İlber Ortaylı gibi bir dimağın, geniş kitleler tarafından adeta bir "kanaat önderi" mertebesine yükseltilerek kutsallaştırılması, aslında bir aydını anlamaktan ziyade onu bir vitrin objesine dönüştürmenin sığlığıdır. Bunu hedeflenen her kişi için yapmak çaresizlik, cesaretsizliktir. Günümüzde özellikle gençler arasında gözlemlemek canımı…devamıİlber Ortaylı gibi bir dimağın, geniş kitleler tarafından adeta bir "kanaat önderi" mertebesine yükseltilerek kutsallaştırılması, aslında bir aydını anlamaktan ziyade onu bir vitrin objesine dönüştürmenin sığlığıdır. Bunu hedeflenen her kişi için yapmak çaresizlik, cesaretsizliktir. Günümüzde özellikle gençler arasında gözlemlemek canımı sıktı. Bu yanlış bir şeydir. Mutlak doğru olmadığı gibi mutlak düşünce fikir de yoktur. İnsanın beşeriyetini, hata yapabilme payını ve öznelliğini göz ardı edip onu hatasız bir evliya portresiyle ambalajlamak, hakikate yapılabilecek en büyük ihanettir. Bunu en çok da "Atatürkçü, Kemalist.." gibi kavramlarla kendilerini pazarlamaya çalışanlarin ters konuşanlar kadar sevenlerinin de bölücü tarafta olduğunu görmemek budalaliktan başka bir şey değil. Zira bir fikri analiz etmek yerine bir ismin gölgesine sığınmak, objektif tartışma zeminini kurutan bir "tarafgirlik" hastalığıdır. Oysa hakiki bir entelektüel duruş, kişileri romantize etmekten değil; onları artılarıyla, eksileriyle ve insani zaaflarıyla bir bütün olarak masaya yatırabilmekten geçer.
Geçmişin tozlu raflarında kalmış ideolojik çatışmaları bugün hala körü körüne birer bayrak yarışı gibi sürdüren, tarihsel figürleri soğukkanlı bir tartıya çıkarmak yerine onları kutsal birer tabu haline getiren o "ot yaşam" biçimi, sadece bir yerinde sayma halidir. İnsanların yüzyıllardır kendi tarihlerinden ve hatalarından bir nebze olsun feyz almadan aynı kör dövüşüne girmeleri, değişmeyen o sığ silüetlerin birer tezahürüdür. Estetikten yoksun, sadece manipülatif bir romantizmle bezenmiş bu tartışmaların uzağında durmak; okumayı sadece metinleri hatmetmek değil, insanı ve dünyayı bir kod gibi çözmek olarak görmek gerekir.
Tam da bu noktada, Ortaylı’nın "Bir Ömür Nasıl Yaşanır?" adlı eseri, bir kişisel gelişim kitabından öte, zihni sapyoseksüel bir zarafetle inşa etmenin manifestosu olarak karşımıza çıkar. Tilda gibi muazzam ruhları hayranlıkla tasvir eden o dille kurulan bağ, aslında enerjiyi sömüren sığ dedikodulardan ve niteliksiz kurgulardan kaçıp klasikler ile dünya tarihinin engin sularına yelken açma çağrısıdır. 25 yaşına kadar olan o kıymetli sürede; gezerek, öğrenerek ve nitelikli bir çevre inşa ederek biriktirilen her bir tecrübe, 70 yaşında karşımıza çıkacak olan o asıl hazinenin temelidir. Şikayet etmenin kısırlığına kapılmadan, kendini ve yaşadığın yeri sevmeyi bir başlangıç noktası kabul ederek, her şeye hak ettiğinden fazla değer vermeden yoluna devam etmek; bu sığ döngüden çıkışın tek anahtarıdır.
Şikayet etmenin kısırlığına kapılmak yerine, hayatın estetik bir süzgeçten geçirilmesi; insanın sadece kitapları değil, karşısındaki kişinin ruhunu, niyetini ve derinliğini de bir metin gibi okumayı öğrenmesi gerekir.
Buradaki en zarif detay ise "amaçsızlığın" bir insanı nasıl çürütebileceğidir. Tilda örneğinde vücut bulan o "ideal insan" figürü, sadece bir hayranlık nesnesi değil; senin için çıtayı en yukarıya koyan bir hedef, bir pusuladır. Hayatına giren insanların "ot gibi" olmamasına gösterdiğin o sapyoseksüel özen, aslında kendi ruhunu kimlerle beslediğinin bir göstergesidir. Çünkü neye zaman ayırırsan, neyi biriktirirsen; 70 yaşına geldiğinde aynada göreceğin o silüet, bugün seçtiğin o küçük detayların toplamından ibaret olacaktır.
Gerektiğinde "boş boş oturmayı" bile bir hak ediş, bir dinginlik sanatı olarak görmek ama asla onun müptelası olmamak; yani hayattaki hiçbir şeye, haddinden daha fazla değer vermemek bu yolun en büyük sırrıdır.