“Kapı aralandı, suyu istedi ebe, bir oğlun var dedi. Az sonra odaya çağırdı. Belemiş, avcuna almış, el kadar bir şey. Pamuğa sarıp inci kutusuna yatırılır bu, Zebercet koyun adını …” #YusufAtılgan #AnayurtOteli .. 📝
Gelecek vaat eden bir yönetmen Nathalie Alvarez Mesen (15 Ocak 1988) Stokholm - İsveç doğumlu ama bir ayağı da Kosta Rika'lı. Film de Kosta Rika'da geçiyor. Bu tür filmler birden çok şey söylediği için bir makaleye bir eleştiriye sığdırmaya çalışmak…devamıGelecek vaat eden bir yönetmen Nathalie Alvarez Mesen (15 Ocak 1988) Stokholm - İsveç doğumlu ama bir ayağı da Kosta Rika'lı.
Film de Kosta Rika'da geçiyor. Bu tür filmler birden çok şey söylediği için bir makaleye bir eleştiriye sığdırmaya çalışmak doğru değil. Filmin zenginliğini ancak seyrederek görebilirsiniz. Clara Sola'yı izlemeniz bir zaman kaybı olmayacaktır. Çocuk saflığı, doğa, hayvanlar, din, toplum, ebeveynler akrabalar, cinsellik yani ne isterseniz var. Yönetmen belli ki tabiata ve hayvanlara aşık biri. Sadece filmdeki doğayı ve hayvanları seyretmek hissetmek bile insana derinlik kazandırıyor farkındalığınızı artırıyor.
Clara'nın dinden ve tanrı düşüncesinden özgürleşmesi de rahatsız etmeden işlenmiş. Muhtemelen Clara yönetmenin kendisi ve kendi özgürleşme hikayesini filme dönüştürmüş.
34 yaşındaki bu genç yönetmenden ileride çok daha iyi filmler göreceğimiz aşikardır. Kaçırmayınız .. ✌️
Seren Yüce'yi 2010 da Çoğunluk filmi ile tanımıştım, insan 35 yaşında bile istedikten sonra böyle güzel film çekebiliyormuş demek demiştim o dönemler. Çoğunluk'da ötekileştirenin kendine ötekileşmesini anlatmıştı. O zamana değin ötekileştirene, ötekileşen azınlığın gözünden öfkeyle, nefretle bakmıştım hep. Rüzgarda Salınan…devamıSeren Yüce'yi 2010 da Çoğunluk filmi ile tanımıştım, insan 35 yaşında bile istedikten sonra böyle güzel film çekebiliyormuş demek demiştim o dönemler.
Çoğunluk'da ötekileştirenin kendine ötekileşmesini anlatmıştı. O zamana değin ötekileştirene, ötekileşen azınlığın gözünden öfkeyle, nefretle bakmıştım hep. Rüzgarda Salınan Nilüfer'de ise kendine ötekileşmiş, kendiyle bağı kopmuş adeta androidleşmiş, heba edilmiş benlikleri anlatmış.
Seren Yüce, herşeyin bir ederi vardır ilkesinde kazanımlarına karşılık ruhunu takas ettiğinden habersiz tumturaklı yaşamlara, gafletten uyanmanın kendini bulmanın yolunu Şerminin ağzından verir, "etrafımıza bakabilmeliyiz, bir ağacın, bir çiçeğin sadece güzel koktuğunu değil de ondan bal yapan arının ne mücadeleler verdiğini görebilmek lazım.
Handan sıfır bedeni içinde taşıdığı ilgi obezi ruhu ile Küçük Prens'in fil yutmuş boğa yılanı çizimini hatırlattı bana. Başka birşeye dönüşmüş, başka bir forma girmiş adeta. Görünür olmakla yetinmez göz kamaştırıcı olmak, hayran olunmak için, parlak bulduğu her şeyi doymayan bir oburlukla yaşamına eklemek ister. İster istemesine de bunun için de çaba göstertermek istemez miş gibi yaparak, kolaya kaçarak, ben yaptım oldu, siz de alkışlayın der.
