“Elbette tüm bunlar çok uzun zaman önce oldu ve böyle bir şey bir daha asla olamaz. Bu zamanda ve bu çağda tabii ki…” Kitabın son cümlesi bu. Çok ironik öyle değil mi? Ama oluyor işte. Kitabın konusu Hitler’in Yahudi soykırımı…devamı“Elbette tüm bunlar çok uzun zaman önce oldu ve böyle bir şey bir daha asla olamaz. Bu zamanda ve bu çağda tabii ki…”
Kitabın son cümlesi bu. Çok ironik öyle değil mi? Ama oluyor işte.
Kitabın konusu Hitler’in Yahudi soykırımı yaptığı esnada her şeyden habersiz iki farklı dünyaların insanı olan iki küçük çocuğun tel örgülerin arkasından kurduğu dostluk üzerine ilerliyor. Kitap için kötü diyemem. Fakat ben de biraz hayalkırıklığı yarattı.
Popüler kültürün bu kitabı çok abarttığını düşünüyorum. Sanırım ben de bu kitap konusunda popüler kültürün biraz fazla etkisinde kaldım ki beklentimi karşılamadı. Daha duygusal ve içselleştirebileceğim bir yapıt bekliyordum. Her şey çok yüzeysel ve yavandı.
Açıkçası kitabın fazla romantikleştirildiğini düşünüyorum. Biraz daha realist bir bakış açısı daha iyi olabilirmiş. Bakıldığı zaman kitaptaki çocuklar 9 yaşında. Ve evet 9 yaş çok büyük bir yaş değil ama bu kadar hiçbir şeyin farkında olmamaları biraz yadırganacak bir durum bana göre. Şahsen Türkiye’deki çocukların bu yaşlarda bu durumu anlamlandırabileceğini düşünüyorum. Tam anlamıyla her şeyi olmasa da çoğu şeyi diyelim. Ya da coğrafya kaderdir mi diyelim bilemiyorum.
Duygusal anlamda bana pek geçmedi. Eğer hissederek okuyabileceğiniz yahudi soykırımını anlatan kurgusal bir yapıt arıyorsanız Erik Ağacı çok iyiydi bence…📚
İlk defa bu kadar kısa bir kitabı bu kadar uzun bir sürede bitirdim. Kendime hayret ediyorum gerçekten. Genel anlamda sevilen bir kitap olmasına rağmen ben çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Evet, çok güzel ve çok derin betimlemeler vardı lakin hiç akıcı değildi.…devamıİlk defa bu kadar kısa bir kitabı bu kadar uzun bir sürede bitirdim. Kendime hayret ediyorum gerçekten. Genel anlamda sevilen bir kitap olmasına rağmen ben çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Evet, çok güzel ve çok derin betimlemeler vardı lakin hiç akıcı değildi. Okurken çok sıkılarak okudum. Günlük tarzında yazıldığı için mi bilmiyorum ama sevemedim yani. Üstelik Andre Gide Nobel Edebiyat Ödüllü bir yazar.
Kitabın konusundan biraz bahsetmem gerekirse; Protestan bir papaz ile himayesine aldığı kör ve yetim kızın hikayesine odaklanan yapıt, aslında Gide’nin kendi yaşam öyküsünden izler taşır. Kendi çocukluk anılarının ve katoliklik ile protestanlık gibi dini ikilemlerinin izlerini yansıtır yazar bize. Ayrıca insan ilişkilerini de sorguladığı bu yapıt üzerinden kendi evliliği üzerinde de durmuştur.
