Bir çocuk, kaldıramayacağı kadar ağır travmalarla karşılaştığında, zihni kendini koruyabilmek için farklı savunma mekanizmaları geliştirebilir. Sanırım Billy’nin hikayesi de tam bu noktada başlıyor. Yaşadığı acılarla tek başına baş edemeyen zihni, hayatta kalabilmek için yükü farklı kimliklere paylaştırıyor.Her bir kimlik ise…devamıBir çocuk, kaldıramayacağı kadar ağır travmalarla karşılaştığında, zihni kendini koruyabilmek için farklı savunma mekanizmaları geliştirebilir. Sanırım Billy’nin hikayesi de tam bu noktada başlıyor. Yaşadığı acılarla tek başına baş edemeyen zihni, hayatta kalabilmek için yükü farklı kimliklere paylaştırıyor.Her bir kimlik ise farklı özelliklere, yeteneklere ve sorumluluklara sahip. Ancak çocuklukta onu koruyan bu mekanizma, zamanla beraberinde ciddi sorunlar da getirir.Bu süreçte Billy çeşitli suçlara da karışır ve ardından tartışmalı bir yargı süreci başlar. Süreçte önemli bir soru zihinleri meşgul eder.
“Eğer suçu işleyen, o an kontrolü ele alan kimlikse hukuken ya da ahlaken kim sorumludur?”
Billy’nin avukatları ve onu değerlendiren bazı psikiyatristler, cezalandırılmak yerine tedavi edilmesi gerektiğini savunur. Buna karşı çıkanlar ise bunun sorumluluktan kaçmanın bir yolu olabileceğini düşünür.Bu nedenle dava, psikiyatri ve hukuk tarihinde çok konuşulan örneklerden biri haline gelir.Bu dava yalnızca bir suçun yargılanma süreci değil, ağır çocukluk travmalarının bir insanın yaşamını ne kadar derinden şekillendirebildiğinin de tartışıldığı bir süreç olur..
Ayrıca Billy hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz, belgeselini izlemenizi de tavsiye ederim. Olayları ve Billy’nin yaşamını daha yakından anlamanıza yardımcı olabilir.
“Sahip olduğum altı yüz kırk balıktan sonra öğrendiğim tek şey, insanın sevdiği her şeyin bir gün öleceği oldu. O özel kişiyle karşılaştığın ilk anda, onun bir gün ölüp toprağın altına gireceğine emin olabilirsin.” Bu alıntı; kitapta okurken ne acımasız bir…devamı“Sahip olduğum altı yüz kırk balıktan sonra öğrendiğim tek şey, insanın sevdiği her şeyin bir gün öleceği oldu. O özel kişiyle karşılaştığın ilk anda, onun bir gün ölüp toprağın altına gireceğine emin olabilirsin.”
Bu alıntı; kitapta okurken ne acımasız bir bakış açısı dediğim ama sonra beni düşüncelere iten, altını çizmekten kendimi alıkoyamadığım bir kısımdı.Peki bu durumda ne yapacağız?
-Hiçbir şeye bağlanmamayı mı seçeceğiz? Kaybetme ihtimali canımızı yakmasın diye mesafeli yaşamayı mı?
- Yoksa her şeyin geçici olduğunu bilerek daha çok sevmeyi, daha çok hissetmeyi ve elimizdeki anın kıymetini bilmeyi mi?
Siz olsaydınız hangisini seçerdiniz?
Spoiler içeriyor
Roman aslında bizi “ Hayalini kurduğun her şeyi elde edersen ve yine de mutlu olamazsan ne olacak?” sorusu üzerine kafa yormaya itiyor. Martin istediği her şeyi elde ediyor. Ve tam da bu yüzden trajedi başlıyor.İnsan hayatını tek bir ideale bağladığında,…devamıRoman aslında bizi “ Hayalini kurduğun her şeyi elde edersen ve yine de mutlu olamazsan ne olacak?” sorusu üzerine kafa yormaya itiyor.
Martin istediği her şeyi elde ediyor. Ve tam da bu yüzden trajedi başlıyor.İnsan hayatını tek bir ideale bağladığında, o ideale ulaştığında ya da onu kaybettiğinde kendisini de kaybetme riski taşır. Çünkü bilgi, başarı,para, statü.. hiçbiri tek başına yaşama anlam veremiyor.
Martin’in yaşadığı hayal kırıklığı yalnızca bunlarla sınırlı değil. Ruth ile olan ilişkisinde de benzer bir kırılma yaşıyor. Onun hayatında Ruth aslında hayallerini süsleyen bir aşk figüründen öte anlam yüklediği ideallerin bir yansıması. Martin’in ona kavuşma ihtimali doğduğunda; o aslında peşinden koştuğu şeyin bir insan değil, bir ideal olduğunu fark eder. Ulaşmak için mücadele ettiği şeyin ona aradığı anlamı veremeyeceğini görür. Bu nedenle;
“Martin Eden bir başarı hikayesinden çok insanın anlam arayışı üzerine bir roman. “
“Unutma Narin, en kara gökyüzünde tepede ışıldayan bir yıldız, en derin gecede pırıl pırıl yanan bir mum vardır. Asla umutsuzluğa kapılma.Her zaman en yakın yaşam kaynağını aramalısın.” Elif Şafak’ın Gökyüzünde Nehirler Var romanını okurken en çok hissettiğim şey Narin, Arthur…devamı“Unutma Narin, en kara gökyüzünde tepede ışıldayan bir yıldız, en derin gecede pırıl pırıl yanan bir mum vardır. Asla umutsuzluğa kapılma.Her zaman en yakın yaşam kaynağını aramalısın.”
Elif Şafak’ın Gökyüzünde Nehirler Var romanını okurken en çok hissettiğim şey Narin, Arthur ve Züleyha’nın hikâyeleri arasında sürekli bir zaman yolculuğu yapıyor olmaktı. Farklı dönemlerde ve coğrafyalarda yaşayan bu karakterlerin nasıl bir araya geleceğini kitap boyunca merak ettim ve sık sık “Bu insanlar nasıl birleşecek?” diye düşündüm. Sayfalar ilerledikçe aralarındaki görünmez bağların yavaş yavaş ortaya çıkması, bu insanların görünmez bir iplikle birbirlerine bağlı olduğunu görmek beni çok etkiledi. Kitap benim için son sayfasıyla bitmedi aslında ; kapattıktan sonra da zihnimde yaşamaya, düşündürmeye ve yankılanmaya devam etti.