Korhan ise avantajlı bir konuma sahip olduğu için herkes üzerinde egemenlik kurmak isteyen, otuzlarının sonlarında bir işadamıdır. Evin erkeği, kızının babasıdır. Ailenin bu hadsiz, küstah reisi evdeki kadın kısmıyla sürekli alaycı bir şekilde iletişim kurar. Önemi her daim bilinmelidir! Öyle büyük bir şahsiyettir ki arkadaşına iş bağlayarak onun üzerinde üstünlük kurar, (kurduğunu sanar). Eh, madem bir sıfır öne geçmiştir, arkadaşının karısını da ele geçirmelidir ki aile üzerindeki iktidarı yarım kalmasın. Zamanlama tam da onun işidir.
Keşke Seren Yüce daha çok film yazsa ve yönetse gerçekten çok keyifli bir yapımdı. İyi seyirler diliyorum .. ✊
Hepimiz aynı gemide değiliz. Aslında, gemisi olan bencil devler azınlığı ve bizler varız. Bu koca hayat okyanusunda erişebildiğimiz bir gemiye tutunmuşuz, akıntıya kapılmamak için durmaksızın bacaklarımızı çırpıyoruz. Nefesimiz kesilmiş bitkin halde su yüzeyinde kalmaya çalışırken devlerin gemilerini güzel güzel yüzdürüyoruz.…devamıHepimiz aynı gemide değiliz. Aslında, gemisi olan bencil devler azınlığı ve bizler varız. Bu koca hayat okyanusunda erişebildiğimiz bir gemiye tutunmuşuz, akıntıya kapılmamak için durmaksızın bacaklarımızı çırpıyoruz. Nefesimiz kesilmiş bitkin halde su yüzeyinde kalmaya çalışırken devlerin gemilerini güzel güzel yüzdürüyoruz.
Film Oscar Wilde'ın Bencil Dev masalından uyarlanmış, velakin günümüz devleri masaldaki gibi vicdana gelip bahçe duvarlarını yıkmıyor, çocukların cıvıltısında canlanan baharın tadını çıkarmıyor. Bizim devlerimiz bahçelerini çocukların alınteriyle suluyor.
Arbor ve Swift, yoksulluğun yükünü taşıdıkları at arabasıyla hurdacılık yapan 13 yaşlarında iki arkadaştır. Tek derdi ev geçindirmek olan, iki küçük bedende iki koca yürek, aile toplum devlet üçlüsünün ihmalkar kalemiyle alınlarına keder yazılmış iki melekdir.
Filmin sonu başından belli, yine de gözyaşlarım sel oldu. Ken Loach filmi tadında anlatımı, şiir gibi görüntüleri ile iyi bir film izleme zevkini hakkıyla veriyor.
Benim gibi İngiliz filmlerini seviyorsanız kaçırmayın derim ..
1860 yılında doğan yazar , döneminin önde gelen feminist ve sosyologlarindan biridir. Kendisinden sonra gelen feministler için emsal teşkil etmistir. 1915 te tefrika edilen "Kadınlar Ülkesi " feminist bilimkurgunun da gelişmesiyle yeniden keşfedilip 1979 da kitap olarak yayımlanmıştır. Kadınlar Ülkesi...…devamı1860 yılında doğan yazar , döneminin önde gelen feminist ve sosyologlarindan biridir. Kendisinden sonra gelen feministler için emsal teşkil etmistir.
1915 te tefrika edilen "Kadınlar Ülkesi " feminist bilimkurgunun da gelişmesiyle yeniden keşfedilip 1979 da kitap olarak yayımlanmıştır.
Kadınlar Ülkesi...
Yalnızca kız çocukları ve kadınların bulunduğu,
O ülkeye gitmenin erkekler için oldukça tehlikeli olduğu,
Hiç kimsenin bu ülkeyi gözleriyle görmediği,
Uzun yıllar önce bir araştırmacının gidip bu ülkeyi gördüğüne dair hikayeler anlatiliyormus .
Kocaman bir ülke, kocaman evler, çokça insan ve hepsinin kadın olduğu söylentileri...
Peki başka bu ülkeyi merak edip giden olmamış mı? Elbetteki olmuş. Fakat gidenlerin hiçbirinin döndüğü görülmemiş. Evet orası kadınlar ulkesi.
Ve bu bahsedilen kadınlar ülkesini merak eden 3 Amerikalı araştırmacı...
Terry, hayatta dilediği her şeyi yapabilecek kadar zengin, hedefi kesif yapmak olan ,coğrafya ve meteoroloji gibi olgular konusunda iyi olan , grubun kadın düşmanlığının vücut bulmuş hali .