Kitap adını Beethoven’ın Pastoral Senfoni olarak da bilinen 6. senfonisinden almıştır. Andre Gide’nin en şiirsel ve en dokunaklı anlatılarından biri olarak da dikkat çeker…📚
Bu kitap Oscar Wilde’ın özlü sözlerinden oluşan bir kitap. İnsanlığa ve topluma mâl olmuş ve okuduğunuz zaman sizi düşünmeye ve eleştirmeye iten sözler bunlar. Keza zaten kendisi de dünyaya sorgulayan ve eleştiren bir gözle bakmıştır. Aykırı düşünce yapısına rağmen gerçekleri…devamıBu kitap Oscar Wilde’ın özlü sözlerinden oluşan bir kitap. İnsanlığa ve topluma mâl olmuş ve okuduğunuz zaman sizi düşünmeye ve eleştirmeye iten sözler bunlar. Keza zaten kendisi de dünyaya sorgulayan ve eleştiren bir gözle bakmıştır. Aykırı düşünce yapısına rağmen gerçekleri çok keskin ve sivri bir dille ortaya koyan Wilde, gelmiş geçmiş en büyük yergi ustalarından biri olarak kabul görmektedir. Buraya beğendiğim bazı sözleri bırakmak istiyorum.
“İngilizlerin aklı her zaman karışıktır. Bu milletin aklı ikinci sınıf politikacıların ve üçüncü sınıf ilahiyatçıların beş para etmez ahmakça tartışmaları arasında harcanıp gitmiştir.”
“İnsanın gençliğini geri getirmesi için aptallıklarını tekrarlaması yeterlidir.”
“Tek bir düşmanı bile yok ama arkadaşları ondan zerre kadar hoşlanmıyor.”
“Onu tanısaydım belki de hiç arkadaş olmazdım. İnsanın arkadaşlarını tanıması çok tehlikeli bir şey.”
“İnsan aşık olduğu zaman hep kendini aldatmakla başlar işe ve sonunda hep başkalarını aldatır. Bütün dünya buna aşk diyor.”
“Üç çeşit despot vardır. Bedene zulmeden despot. Ruha zulmeden despot. Bir de hem ruha hem bedene zulmeden despot. Birincisine hükümdar diyorlar. İkincisine papa diyorlar. Üçüncüsüne ise halk.”
“Bir erkeğin yüzü onun özyaşamöyküsüdür; bir kadının yüzü ise onun kurmaca öyküsü.”
“Hepimiz batak bir çukurdayız ama bazılarımız yıldızlara bakıyoruz.”
“Toplum suçluları sık sık bağışlar; hayallerinin peşinden koşanları asla bağışlamaz.”
“Hayatta yalnızca iki facia vardır: Biri istediğini elde edememek, öbürü de elde etmek.”
“İnsanlar tanrılarını kendi anlayışlarına göre oluştururlar. Önce kendi tanrılarını yaratırlar, sonra da ona tapınırlar.”
“Hepimiz cennet ve cehennemi içimizde taşırız.”
“Sıradan kadınlarda aklınızı başınızdan alacak hiçbir şey yoktur. Yaşadıkları çağın sınırlarına hapsolmuşlardır. Ne kadar allayıp pullasanız bir şey değişmez. Akıllarını kolayca okuyabilirsiniz. Onları her yerde bulabilirsiniz. Bir gizem arasanız bulamazsınız. Sabahları parkta gezinirler, öğleden sonraları çay partilerinde çene yarıştırırlar. Yüzlerinde o beylik gülümseyiş, sırtlarından o moda kıyafetler eksik olmaz.”
“İnsanlar genellikle kendilerinin ihtiyaç duydukları şeyleri başkalarına vermeyi çok severler; örneğin nasihat gibi.”
“Herkes tarihe geçebilir. Ama yalnızca büyük insanlar tarih yazabilir.”
“Hiç kimse geçmişini yeniden satın alacak kadar zengin değildir.”
Alec ve Magnus oğulları ile birlikte huzurlu yuvalarına kavuşmuş ve belki de mutluluklarının en şahşalı dönemini yaşarken ellerinde bulunan ve çok önemli olan ak kitap çalınır. Kötü ellerde gerçek bir silaha dönüşebilecek bu kitabı bulmakta tabii ki Alec ve Magnus’a…devamıAlec ve Magnus oğulları ile birlikte huzurlu yuvalarına kavuşmuş ve belki de mutluluklarının en şahşalı dönemini yaşarken ellerinde bulunan ve çok önemli olan ak kitap çalınır. Kötü ellerde gerçek bir silaha dönüşebilecek bu kitabı bulmakta tabii ki Alec ve Magnus’a düşer. Bu işin peşine düşerlerken eski dostlarından da çok büyük yardım göreceklerdir. Hep birlikte Şangay’da yeni bir maceraya atılmak için hazırdırlar.
