- Bazen tanrının delirdiğini düşünüyorum.Yaptığı şeyler, yapmadığı şeyler... - Onun da işi başından aşkın, piç herifler onun da çocuğunu öldürdüler. - Piç deme lütfen hayatım. - Alt tarafı bir kelime Myra.
Stand-up deyince hep söylerim Ata Demirer alanın da tektir. Çünkü müthiş bir doğaçlama ve taklit yeteneğine sahiptir. Küfür kullanmadan kara mizah kullanarak güldürür seyircisini. Ve muhteşem bir sese sahiptir. En kral sanatçıyı yeteneği ile cebinden çıkarır. Demem o ki Cem…devamıStand-up deyince hep söylerim Ata Demirer alanın da tektir. Çünkü müthiş bir doğaçlama ve taklit yeteneğine sahiptir. Küfür kullanmadan kara mizah kullanarak güldürür seyircisini. Ve muhteşem bir sese sahiptir. En kral sanatçıyı yeteneği ile cebinden çıkarır. Demem o ki Cem Yılmaz, Hasan Can Kaya, Şahan Gökbakar, Okan Bayülgen gibi bel altı iğrenç espiriler yapan insanların bu kadar ilgi çekiyor olması toplumun ne kadar eğitim ve medeniyetten uzak olduğunun açık göstergesidir. Buna günümüz hip-hop, rap şarkıları yapan sözde şarkıcılar da dahil. Toplumumuz gerçekten hak eden insanları değil. Hak etmeyen insanları yüceltme konusunda bir numara! Ne denilebilir ki ..👏👏
Filmin girişinde küçük bir kız çocuğuna verilen o masum ödev, aslında Trier’in tüm anlatısının özünü verir: “Bir nesneyi konuşturmak.” Seçilen nesne olan ev, yalnızca dört duvardan ibaret bir yapı değildir; nesillerin sırrını, sobanın içinden dinlenen anne-baba kavgalarını ve çocukluğun dilsiz…devamıFilmin girişinde küçük bir kız çocuğuna verilen o masum ödev, aslında Trier’in tüm anlatısının özünü verir:
“Bir nesneyi konuşturmak.”
Seçilen nesne olan ev, yalnızca dört duvardan ibaret bir yapı değildir; nesillerin sırrını, sobanın içinden dinlenen anne-baba kavgalarını ve çocukluğun dilsiz tanıklıklarını taşıyan canlı bir bedendir. Annenin ölümüyle yeniden bir araya gelen aile için bu ev, artık bir mekândan çok, duvarda beliren o derin çatlakla somutlaşan manevi bir yaraya dönüşür. Bu çatlak; babanın dünyayı anlamlandırma diliyle, kızların doldurulamayan manevi boşluğu arasındaki onarılamaz iletişimsizliğin alegorisidir.
Tam da bu noktada Trier, herkesin kendi yalnızlığı içinde bir aidiyet aradığı o puslu alanı deşmeye başlar. Babanın yıllar sonra kızı için kaleme aldığı senaryo, bir yönetmenin mesleki kibrinden ziyade, sevgisini doğrudan ifade edemeyen bir babanın bulabildiği tek dürüst dil gibidir. Geleneksel ritüelleri “çaresiz insanların sığınağı” olarak küçümseyen baba, aslında kendi çaresizliğini kızına yazdığı sahneler aracılığıyla dışa vurur. Kızın, yabancı bir oyuncunun asla taklit edemeyeceği o yerel aksanla, kendi korkularıyla yüzleşerek sahneyi oynamayı kabul etmesi, her karakterin yalnızlığından bir bağ üretme çabasının ifadesidir.
Babanın, yılların deneyimiyle kızının varlığındaki en gizli yaraları sezebilen o delici bakışı ise sanatın, hayattan kimi zaman daha dürüst bir sezgiye sahip olduğunu kanıtlar.
Finale yaklaştıkça, kızın kendi korkularıyla yüzleşerek o sarsıcı intihar sahnesini oynamayı kabul etmesi, yalnızlıktan kurulmaya çalışılan bu bağın en kırılgan ama en cesur anıdır. Bu yüzleşmenin ardından, ailenin yeniden tesis edilmesiyle birlikte evdeki o meşhur çatlak onarılır ve duvarlar bembeyaz bir boyayla kaplanır. Bu fiziksel müdahale, karanlık geçmişin üzerinin örtülmesinden çok, acının kurgu aracılığıyla dönüştürülerek yaşandığı bir katarsisin görsel karşılığıdır. Baba artık dekorun kusurlarından kaçmak yerine, o mekânı kızları için güvenli ve berrak bir alana dönüştürür.
