Yapım ekibi belli ki “Bu kadar masraf ettik, bari uzun uzun çekelim.” demiş. Bazı sahneler o kadar uzundu ki sanki dizi değil din broşürü izliyorum sandım. Bol bol ayin, tütsü, keşiş, şaman… derken biraz sıkıldım. Bu arada dizi için ev…devamıYapım ekibi belli ki “Bu kadar masraf ettik, bari uzun uzun çekelim.” demiş.
Bazı sahneler o kadar uzundu ki sanki dizi değil din broşürü izliyorum sandım.
Bol bol ayin, tütsü, keşiş, şaman… derken biraz sıkıldım.
Bu arada dizi için ev inşa etmişler, ben şok.
BL yapımlarında genelde bütçe iki sandalye ve bir mumla sınırlıdır ama bu sefer ciddi paraya kıymışlar.
Kızlar da şaşırtıcı şekilde güzeldi; normalde BL evreninde güzel kadın olmaz, olsa da genelde kötü çıkar.
Yine de kadınlara mutlu sonu layık görmemişler ama olsun, alsksksks.
Kötü karakter bir hayaletti. Empati kurmamızı istiyorlar ama ben anlamıyorum.
Madem reenkarnasyonla defalarca hayata dönüyorsun, git bebeğinin ruhunu bul o zaman.
Nedir bu yüzyıllardır bitmeyen intikam!
Ana karakterimiz Khemjira biraz alıktı 😅
Sadece dudağı büyük ve güzel diye ana karakter yapılmadıysa, ben de hiçbir şey bilmiyorum arkadaşlar akskksks.
Bu oyunculara biraz gerçekçi ağlamayı öğretin lütfen.
Neyse, daha beterlerini de gördü bu gözler, buna da şükür.
Paran karakterinin yılan adam mı nedir o geçmiş yaşam sahnesini ve genel görünüşünü çok beğendim.
Asyalıların yılan fantezisi yine devrede gjfkfkfk ama kabul edelim, sahne gerçekten güzeldi.
İkinci çiftten hiç bahsetmedim ama tatlıydılar.
Haklarında söyleyeceğim bir şey yok; sadece geçmiş hayatlarındaki kadın versiyonlarının hikayesinin sonu üzücüydü.
İzlerken şunu düşündüm:
Acaba reenkarnasyona inanıp bu hayatını acı içinde yaşayıp, gelecek yaşamında huzur bulacağına inanan ne kadar insan var?
Spoiler içeriyor
1969’un tozlu sokaklarında, aşkın da devrimin de aynı anda yaşandığı bir hikâye. Müzik, özgürlük, bastırılmış duygular… her şeyin üstüne “biraz da kalbimizi yakalım” demişler belli ki. Mile zaten sevdiğim bir oyuncuydu ama bu dizide… resmen parlamış. ✨ Normalde bu kadar…devamı1969’un tozlu sokaklarında, aşkın da devrimin de aynı anda yaşandığı bir hikâye.
Müzik, özgürlük, bastırılmış duygular… her şeyin üstüne “biraz da kalbimizi yakalım” demişler belli ki.
Mile zaten sevdiğim bir oyuncuydu ama bu dizide… resmen parlamış. ✨
Normalde bu kadar uzun saçı pek sevmem ama burada felaket yakışmış.
(Yakışmadı diyenler bir susun lütfen… sizin yüzünüzden dizi biter, bitmez kestirir saçlarını 😭)
Ayrılıktan sonraki o sessiz çöküş hâlini öyle güzel oynamış ki, ekran başında “İyi misin Mile?” diye sorasım geldi.
Apo’yu itici bulurdum ama bu dizinin sihri olmalı, çok güzeldi. ✨
Trin, Victor’un aşkını öyle bir reddediyor ki… ne kırıyor ne umut veriyor.
Sadece sakin bir hâlde “Yanındayım ama senin değilim.” enerjisiyle bitiriyor olayı.
Bu kadar zarif bir mesafe koymak her babayiğidin harcı değil.
Biz olsak çoktan “sktr pezevenk” deyip gitmiştik gkfkfkfkfkf 😭
İlk başta o gazete köşe yazısı flörtleşmelerini anlamadım ama sonra bayıldım.