Jeff, sair ve botanikçi ruhuyla doğup, doktor olmuştu. Biyoloji koşununda da oldukça bilgiliydi.
Vandyck, bir sosyolog ve grubun düşünürü konumunda olan kişi.
Üç arkadaşın geniş çaplı bir kesif gezisi sonrasında merak edilen Kadınlar Ülkesine gitmeleri ve sonrasında yaşananlar...
Hepsinin kadın olması aynı zamanda kız çocuklarının da olması,
Peki erkek yoksa nasıl üreme oluyordu, kız çocukları nasıl var oluyorlardı...
Kusursuz görünen ülkede bir kusur var mıydı...
600 yıl erkeksiz mi yaşanılmış tı,
Dinleri , inandıkları bir Tanrı, kuralları var mıydı?
Sosyal yaşantıları nasıl başladı, savaşçı yönleri varmıydı, ekonomi nasıl yapılıyordu, tehlikelerden nasıl korunuyorlardi...
Oldukça merak edip severek okuduğum, ütopyası ve kadınların sorgulayıp düşünüp o şekilde karar verdikleri ,eğitimin sürekli yenilendiği, din ve inanış konusunda sorgulamaların olduğu bu Ülkeye misafir olmalısınız.
Yazarı cesaretinden dolayı tebrik ediyorum. 1915 yılında ve sonrasında konu itibariyle oldukça tepki alıp eleştirilmiş olmasına rağmen günümüze kadar gelmiş bir kitap.
" Sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış bir kitleyiz. " Coppola da bunu hâyâl ediyor. Seçkinler ve alttakiler kavga etmesin insanlık idealinde buluşalım diyor Francis Ford Coppola. Sınıf farklılığı sona ermeden bu mümkün mü ? Büyümeyelim çocuk kalalım büyürsek kavga ederiz halbuki "…devamı" Sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış bir kitleyiz. "
Coppola da bunu hâyâl ediyor.
Seçkinler ve alttakiler kavga etmesin insanlık idealinde buluşalım diyor Francis Ford Coppola.
Sınıf farklılığı sona ermeden bu mümkün mü ?
Büyümeyelim çocuk kalalım büyürsek kavga ederiz halbuki " altın çağımızda " kalırsak maddi ve manevi birliği sağlayabiliriz.
Bu doğal olarak iyi niyet temennisidir.
Çatışmadan kavgadan yokluktan ayrımdan bıkan insanlar bunun düşünü görürler.
Film de bu hâyâlin eseri olmuş. Filmde gözlerimiz yaşardı, ruhumuz kabardı ancak bu kaynaşmış kitle iyi niyetle ulaşılacak bir sonuç değil.
Sınıflı toplumlar " sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış bir kitle " değildir.
Serseri Aşıklar (À bout de souffle) 1960 yapımı Jean-Luc Godard filmi. Film, Fransız Yeni Dalga akımının ilk örneklerindendir. Açıkçası bir aşk filmi bekliyordum ama hakikaten bir arayış, bir başlangıç filmiyle karşılaştım. Film Fransız erkek ve Amerikalı kadın ilişkisinde Fransa -…devamıSerseri Aşıklar (À bout de souffle) 1960 yapımı Jean-Luc Godard filmi. Film, Fransız Yeni Dalga akımının ilk örneklerindendir.
Açıkçası bir aşk filmi bekliyordum ama hakikaten bir arayış, bir başlangıç filmiyle karşılaştım.
Film Fransız erkek ve Amerikalı kadın ilişkisinde Fransa - Amerika ilişkisini sorguluyor Fransayla karşılaştırıyor " bu aşk yürümez " diyor.
Tabii en sonunda da öyle bir tokat atıyor ki sanırım sesi Amerika'dan duyulmuştur. Amerikalı kadın sevgili Fransız sevgilisini polise ispiyon ediyor. O sıralarda Amerikan Başkanı da Fransa'yı ziyaret ediyor. " Amerika'ya güvenmeyin Sizi satar " demek istiyor sanırım.
Sevgili teması çok alt planda ama film bu ilişki üzerinden yürütülüyor. Biz bugünden baktığımızda kolay görünüyor lakin yeni bir akım üretmek o kadar da kolay olmasa gerek.
Fransızlar emperyalist bir ulus olmasına rağmen derin kültürü olan estetik sanat duyguları güçlü zarif insanlar.