Sentimental Value, maneviyatın ancak dürüst bir yüzleşmeyle yeniden inşa edilebileceğini hatırlatan, modern ve derinlikli bir başyapıttır.
Not: Baba karakterine hayat veren Stellan Skarsgård, kırılganlığı abartmadan taşıyan son derece incelikli bir performans sunuyor.
Çölün ortasında, rave müziğin insanı hipnotize eden ritmiyle sarmalanmış, nefes nefese temposuyla Sırat, tüm duyulara hitap eden, destansı bir yolculuğun güncesi; The Hollywood Reporter’a göre, "ölümle kedere dair, tekno-ruhuyla işlenmiş bir meditasyon", aynı zamanda kıyametin gölgesinde bir bilimkurgu sanki. Sırat,…devamıÇölün ortasında, rave müziğin insanı hipnotize eden ritmiyle sarmalanmış, nefes nefese temposuyla Sırat, tüm duyulara hitap eden, destansı bir yolculuğun güncesi; The Hollywood Reporter’a göre, "ölümle kedere dair, tekno-ruhuyla işlenmiş bir meditasyon", aynı zamanda kıyametin gölgesinde bir bilimkurgu sanki. Sırat, bir babanın oğluyla beraber, Fas’ın güneyindeki dağların derinliklerinde, sırra kadem basan kızı Mar’ın izini sürmesini anlatıyor. Süper 16mm filmin grenli dokusuyla göz alan, izleyicisini adının çağrıştırdığı gibi soluksuz bir gerginlikle sınayan Sırat, Laxe'ın 2020'de gösterilen Fire Will Come / Yangın Yeri filminden bu yana yönettiği ilk film. Yönetmen Oliver Laxe, filmini şöyle tanımlıyor: “Sırat, sizi ölmeden ölüme sürükleyen bir içsel yol. Tıpkı ana karakterin deneyimlediği gibi. Aynı zamanda cehennemle cennet arasındaki köprünün adı. Umarım Sırat, içimizde saklı bir kıvılcımı tutuşturur ve ruhumuza dönüp bakmamıza vesile olur.”
Senenin en merakla beklediğim filmi , müthiş kritikler alıyor ama hiç bir yerde yok .
Bir insanla köpeğin dostluğunu anlatan harika bir kitap. Sahibini hergün sabah istasyonda işine uğurlayan, saat öğlen 3 de de hiç sektirmeden karşılayan Hachıko, bir gün hüsrana uğrar. Çünkü sahibi gelemez, geçirdiği kalp krizi nedeniyle iş yerinde vefat etmiştir. İşte o…devamıBir insanla köpeğin dostluğunu anlatan harika bir kitap. Sahibini hergün sabah istasyonda işine uğurlayan, saat öğlen 3 de de hiç sektirmeden karşılayan Hachıko, bir gün hüsrana uğrar. Çünkü sahibi gelemez, geçirdiği kalp krizi nedeniyle iş yerinde vefat etmiştir. İşte o günden ölümüne kadar istasyonda sahibini her an gelecekmiş gibi bekler. Ne bir yeni sahip edinir, ne de umutsuzluk. Hachiko 10 yıl boyunca beklediği o istasyonda yaşlanarak ölür. Japon halkı onun bu sadakatine hayran kalır ve o istasyon platformu önüne Hachiko'nun heykelini yaptırırlar. Duygusal bir kitap olan Hachiko, hayatta vazgeçmemeyi, sadakati, bağlılığı, umudu, inancı, sabrı, sorumluluğu, vefayı herşey den önce de arkadaşlığın gerçek anlamını öğretmesi açısından da önemli ve özel bir kitaptır.. Bu kitabı büyük, küçük tüm okurlara tavsiye ediyorum.