Kitaplar aracılığıyla gönderilen notlar… salak mısınız, çok tatlıydı. 😭
Bu çiftin, yani Krailert Naran ve partnerinin ayrılığını kaldıramadım arkadaşlar.
Ayrılmadan önce o kadar tutkuluydular ki, şimdi düşününce bile içim sızlıyor.
Yazık oldu. Hüzünlüyüm.
Krailert’in karakterine fena düştüm. 😮💨🔥
Bu hikâyenin yananına gelirsek… o da Victor.
Aslında bu hikâyede ana çift hariç herkes yanmış.
Keşfim bu sıralar Japon BL dizileriyle dolu. Dizide iki yakuzamız var; biri hamsi yakuza Kataoka Kinji 😄 Yorumlar bu adama bayılan kızlarla doluydu. Karadeniz’e bekleriz efendim, bizde saçı biraz daha kısa, gözleri çekik olmayan versiyon hamsiler mevcut. 😌🐟 Yakuzaları hiç…devamıKeşfim bu sıralar Japon BL dizileriyle dolu.
Dizide iki yakuzamız var; biri hamsi yakuza Kataoka Kinji 😄
Yorumlar bu adama bayılan kızlarla doluydu.
Karadeniz’e bekleriz efendim, bizde saçı biraz daha kısa, gözleri çekik olmayan versiyon hamsiler mevcut. 😌🐟
Yakuzaları hiç eşcinsel olarak hayal edemezdim sanırım.
Ama Japonlarda biseksüelliğin oldukça yaygın olduğunu düşününce, “neden olmasın?” dedim.
(Sanki onayıma ihtiyaçları varmış gibi 😂)
Bir de “en yakuza sensin” karakterimiz Odajima Ren var.
Dizi ara sıra yedi yıl öncesine gidiyor; o zaman bile karakterimiz nemrut.
Sebebini dizinin sonunda öğreniyoruz (hak vermiyor da sayılmam).
Ama Odajima’cığım, sence de intikam bahanen biraz saçma değil mi?
Tamam tamam, kızma — o silahı yavaşça yere bırak; haklısın, çok yerinde bir intikam. 😅
Bu kitapta anlatılan herkes biraz eksik, biraz yarım. Okurken kendimi sürekli o eksikliğin içinde buldum. Bir evi, bir zamanı, bir insanı değil; artık geri dönülmeyen bir hissi özlüyor herkes. Belki de hepimiz kaybettiklerimizden çok, o kayıplarla birlikte gitmiş hâlimizi özlüyoruz.…devamıBu kitapta anlatılan herkes biraz eksik, biraz yarım. Okurken kendimi sürekli o eksikliğin içinde buldum. Bir evi, bir zamanı, bir insanı değil; artık geri dönülmeyen bir hissi özlüyor herkes. Belki de hepimiz kaybettiklerimizden çok, o kayıplarla birlikte gitmiş hâlimizi özlüyoruz. O eski benliği, o sıcaklığı, o ulaşamadığımız iç huzuru.
Yalnızlığın yüksek sesle değil, fısıltıyla anlatıldığı bir hikâye bu. Gürültüsüz, abartısız ama insanın içine işleyen bir sessizlik hâli var. Kitap ilerledikçe o sessizlik bana tanıdık geldi; kendi içimdeki o yorgun suskunluğu hatırladım. Bazen insan alıştığı yalnızlığı, yeniden kabullenmekten başka çare bulamıyor.
Bir karakterin annesinin baharatların içinde kalan parmak izinden bahsettiği bölümde uzun süre durdum. O sahne, babamı kaybettikten sonra aylar sonra döndüğüm eve dair bir şeyleri canlandırdı bende. Her şey yerli yerindeydi ama hiçbir şey eskisi gibi değildi. Baharatın içindeki o parmak izi gibi, bazı izler silinmiyor. Ve bazen o izler hem teselli hem de yük oluyor insana.
Kitaptaki anne figüründe, yıllardır annemde gördüğüm o sessiz yorgunluğu fark ettim. Bazen bir insanın acısı öyle derin oluyor ki, ona ne kadar sevgi versen de yetmiyor. Annem ne babamın yokluğuna alışabildi, ne de benim çabamla huzur bulabildi. Çünkü bazı yaralar zamanla değil, kabulle iyileşiyor; bazı insanlar ise o kabule hiç varamıyor. Bu kitap bana anneliğin yalnızca şefkatle değil, sessiz bir direnişle, bitmeyen bir özlemle de örülü olduğunu hatırlattı.