Kitaba yeni dahil olan karakterlerle birlikte hikaye bir tık gelişse dahi ben çok yeterli bulmadım. Bunun dışında eski karakterleri görmek oldukça güzeldi. Evreni özlediğini hissediyor insan. Lakin yine de ilk kitabı okurken çok daha fazla zevk aldım. O yüzden birinci kitap bana göre çok daha başarılıydı.
Cassandra Clare En Büyük Lanetler serisinin üç kitaptan oluşacağını söylemişti. İlk iki kitap yayınlandı ama üçüncü kitaptan ses seda yok. Üstelik çıkış tarihi olarak verilen tarihte çoktan geçti. Konuya ilişkin bir açıklamada yapılmadı. En kısa zamanda umalım ki üçüncü kitabıda çıkartıp seriyi havada bırakmazlar. Böylelikle bu defterde kapanmış olur…📚
Ölümcül oyuncaklar serisinde yer alan Alec ve Magnus’un birlikte gittikleri tatilde Magnus’un geçmişinde bulaştığı, fakat şimdilerde hatırlamadığı bazı olaylar silsilesine dayanıyor kitap. Alec ve Magnus’un hikayesine detaylıca odaklandığı için okuması gerçekten keyifliydi. Yeni karakterlerin gelişen olaylara dahil edilmesi ve bunları…devamıÖlümcül oyuncaklar serisinde yer alan Alec ve Magnus’un birlikte gittikleri tatilde Magnus’un geçmişinde bulaştığı, fakat şimdilerde hatırlamadığı bazı olaylar silsilesine dayanıyor kitap. Alec ve Magnus’un hikayesine detaylıca odaklandığı için okuması gerçekten keyifliydi. Yeni karakterlerin gelişen olaylara dahil edilmesi ve bunları serinin devamında da görecek olmamız ayrı bir güzeldi. Olay örgüsü olsun, aksiyonu olsun, duygu geçişleri olsun oldukça iyi yansıtılmıştı.
Seriye karşı ve özellikle Magnus ve Alec karakterine karşı özel bir hayranlığım olduğu içinde olabilir bilmiyorum ama çok beğendiğimi söylemem gerek. Benim için sadece Alec ve Magnus’un olması bile kitaba oldukça artı puan kazandırdı. Fantastik edebiyatı sevmeminde bunda payı büyük. Özellikle seriyi bilmeyenlerin ya da fantastik türü sevmeyenlerin pek tercih edeceğini sanmıyorum. Fakat benim için ilaç gibi gelen bir kitap oldu diyebilirim…📚
Goerge Orwell’in sadece romanlarda değil düzyazıda da oldukça başarılı olduğunu kanıtlar nitelikte bir kitap olmuş. Toplam dört makaleden oluşuyor. Fakat kitabı iyice okuyup anlayabilmek için biraz da olsa Avrupanın özellikle de İngiltere’nin siyasi tarihini bilmek gerekiyor. Bazı makaleler belli bir…devamıGoerge Orwell’in sadece romanlarda değil düzyazıda da oldukça başarılı olduğunu kanıtlar nitelikte bir kitap olmuş. Toplam dört makaleden oluşuyor. Fakat kitabı iyice okuyup anlayabilmek için biraz da olsa Avrupanın özellikle de İngiltere’nin siyasi tarihini bilmek gerekiyor. Bazı makaleler belli bir açıdan kişisel anlatıma doğru kaysa bile genele resmi ve bilimsel bir dil hakim. Bu da okumayı ve anlamayı oldukça zorlaştırıyor.
İlk makale olan Yazma Sebebim’de yazar yazarlık serüvenine nasıl başladığını anlatır. Ki sanırım makaleler arasında en kişisel olan bu. En samimi bulduğumda bu oldu diyebilirim. İkinci makale olan Sanat ve Propagandanın Sınırlarında ise daha çok savaşta sanatın ve edebiyatın bir propaganda aracı olarak kullanılmasına ve bu durumdan etkileşimine değiniyor.
