Olan olmuştur, olacak olan da besbelli olacaktır, işte böyle sürüp gidebilir. Başka bir deyişle, arkamızdaki "her şey" ile önümüzdeki "sıfır" arasında kıstırılmış olduğumuzdan, bizimki, içinde ne rastlantıya ne olanağa yer verilen, geçici bir varoluştur.
Kitabı okurken korkarak okudum. Her kesime hitap etmediği apaçık ortada olan bir kitap. Kitap benim açımdan iki kısım şeklinde ilerliyor. Birinci kısım, insanlığın ve cinselliğin sınırı olmadığını, cinselliğin belli bir yaşa indirgenmemesi gerektiğini anlatmaya çalışıyor. Yazar adeta “Ben bir pedofiliyim.”…devamıKitabı okurken korkarak okudum. Her kesime hitap etmediği apaçık ortada olan bir kitap. Kitap benim açımdan iki kısım şeklinde ilerliyor.
Birinci kısım, insanlığın ve cinselliğin sınırı olmadığını, cinselliğin belli bir yaşa indirgenmemesi gerektiğini anlatmaya çalışıyor. Yazar adeta “Ben bir pedofiliyim.” diye açık açık bağırıyor. Günümüzdeki erdem ve ahlak kavramlarını yok sayıyor. Okurken bazen erotik bir film izliyormuş hissi veriyor; ancak anlatılan şeyler insanın ahlakına ve erdem anlayışına uygun değilse hiçbir etkisi olmuyor. Zaten olması gereken de bu.
İkinci kısım ise doğrudan hiçbir kanunun ve kuralın olmadığını, tek gerçeğin doğa olduğunu felsefi bir çerçevede anlatmaya çalışıyor. Bu bölümde yazar, toplumun oluşturduğu ahlak ve yasa kavramlarını reddedip doğayı tek ölçüt olarak göstermeye çalışıyor.
“Yatak Odasında Felsefe”, Fransız yazar Marquis de Sade tarafından yazılmış ve 18. yüzyılın sonunda yayımlanmış bir eserdir. Kitap, diyaloglar ve sahneler üzerinden ilerleyen bir yapıdadır ve özgürlük, ahlak, din ve toplum kuralları gibi konuları radikal ve tartışmalı bir bakış açısıyla ele alır. Bu nedenle birçok ülkede uzun süre yasaklanmış veya sansürlenmiştir.
Bu kitabın Türkiye’de nasıl yasaklanmadığını hâlâ düşünüyorum. Çünkü değer yargıları güçlü olan bir toplum için oldukça uç bir eser. Açıkçası her görüşe saygı duyuyorum; ancak bu kitabın özellikle birinci kısmına saygı duymak benim için imkânsız. Daha fazla şey yazılabilir ama açıkçası içimden yazmak gelmiyor.
📚🎩 " Lev Tolstoy" 📚🎩 Usta yazar bu romanı yazarken saatlerce odasına kapanır, dünyayla bağını neredeyse tamamen keserdi. Öyle ki hizmetçisine, zorunlu bir neden olmadıkça kendisini rahatsız etmemesini tembih etmişti. Hizmetçi de her gün yemeğini kapının önüne bırakır, kapıya bir…devamı📚🎩 " Lev Tolstoy" 📚🎩
Usta yazar bu romanı yazarken saatlerce odasına kapanır, dünyayla bağını neredeyse tamamen keserdi. Öyle ki hizmetçisine, zorunlu bir neden olmadıkça kendisini rahatsız etmemesini tembih etmişti. Hizmetçi de her gün yemeğini kapının önüne bırakır, kapıya bir kez vurur ve sessizce uzaklaşırdı.
Bu düzen günlerce böyle devam etti. Fakat birkaç gün sonra hizmetçi kapının önündeki yemeğin hiç dokunulmadan durduğunu fark etti. İçine bir huzursuzluk çöktü. Kapıya vurdu; ancak içeriden en ufak bir ses gelmedi. Telaşa kapılan hizmetçi hemen komşulara ve Tolstoy’un yakın arkadaşlarına haber verdi.