Bazı kitaplar biter ama etkisi kolay geçmez. Bu da onlardan biri oldu benim için. Okurken değil, bitirdikten sonra daha çok düşündüm. Sessiz ama derin bir şekilde dokundu içime.
Bu kitap bana dinin sadece bir inanç sistemi değil, aynı zamanda toplumsal düzeni şekillendiren bir güç olduğunu hatırlattı. Yazar, Tanrı’yı ulaşılmaz bir varlık olmaktan çıkarıp insanın dünyasına getiriyor. Tanrı’nın adaleti üzerine konuşurken, aslında insanların kurduğu eşitsizliği nasıl Tanrı adına meşrulaştırdığımızı…devamıBu kitap bana dinin sadece bir inanç sistemi değil, aynı zamanda toplumsal düzeni şekillendiren bir güç olduğunu hatırlattı.
Yazar, Tanrı’yı ulaşılmaz bir varlık olmaktan çıkarıp insanın dünyasına getiriyor.
Tanrı’nın adaleti üzerine konuşurken, aslında insanların kurduğu eşitsizliği nasıl Tanrı adına meşrulaştırdığımızı gösteriyor.
Metin boyunca “ümmet”, “Kureyş” ve “İsmail soyu” gibi kavramların nasıl bir üstünlük hikâyesine dönüştüğünü anlatıyor.
Bu anlatıda Tanrı, bazen adaletin değil, iktidarın sesi oluyor.
Dinin bu yönü, inançtan çok otoriteyle ilgili bir alanı ortaya çıkarıyor.
Okurken en çok şu cümle aklımda kaldı:
“Tanrı’yı yaratamayan bir Tanrı’ya gerçek sevgi duyulamaz.”
Yani eğer eşitsizliği sorgulamıyorsak, inandığımız Tanrı’ya da tam olarak inanmıyoruz.
Kitap, adaletin gökten inmediğini, insanların eliyle kurulduğunu hatırlatıyor.
Gerçek adalet, ilahi bir emirden çok, insanın insana karşı sorumluluğunda başlıyor.
Belki de Tanrı’yı korumaya değil, insanı korumaya çalışmamız gerekiyor.
Kitabı elime aldığımda bu kadar içine çekeceğini düşünmemiştim. Her hikâyede ayrı bir atmosfer, ayrı bir ruh hali var. Zola’nın insanı gözlemleme biçimi doğal ve derin. Hikâyeler bittiğinde bile karakterler aklımdan çıkmadı. En çok etkilendiğim hikâyelerin başında “Olivier Bécaille’in Ölümü” geliyor.…devamıKitabı elime aldığımda bu kadar içine çekeceğini düşünmemiştim. Her hikâyede ayrı bir atmosfer, ayrı bir ruh hali var. Zola’nın insanı gözlemleme biçimi doğal ve derin. Hikâyeler bittiğinde bile karakterler aklımdan çıkmadı.
En çok etkilendiğim hikâyelerin başında “Olivier Bécaille’in Ölümü” geliyor. Yaşam ve ölüm arasındaki o ince çizgiyi öyle ustaca anlatıyor ki, insanın içini ürpertiyor. “Nasıl düşünülerek yazılmış bir hikâyedir bu,” diye düşündüm okurken. Gerçekten çok etkileyici bir hikâye.
Bir diğer favorim ise “Bay Chabre’ın Kabukluları” oldu. Deniz tasvirleri o kadar canlı, o kadar hissedilir ki, sanki sayfaların arasına deniz kokusu sinmiş. Denizde büyüdüğüm için bu hikâye bana çok tanıdık geldi, içimde derin bir özlem uyandırdı. Hatta çocukken okuduğum Mercan Adaları kitabını anımsattı; aynı o dalga sesleri, tuzlu rüzgâr ve uzak diyarlara dair hayaller zihnimde canlandı.