Cafer Penahi’nin filmi Yek Tasadof-e Sadeh / Sadece Bir Tesadüf, bu yıl seyrettiğim en iyi filmlerden biri. Bir sinema okulu sanki. Beş oyuncu, kırık dökük bir minibüs, sağlam bir senaryo ve çok büyük bir sinema aşkı… Sonuç ortada. İyi bir…devamıCafer Penahi’nin filmi Yek Tasadof-e Sadeh / Sadece Bir Tesadüf, bu yıl seyrettiğim en iyi filmlerden biri. Bir sinema okulu sanki. Beş oyuncu, kırık dökük bir minibüs, sağlam bir senaryo ve çok büyük bir sinema aşkı… Sonuç ortada. İyi bir film için milyon dolarlık bütçeler gerekmiyor.
Penahi bu filmi İran’da gizli saklı çekti, çünkü son hapis cezası yüzünden şartlı salınmıştı, film çekmesi yasaktı. Ama o çekti. Tüm olanaksızlıklar içinde çekti. Filmin tanıtım turları nedeniyle ülkesi dışındayken, bu film nedeniyle yine hapis cezası aldığını öğrendi. Yani İran’a geri dönerse bir kez daha içeri girecek. Böyle bir cesaret, böyle bir adanmışlık karşısında sadece susuyor ve kısaca filmden bahsediyorum…
Her şey, ailesiyle yolculuk yapan bir adamın bir köpeğe çarpmasıyla başlar. Sonrası işkenceci ve işkenceye uğrayanlar arasında geçen bir hesaplaşma. Vicdanlı insanların vicdansızlar karşısında neden çoğunlukla yenik düştüklerini bu kadar iyi anlatan senaryo az bulunur. Suç ve ceza, intikam, merhamet, empati gibi konularda film dar alanda çok derinleşiyor. Çekimler olağanüstü. Kara film, kara komedi, dram gibi tarzları başarıyla harmanlıyor.
Lütfen seyredin. Basit gibi görünen ama kökleri çok derinlere giden çok önemli ve çok iyi bir film bu. Ana karakter Vahid’in dediği gibi “Godot’yu Beklerken” çekilmiş bir film.
Film, Fransa’nın Oscar adayı. Cannes’da Altın Palmiye’yi kazandı. Altın Küre’de en iyi film, özgün senaryo, en iyi yönetmen dallarında aday.
"Bir komplo teorisine inanan iki kişi, büyük bir şirketin CEO'sunu kaçırırlar. Onun, Dünya 'yı yok etmek üzere gönderilen bir uzaylı olduğundan oldukça emindirler." Bugonia (“Βουγωνία”) kelimesi bir Antik Yunan inanışına dayanmakta olup; arıların bir ineğin leşinden kendiliğinden “doğma"larını ifade etmektedir.…devamı"Bir komplo teorisine inanan iki kişi, büyük bir şirketin CEO'sunu kaçırırlar. Onun, Dünya 'yı yok etmek üzere gönderilen bir uzaylı olduğundan oldukça emindirler."
Bugonia (“Βουγωνία”) kelimesi bir Antik Yunan inanışına dayanmakta olup; arıların bir ineğin leşinden kendiliğinden “doğma"larını ifade etmektedir. Lanthimos, bugonia mitini kullanarak, bu kez arıların değil, bizzat insanlığın yeniden doğuşunu anlatan modern bir hikaye yaratıyor.
Anlatı, sürekli olarak absürt ile gerçekçilik arasında gidip geliyor. Komplo teorileri, “Başka gezegenlerde hayat var mı, aramızda uzaylılar yaşıyor mu, bizi yok etmek mi istiyorlar?” takıntıları, bilimsel ilerlemeye duyulan kuşku… Lanthimos, bilgi kirliliği, teknoloji ve yalnızlaşma içinde çürüyen bir dünya gösteriyor; bu çürüme, belki siyasal, toplumsal, ya da ahlaki. Tam da bu çürümenin içinden yeni bir şey doğuyor — belki yeni bir bilinç tarzı, belki de insanlığın sonu. Bugonia işte tam da burada bir metafor olarak işleniyor: Çürümenin içinden yeniden doğma-cesetten fışkıran hayat fikri, filmin eksenine yerleşiyor. Lanthimos’un tasvir ettiği dünyası o kadar yozlaşmış ki, tek umudu neredeyse bu dünyayı yok edip, her şeye yeniden başlamak.
Yorgos Lanthimos tarafından yönetilen, Ari Aster' in de yapımcıları arasında olduğu Bugonia'nın senaryosu, Jang Joon-hwan’ın 2003 tarihli kült Kore filmi " Save the Green Planet!" ten uyarlanmış. Film, İrlanda, Güney Kore, Amerika Birleşik Devletleri ve Yunanistan ortak yapımı olarak dikkat çekiyor.