Kısa süre içinde eve gelenler kapıyı açtıklarında, karşılaştıkları manzara karşısında büyük bir şaşkınlık yaşadılar. Büyük yazar yerde, cenin pozisyonunda yatıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
Neden böyle ağladığını kimse anlayamıyordu. Endişeyle Tolstoy’a yaklaşıp sebebini sordular.
Ünlü yazar gözyaşları arasında yalnızca şu sözleri söyleyebildi:
“Anna Karenina öldü.”
While writing this novel, the master writer would lock himself in his room for hours, almost completely cutting himself off from the world. He had even instructed his servant not to disturb him unless there was an urgent reason. Every day, the servant would leave his meal at the door, knock once, and quietly walk away.
This routine continued for days. But after a few days, the servant noticed that the food left by the door had not been touched. A sense of unease filled her. She knocked on the door, but there was not the slightest sound from inside. Alarmed, she immediately informed the neighbors and Tolstoy’s close friends.
Those who arrived at the house soon opened the door, only to be met with a shocking sight. The great writer was lying on the floor in a fetal position, sobbing uncontrollably.
No one could understand why he was crying like this. Worried, they approached Tolstoy and asked him the reason.
Through his tears, the famous writer could only utter these words:
“Anna Karenina is dead.”
**Yalnızlık** Huxley: Farklıysan yalnızlığa mahkumsun Kafka: Mutluluktur Dostoyevski: Her şeyin farkında olmaktır S. Plath: Kendi içinde yuvarlanmaktır Schopenhauer: Özgürlüktür "İnsan bazen kendi kendine soruyor: Acaba yalnızlık mı benden çıkmıyor, yoksa ben mi yalnızlıktan çıkmak istemiyorum? Ne kadar sorarsak soralım, cevabını…devamı**Yalnızlık**
Huxley: Farklıysan yalnızlığa mahkumsun
Kafka: Mutluluktur
Dostoyevski: Her şeyin farkında olmaktır
S. Plath: Kendi içinde yuvarlanmaktır
Schopenhauer: Özgürlüktür
"İnsan bazen kendi kendine soruyor:
Acaba yalnızlık mı benden çıkmıyor, yoksa ben mi yalnızlıktan çıkmak istemiyorum?
Ne kadar sorarsak soralım, cevabını ararken fark etmeden biraz daha yalnızlaşıyoruz. Bir kelimenin anlamını anlatabilmek için en derin araştırmaları yapsak bile, sonunda kelimelerin kendisi bile yalnız kalıyor.
“Yalnızlık, kendini toplumdan soyutlamaktır.” diyorum, içime sinmiyor.
“Kendinden vazgeçmektir.” diyorum, biraz olur gibi geliyor; fakat onun da sonu ölüm.
Peki, yalnızlık gerçekten ölümden sonra mezarda kalan cesedimiz midir?
Çünkü ruhumuz bile o nadide bedenimizi; uğruna mücadeleler verdiğimiz, kim bilir belki 20 yıl, 30 yıl, 50 yıl, 80 yıl birlikte yaşadığımız bedeni, nefesimiz onu terk ettiği anda bırakıp gidiyor.
Belki de asıl yalnızlık budur."
Ne demiş üstad şair Özdemir Asaf:
“Yalnızlık paylaşılmaz.
Paylaşılsa yalnızlık olmaz.”
Öyleyse soruyorum sizlere:
Sizce yalnızlık nedir?
Kinyas ve Kayra, Hakan Günday’ın ilk romanı olmasına rağmen pek çok okuyucu ve eleştirmen tarafından büyük beğeni toplamayı başarmış bir eser. Bu roman sayesinde yazarla da tanıştığımı söyleyebilirim. Oldukça akıcı ve sürükleyici bir anlatıma sahip olan kitap, iki farklı karakterin…devamıKinyas ve Kayra, Hakan Günday’ın ilk romanı olmasına rağmen pek çok okuyucu ve eleştirmen tarafından büyük beğeni toplamayı başarmış bir eser. Bu roman sayesinde yazarla da tanıştığımı söyleyebilirim.