Amerika'lılar ise Fransızlara göre derleme toplama köklü bir kültürü olmayan gösterişe kabalığa düşkün görgüsüz insanlar.
İki toplumun karşılaştırmasını Jean-Luc Godard'ın ve François Truffaut'un gözünden izlemek isterseniz sinema tarihine düşkünseniz sinema akımlarını merak ediyorsanız Fransız Yeni Dalga akımının ilk örneklerinden olan bu filmi kaçırmayınız.
Ayrıca Jean-Paul Belmondo'nun gençliğini izlemek de anlatılmayacak bir keyif .. ✌️
"Günün birinde son yemeğini yiyip, son çiçeğini koklayıp, bir arkadaşına son kez sarılacaksın. Son kez olduğundan haberin olmayacak. O yüzden, sevdiğin her şeyi tutkuyla yapmalısın. Kalan yıllarının kıymetini bilmelisin. Çünkü devamı yok …”
Beğenerek izlediğim "Şanslı Per" filmi, yaklaşık üç saat sürüyor ama asla sıkmıyor. Filmin sonunda ben, şu soruya cevap aradım; "Şanslı olmak ya da şansın yaver gitmesi her zaman insana iyilik ve güzellikler getirir mi?" Filmin konusuna gelince şöyle: Şanslı Per…devamıBeğenerek izlediğim "Şanslı Per" filmi, yaklaşık üç saat sürüyor ama asla sıkmıyor. Filmin sonunda ben, şu soruya cevap aradım; "Şanslı olmak ya da şansın yaver gitmesi her zaman insana iyilik ve güzellikler getirir mi?"
Filmin konusuna gelince şöyle:
Şanslı Per (Lykke-Per) Danimarka edebiyatında şaheser sayılan Henrik Pontoppidan tarafından 1894-1904 yıllarında sekiz cilt halinde yazılan uzun bir romanın uyarlamasıdır. Bille August tarafından sinemaya uyarlanarak 2018 yılında gösterime girmiştir.
Per Sidenius (Esben Smed) fanatik bir papazın oğludur, bütün çocukluğunu ve gençliğini babanın baskıcı ve dogmatik din anlayışının zorbalığı içinde geçirmesine rağmen bilim aşkı galip gelir ve Kopenhag’da bir üniversiteye kabul edilir. Mühendislik eğitimi almak için yola çıktığında babası ile arasında geçen konuşmalar; o yaşa kadar nasıl hayat geçirdiğine ilişkin bütün ipuçlarını seyirciye verir. Din adamı olan baba bilime düşmandır ve oğlunun bu yoldan ayrılması için ona her türlü baskıyı kurmakla kalmaz onu beş parasız yolcu eder. Güçlü bir giriş metni olan bu konuşmalardan Per’in cehenneme dönmüş hayatından kurtulacağı ve düşlerini, hayallerini gerçekleştireceği umudu kahramanın içine doğduğu gibi seyircinin de içine doğar. Umut treni kalkmıştır artık, o trenin penceresinden esen tatlı rüzgar onu güzel yerlere götürecektir.
İyi Seyirler ..
Cici filmi’ni dün gece izledim. Yönetmen ve senarist Berkun Oya. Film ile ilgili yorumlara baktığımda ya çok begenilmiş ya da hiç beğenilmemis ilginç yani.Orhan Pamuğun kitapları gibi. Ben Pamuğun kitaplarını da çok severek okurum bu filmi de beğendim. Karakterler için…devamıCici filmi’ni dün gece izledim. Yönetmen ve senarist Berkun Oya. Film ile ilgili yorumlara baktığımda ya çok begenilmiş ya da hiç beğenilmemis ilginç yani.Orhan Pamuğun kitapları gibi. Ben Pamuğun kitaplarını da çok severek okurum bu filmi de beğendim. Karakterler için oyuncular çok iyi seçilmiş. Hepsi de usta oyuncular ve muhteşem oynuyorlar. Sanki gerçek bir yaşam gibi izleniyor. Nur Sürer başta olmak üzere Okan Yalabık, Ayça Bingöl, Fatih Artman , Olgun Şimşek, Yılmaz Erdoğan ve diğer genç oyuncular .. Özellikle Z kuşağı olarak Naz tiplemesi çok iyi yazılmış ve oyuncu da yine çok çok iyiydi. Harika bir film olmuş. Berkun Oya başta olmak üzere tüm oyuncuları ve film ekibini kutluyorum .. 👏