Başrollerde Emma Stone ve Jesse Plemons yer alırken, onlara yardımcı rollerde Aidan Delbis, Stavros Halkias ve Alicia Silverstone eşlik ediyor. Los Angeles’ta bir tiyatro topluluğunun üyesi olan otizmli oyuncu Aidan Delbis, ilk defa bir filmde rol alıyor. Oyuncuların hepsi müthiş performanslar sergiliyor. Emma Stone, aynı anda hem kurban hem fail olabilen, gizemli bir kadın figürü çiziyor. Bakışlarıyla, gerçekten uzaylı mı yoksa yalnızca bu deliliğe maruz kalan bir kurban mı olduğunu asla tam olarak ele vermiyor. Jesse Plemons ise komikle trajik arasında ideal bir çizgi yakalıyor; gerçeklikle bağlarını koparmış, düşüncelerini inatla savunmaya devam eden karakteri ustalıkla canlandırıyor.
Hikaye, 2025 Amerika’sında, geçiyor. Her zamanki gibi Lanthimosvari atmosfer baskın : Pastel tonlar, soğuk mekanlar ve ışıklar, simetri.
Filmin müzikleri ise Jerskin Fendrix'e ait olup; Lanthimos, ünlü besteciye senaryodan sadece dört anahtar kelime vererek müzikleri oluşturmasını istemiş. Böylelikle Fendrix senaryoyu bile görmeden filmin müziklerini bestelemiş.
Negatif yorum yapanların Bugonia'yı yeterince anlayamadıklarını düşünüyorum çünki Bugonia, sadece uzaylılar hakkında bir film değil. Aynı zamanda korku, sanrı, delilik ve insanın anlam arama ihtiyacı üzerine bir alegori.. Mizah, paranoya ve sürprizlerle dolu, absürt bir bilim kurgu kara komedisi. Zekice düşünülmüş, cesurca işlenmiş ve derinden rahatsız edici..
Rian Johnson’ın yarattığı Knives Out evreninin üçüncü filmi "Wake up, dead man"; diğerlerinden daha karanlık, daha derin, daha anlamlı olarak geri döndü. Dedektif Benoit Blanc’ın yeni macerası, Gotik atmosferi mizahla birleştiren klasik bir "katil kim?" filmi olmasından öte ; zekice…devamıRian Johnson’ın yarattığı Knives Out evreninin üçüncü filmi "Wake up, dead man"; diğerlerinden daha karanlık, daha derin, daha anlamlı olarak geri döndü. Dedektif Benoit Blanc’ın yeni macerası, Gotik atmosferi mizahla birleştiren klasik bir "katil kim?" filmi olmasından öte ; zekice kurgulanmış, sırlar, entrikalar, göründüğü gibi olmayan karakterler, sorgulatan temalarla dolu bir yapım olarak dikkat çekiyor.
İlk Knives Out ünlü bir yazarın malikanesinde, ikinci film Glass Onion bir milyarderin özel adasında geçerken; “Wake Up Dead Man”, New York eyaletinde, uzak bir kasabada yer alan küçük bir kilisede geçiyor. Bu mekan değişikliği, seriyi daha derin ve gizemli bir yola sokarken, izleyiciyi de tamamen yeni bir ortama taşıyor: Sırlarla dolu, şüpheli karakterlerin ve tehlikeli güç oyunlarının iç içe geçtiği bir dünya.
Film yaklaşık 2,5 saat sürüyor ama, serinin diğer filmlerindem farklı olarak Benoit Blanc bu kez hikayeye bir saat sonra dahil oluyor. O zamana kadar anlatı, eski bir boksör olan rahip Jude üzerinden devam ediyor. Her zamanki gibi bir cinayet işleniyor ve karakterlerin her birinin cinayet için ayrı nedenleri, herkesten sakladığı sırları var. Başta basit görünen bir olay, kısa sürede yalanlar, çarpıtılmış gerçekler ve ölümcül niyetlerle dolu bir labirente dönüşüyor.