Oldukça akıcı ve sürükleyici bir anlatıma sahip olan kitap, iki farklı karakterin hikâyesi üzerinden insanı kendi iç dünyasını sorgulamaya itiyor. Yeraltı edebiyatının dikkat çekici örneklerinden biri olduğunu düşünüyorum. Roman, insanın karanlık tarafını, ahlak anlayışını ve inançla olan çatışmasını zaman zaman sert ama etkileyici bir şekilde gözler önüne seriyor.
İnanç konusu ve romanın ele aldığı bazı düşünceler, kimi okurlar için zorlayıcı olabilir; fakat aynı zamanda insanı farklı ve daha derin düşüncelere yönelten bir tarafı da var. Hikâyenin akışı içinde yazarın kendisini de romana dahil etmesi ise benim için beklenmedik ve şaşırtıcı bir detaydı.
Roman hakkında uzun uzun yazmak mümkün; ancak en doğrusu bu iki karakterin uzun ve çarpıcı hikâyesiyle bizzat tanışmanız olacaktır. Yeraltı edebiyatını sevenler için oldukça etkileyici bir okuma deneyimi sunuyor.
Okuyanların yorumlarını merak ediyorum. 😊📚
İlk göz ağrım. Hakkında ne yazarsam yazayım hissettiklerimi kağıda aktarmakta zorlanıyorum. Okuduğum kitaplarda konusu, edebiyatı ve dili ile benim için ilk sırada diyebilirim. Uçurtma Avcısı’nda, birlikte büyüyen Emir ve Hasan adlı iki çocuğun hikayesi anlatılıyor. İki çocuk, ait oldukları sınıflar…devamıİlk göz ağrım. Hakkında ne yazarsam yazayım hissettiklerimi kağıda aktarmakta zorlanıyorum. Okuduğum kitaplarda konusu, edebiyatı ve dili ile benim için ilk sırada diyebilirim.
Uçurtma Avcısı’nda, birlikte büyüyen Emir ve Hasan adlı iki çocuğun hikayesi anlatılıyor. İki çocuk, ait oldukları sınıflar bakımından birbirinden çok farklı şartlarda büyüyor. Emir’in babası, Afganistan’ın varlıklı ve tanınmış kişileri arasında yer alıyor. Hasan’ın babası ise Emir’in babasının yanında hizmetkar olarak çalışıyor. Kitap hakkında çok fazla birşey söylemek istemiyorum. Hasan ve Emirin yaşadıkları savaşın Afganistan'a getirdikleri savaşın görünmeyen yüzünü bize gösteriyor. Ve tabiki pişmanlıklar, dostluklar gibi kavramları ruhunuzun derinliklerinde hissedeceksiniz. Kitabı anlatmaktan yana değil hissettiklerimi yazmaktan yanayım. Bu arada Afganistan'da yazılan ilk kitap özeliği taşıyor. Kitap hakkında yorumlarınızı bekliyorum.
#
#
#
First eye pain. Whatever I write about it, I find it difficult to convey what I feel. In the books I read, read in the first place for me with the subject, literature and language. The Kite Runner tells the story of two games, Emir and Hasan, who grew up together. Two children, the classes they belong to are made up of very different conditions. Emir's father is among the wealthy and residents of Afghanistan. Hasan's father works as a servant for Emir's father. I don't want to say too much about the book. The scene that Hasan and Emir brought together from the war they went through to Afghanistan shows us the invisible face. And of course, you will feel concepts such as regrets and friendships in the depths of your soul. I'm not in favor of telling the book, I'm in favor of writing what I feel. By the way, it is the first book written in Afghanistan. Waiting for your comments about the book.