskin iyot kokusu tüm sahili kaplamıştı. Martılar dört bir yanda gaklayarak uçuşuyordu. Çeşme başında bir insan kuyruğu; ellerinde kirli tabak çanaklar, kimilerinde ise boş su damacanaları...
Yürüyorum. Ağaçlarla deniz arasındaki o dar koridorda ilerliyorum. Sahiller, insan çeşitliliğinin en yoğun olduğu yerlerdir; kumda yuvarlanandan balık tutanına, semaverini yakıp mangal başına geçenden sessizce kitabını okuyanına kadar herkes burada. Bir de benim gibi yürüyenler var... Kimisi kulaklığına sığınmış, kimisi telefonunun ışığında kaybolmuş. Ama aramızda amaçsızca yürüyenlerin sayısı da azımsanacak gibi değil.
Yolun kenarında duran bir kediyi kucağıma alıyorum. Pamuksu dokusunu okşarken zihnimde eski bir bilgi canlanıyor: Biyoloji dersinde biz memelilerin "tüyü" değil, "kılı" olduğu öğretilmişti. Tüyler kuşlara ait keratin yapılı dokularmış; hatta tırnaklarımızın dokusuyla aynıymış. Bu yaramaz ufaklık beni bir anda lise yıllarıma götürüyor; öğretmenlerin öğrencileriyle evlendiği, kolonyayla sınıfı yakmaya kalkan ergenlerin olduğu, kızların kendilerini "bulunmaz Hint kumaşı" sandığı o kusursuz, telaşlı yıllara... Elimi yalaması dışında çok sevimli bir kedi ama artık ayrılmamız gerekiyor. Pek de hevesli değil zaten, mırlaması çoktan kesildi.
Kamelyaların hepsi dolmuş. Beklediğim o kalabalık aileler de yavaş yavaş görünüyor. Birazdan semaverler yakılır, ızgaralar cızırdayarak duman altı eder her yeri. İştah açan o bildik mangal kokusu yayılır çevreye. Küçük çocuklar kaydırakların tepesinde, salıncaklarda... Büyükler ise spor alanlarında futbol veya voleybol peşinde. Anne, baba, teyze ve amcalar; siyasetten ya da geçmişten konuşarak vakit öldürüyor, bazen de kimin kaç yaşında olduğuna dair bitmek bilmez tartışmalara giriyorlar. Kısacası, mutlular. İlkokulda öğretmenimin çizmemi istediği o "mutlu aile tablosu" gibiler. Ben hiçbir zaman o resmin gerçeğini göremedim, benzerini de çizemedim. Çizemem de zaten.
O sırada bir baba ile kızının voleybol oynadığını görüyorum. Tecrübeli oldukları her hallerinden belli. Baba, atılan servislere adeta uçarak karşılık veriyor; aşılmaz bir duvar gibi duruyor kızının önünde. Sırtını yaslayıp güvenle önüne bakacağın, arkanı dert etmeyeceğin bir sığınak gibi... Kız, babası kadar yetenekli değil, gelen topları karşılamakta zorlanıyor. Baba sert bir servis atıyor; top havada süzülüyor, kız zıplasa da yetişemiyor. Top iniyor, iniyor ve tam yanıma düşüyor. Düşerken de yanımda duran cüzdanımı beraberinde sürüklüyor.
Kız koşarak topu alıyor, mahcup bir tavırla özür diliyor. Dağılan cüzdanımı toplayıp elime tutuşturuyor. Kartlarım, bazı isimlerin yazılı olduğu telefon numaraları... Hepsini rastgele dizmiş cüzdanın içine; yüzünde hafif bir utanç var. O sırada babası da yanımıza geliyor. Yerden bir şey alıp bana uzatıyor. Kızının yerde görüp de fark etmediği o şeyi...
Annemin, babamın ve tüm geniş ailemin son kez bir arada gülümsediği; merkezinde ise dünyadan bihaber, çocuk masumiyetiyle parlayan benim olduğum o eski aile fotoğrafını.