Zola’nın öyküleri hem akla hem kalbe dokunuyor. Her birinde insanın kendinden bir parça bulması mümkün. Madam Sourdis ve Diğer Öyküler, sadece klasik bir kitap değil; hislerle, düşüncelerle ve anılarla örülü bir yolculuk. Çok sevdim, bence her okurun bir gün bu dünyaya uğraması gerek.
Bu kitap bana ilk başta sıradan bir aile hikâyesi gibi geldi ama ilerledikçe o sessiz huzurun altında bir şeylerin ters gittiğini hissettim. Her şey dışarıdan mükemmel görünüyor; sakin bir ev, sevgi dolu bir eş, yeni doğmuş bir bebek… Ama geçmişten…devamıBu kitap bana ilk başta sıradan bir aile hikâyesi gibi geldi ama ilerledikçe o sessiz huzurun altında bir şeylerin ters gittiğini hissettim. Her şey dışarıdan mükemmel görünüyor; sakin bir ev, sevgi dolu bir eş, yeni doğmuş bir bebek… Ama geçmişten gelen biriyle – üstelik eşin kızıyla – kurulan o kırılgan denge yavaş yavaş bozulmaya başlıyor. Sayfalar ilerledikçe atmosfer ağırlaşıyor; güvenin aslında ne kadar ince bir çizgiye bağlı olduğunu fark ediyor insan.
En çok da ana karakterin yaşadığı iç çatışma etkiledi beni. Bir yandan çevresindekilere inanmak istiyor, diğer yandan iç sesi ona sürekli bir şeylerin yanlış olduğunu söylüyor. O arada sıkışıp kalmış hali öylesine gerçekti ki, bazı anlarda neyin hayal, neyin gerçek olduğunu ayırt etmek bile zorlaşıyor. Yazar bu kısmı öyle güzel işlemiş ki, okurken ben bile kendi hislerimden şüphe ettim.
Sonlara doğru tempo bir anda yükseliyor ve olaylar öyle bir noktada bitiyor ki, “burada bitmemeli” diyorsun. Bazı şeyler bilerek havada bırakılmış gibi, sanki devamı gelecekmiş hissi veriyor. Genel olarak, psikolojik gerilim sevenler için hem sürükleyici hem de insanın zihninde yer eden bir hikâyeydi. Beni en çok etkileyen kısmıysa şu oldu: bazen tehlike dışarıda değil, insanın kendi düşüncelerinde saklı olabiliyor.
Japon edebiyatı, bana her defasında hayatın en küçük ayrıntılarında bile saklı olan derinlikleri fark etmeyi öğretiyor. Sıradan gibi görünen bir bakış, sessiz bir oda, gündelik bir sohbet… Hepsi, satırlarda dingin bir nehre dönüşüp insanın zihnini yavaşlatıyor. Bu kitapta da tam…devamıJapon edebiyatı, bana her defasında hayatın en küçük ayrıntılarında bile saklı olan derinlikleri fark etmeyi öğretiyor. Sıradan gibi görünen bir bakış, sessiz bir oda, gündelik bir sohbet… Hepsi, satırlarda dingin bir nehre dönüşüp insanın zihnini yavaşlatıyor.
Bu kitapta da tam olarak bunu hissettim. Yalnızlığı masumiyetle buluşturan, gençliğin merakını olgunluğun dinginliğiyle yan yana getiren bir anlatım vardı. Karakterlerin farklı yaşlarda oluşu, hayata bakışlarının birbirine eklenmesi bana çok doğal ve huzurlu geldi. Sanki hayatın hızına kapıldığımda birinin usulca “dur ve bak” deyişini duyar gibi oldum.
Basit anların bile ruhumuzda nasıl izler bırakabileceğini görmek, bana kendi sessizliklerimi hatırlattı. Sessizliğin içinde düşünmek, büyümek ve yalnızlığın aslında bir eksiklik değil; insanın kendiyle buluştuğu bir an olduğunu hissetmek çok güzeldi.
Okurken kalabalıktan uzaklaşıp iç sesime kulak verdim. Kitabı kapattığımda bile o sakinlik zihnimde dolaşmaya devam etti.