"Wake Up Dead Man" ı diğerlerinden farklı kılan özelliği ; karizmatik dini liderlerin insanları nasıl etkileyebildiğini gözler önüne sererken inanç, manipülasyon ve anlam arayışı gibi pek çok şeyi sorgulatıyor oluşu. Serinin en düşündürücü ve en cesur filmi diyebilirim. Öte yandan bu karanlık atmosferine rağmen eğlenceli ve heyecanlı da.
Film, oldukça güçlü bir oyuncu kadrosuna sahip, adeta yıldızlar geçidi diyebiliriz :
Daniel Craig bir kez daha dedektif Benoit Blanc rolünde, her zamanki gibi profesyonel görünüyor.
Josh O’Connor, Peder Jude rolünde mükemmel bir performans sergileyerek neredeyse her sahneyi domine ediyor ve ön plana çıkıyor.
Onların yanısıra, Glenn Close, Mila Kunis, Jeremy Renner, Kerry Washington, Andrew Scott tabloyu tamamlıyorlar.
Rian Johnson ve Daniel Craig, gerçekten de iyi bir takım oluşturdular. Bu ikilinin şimdiden dördüncü film için fikir geliştirmeye başladığı konuşuluyor.
Filmi izlemek için önceki iki yapımı bilmek şart değil, ancak bu türü sevenler için seriyi kaçırmamak gerekir.
Aşkından kendini yollara vurmuş güzel kadın Zingarina (Asia Argento) ile yollarda yaşayan Tchangola (Birol Ünel) Transilvanya’da karşılaşırlar. Sonrası aşk, özgürlük, sevgi, dayanışma, enfes müzikler ve danslar eşliğinde yollarda süren arayış ve keşifler.... Hem görsel hem de ruhsal bir şölen bu…devamıAşkından kendini yollara vurmuş güzel kadın Zingarina (Asia Argento) ile yollarda yaşayan Tchangola (Birol Ünel) Transilvanya’da karşılaşırlar. Sonrası aşk, özgürlük, sevgi, dayanışma, enfes müzikler ve danslar eşliğinde yollarda süren arayış ve keşifler.... Hem görsel hem de ruhsal bir şölen bu film.
Berberi bir babayla Çingene bir annenin çocuğu olarak Cezayir’de doğup 22 yaşında Fransa’ya göçen Tony Gatlif, 2006’da Roll dergisine verdiği röportajda şunları söylemiş: “Benim hoşuma giden duygular, yola düşmek, keşifler... Benim için sinema insanları yolculuğa çıkarmaktır, ama organize olmayan bir yolculuğa. Film üzerine düşünmeye başladığımda müziği de düşünürüm. Müzik filmin omurgasıdır; senaryoyu yazarken ve çekim mekanlarını saptarken eş zamanlı olarak müziği de tasarlarım.” Hakikaten sinemasının basit formülü bu.
Sade (anlatım çoğu zaman düz) ama duygusu yoğun (sürekli bir coşku içindeyiz), masalsı (törenler, müzikler, danslar) ama gerçek (soğuk binalar, yoksul evler, hiçlikte uzanıp duran çamurlu, karlı yollar) bir atmosferde geçen filmin yoksul olsalar da (dilenen, açlık çeken) gönülleri zengin (yardım eden, dayanışan) insanlarıyla sürüyor keşif yolculuğu. Sevmeyi özgürlüğüne karşı bir tehdit olarak gören Tchangola ile bir zamanlar sevdiği başka bir erkek tarafından ciğeri dağlanan Zingarina’nın yolculuğunu merak içinde izliyoruz.
Birol Ünel filmin bir yerinde istemsizce Türkçe konuşuyor. Tchangola’nın yolu bir zamanlar Türkiye’den de geçmiş olmalı. Her iki karakterin de geçmişiyle ilgili bilgi ya da ele dokunur ipuçları vermeyi gerekli görmüyor yönetmen. Karşılaştıkları an ve sonrası önemli onun için.
Tony Gatlif Türkiye’ye ilk kez 1984’te gelmiş ve ülkemizi çok sevmiş. 2008’de İstanbul Film Festivali’nde jüri üyeliği yapmaya geldiğinde onu Sulukule’ye götürüp davul, keman, klarinet eşliğinde gezdirmişler. Bir de sormuşlar “Sulukule’yi nasıl çekerdiniz?” diye. O da şöyle cevaplamış: “Bir aile yemek masasında oturup, çocuklarıyla yemeğini yiyor. Birden mutfak üstlerine çöküyor. Bu sahneyi çekerdim.”