Cennetten kovulmak bazen bir ceza değil, uyanışın başlangıcıdır. Lilith, kadının susturulan sesini, yok sayılan hikâyesini ve tanrıların bile korktuğu gücünü anlatıyor. İtaatsizliğin, özgürlüğün ve eşitliğin sembolü bir kadının yüzyıllardır bastırılmış sesini yeniden duyuyoruz bu sayfalarda. Kitap boyunca Lilith’in “ilk kadın”…devamıCennetten kovulmak bazen bir ceza değil, uyanışın başlangıcıdır.
Lilith, kadının susturulan sesini, yok sayılan hikâyesini ve tanrıların bile korktuğu gücünü anlatıyor.
İtaatsizliğin, özgürlüğün ve eşitliğin sembolü bir kadının yüzyıllardır bastırılmış sesini yeniden duyuyoruz bu sayfalarda.
Kitap boyunca Lilith’in “ilk kadın” olarak yaratılışını, Âdem’e boyun eğmeyi reddedişini ve bu reddedişin nasıl bir lanete, aynı zamanda bir yeniden doğuşa dönüştüğünü okuyoruz.
O artık sadece bir mit değil; her dönemde susturulan, günahkâr ilan edilen, yakılan ama yine de küllerinden doğan kadının simgesi.
Yazar, kadının tanrısal güçle olan bağını yeniden kuruyor.
Lilith, doğayı, toprağı, anayı ve dişil bilgeliği temsil ediyor.
Erkek egemen düzenin “günah” diye adlandırdığı her şeyin aslında yaşamın özü olduğunu hatırlatıyor.
Cennet, erkeğin hüküm sürdüğü bir hapishane; cehennem ise Lilith’in özgürlük alanı gibi anlatılıyor.
Okudukça fark ediyorsun — belki de asıl “düşüş” değil, asıl “itaat” suç.
Kitap, sadece mitolojik bir hikâye anlatmıyor; insanlığın ataerkil sistemle kurduğu ilişkiyi de sorguluyor.
Kadının bedeninin, doğurganlığının, arzularının nasıl bastırıldığını, dinlerin nasıl erkek diliyle şekillendiğini gözler önüne seriyor.
Ama bunu akademik bir soğuklukla değil, şiirsel ve sarsıcı bir dille yapıyor.
Sayfalar arasında ilerledikçe, bir mit değil, bir manifesto okuduğunu hissediyorsun.
Lilith bize şunu fısıldıyor:
“Belki de cennet sandığın yer, sadece daha süslü bir zincirdir.”
Ve belki de kitabın sonunda fark ediyorsun —
kadınlığın, bilgeliğin, doğanın ve direnişin adı hep Lilith’ti.
Yasak meyveden bir ısırık almak bazen dünyayı kurtarmaz ama seni sen yapar.
Kirke’nin hikâyesi, güçle yalnızlık arasındaki o ince çizgide yürüyen bir kadının sesi gibi yankılandı içimde. Tanrıların arasında doğmasına rağmen, kendi yerini kendi elleriyle kazıyan bir kadındı o. Görmezden gelinmekten yoruldu ama susmadı; sadece daha sessiz, daha güçlü bir şekilde var…devamıKirke’nin hikâyesi, güçle yalnızlık arasındaki o ince çizgide yürüyen bir kadının sesi gibi yankılandı içimde. Tanrıların arasında doğmasına rağmen, kendi yerini kendi elleriyle kazıyan bir kadındı o. Görmezden gelinmekten yoruldu ama susmadı; sadece daha sessiz, daha güçlü bir şekilde var oldu. Mitolojinin soğuk taşlarının arasında bile sıcak bir kalbi vardı Kirke’nin — kırık, ama inatla atan.
Okurken her sayfada içimde bir sızı hissettim. Kirke’nin yalnızlığını iliklerime kadar hissettim; sessizliğini, korkularını, sevilme arzusunu… Fakat en çok da o sessiz gücüne hayran kaldım. Yalnızlık onun için bir lanet değil, dönüşümün başlangıcıydı. Kaybettikçe güçlendi, sustukça derinleşti.
“Ben, Kirke” bana gücün sessizlikte de var olabileceğini hatırlattı. Kalbimi kırdı ama aynı zamanda içimde bir ışık yaktı. Kitabı kapattığımda içimden şu geçti: daha çok böyle kadınların, böyle hikâyelerin anlatıldığı kitaplar okumalıyım.