Üçüncü makale olan Aslan ile Tek Boynuzlu At da sosyalist devrimin neden gerekli olduğunu bütün vatansever duygularına samimiyetle değinerek açıklıyor. Kitaba ismini veren Bir İdam’da ise Burma’da hapis yattığı sırada tanıklık ettiği bir idam üzerinden duygu ve düşüncelerini paylaşıyor.
Bazı eleştirilerini oldukça samimi buldum. Cesur bir dili ve özgür bir düşünce yapısı var. İngilizleri eleştirirken gerçekten oldukça açık sözlü davranmış. Çok yerinde tespitler yapmış. Ama dediğim gibi altyapısız okunabilecek bir kitap değil…📚
Magnus Bane’in yüzyıllar öncesine dayanan hayat hikayesini irdeleyen fantastik türde bir kitap. Serinin bütününde yer alan bazı olayların nasıl geliştiğine ışık tutması açısından oldukça güzel buldum. Zaten Magnus karakteri oldukça ikonik bir karakter bu sebeple okuması da keyifliydi. Daha önce…devamıMagnus Bane’in yüzyıllar öncesine dayanan hayat hikayesini irdeleyen fantastik türde bir kitap. Serinin bütününde yer alan bazı olayların nasıl geliştiğine ışık tutması açısından oldukça güzel buldum. Zaten Magnus karakteri oldukça ikonik bir karakter bu sebeple okuması da keyifliydi.
Daha önce de beni güldüren, yüzümde tebessümler oluşturan kitaplar okumuştum. Fakat bu kitabın ilk bölümünde resmen gülme krizine girdim. Karakteri ve kitapta yazılanları birleştirip hayal ettim. Ortaya o kadar komik sahneler çıktı ki anlatamam. Bir ara gülmekten gözümden yaşlar akıyordu. Hatta kitabı bitirdikten sonra başa dönüp en baştaki bölümü tekrar okudum.
Yazarın anlatım tarzından mı kaynaklı bilmiyorum ama en durağan kısımlar bile çok akıcı bir şekilde ilerledi. Seriyi sevenler açısından alternatif bir yapıt olduğunu düşünüyorum. Güzeldi…📚
Geçenlerde neleri okudum acaba diye kitaplığıma göz gezdirirken Virginia Woolf’u hiç okumadığımı fark ettim. Tabii bu benim için büyük bir eksiklikti. Kadın hareketinin öncü isimlerinden biri olan ve feminizmin en klasik örnekleri arasında yer alan bu kitabı hemen kitaplığıma eklemek…devamıGeçenlerde neleri okudum acaba diye kitaplığıma göz gezdirirken Virginia Woolf’u hiç okumadığımı fark ettim. Tabii bu benim için büyük bir eksiklikti. Kadın hareketinin öncü isimlerinden biri olan ve feminizmin en klasik örnekleri arasında yer alan bu kitabı hemen kitaplığıma eklemek istedim.
Aslında Virginia Woolf’ten kadınlar ve edebiyat hakkında bir yazı yazması isteniyor ve ortaya böyle bir kitap çıkıyor. Kendisi kitapta kadınların yazabilmesi için kendilerine ait bir odanın ve paranın olması gerektiğini savunuyor. Çünkü kadınların özgürleşmesinin yolunun bu olduğunu düşünüyor. Yaptığı araştırmaları, bunların sonuçlarını kendi duygu ve düşünceleriyle harmanlayıp bizlere sunuyor.
Kurmaca türünde yazılmamış olmasına rağmen kitabın oldukça akıcı olduğunu düşünüyorum. Okurken insanı sıkmıyor. Woolf’un dili de oldukça anlaşılabilir nitelikte. Sorunları oldukça realist bir şekilde ele almış. Fikirlerini savunmaya çalışırken tarafsız bir bölgede kalmaya çalıştığını fark ettim. Bir kadın olarak fikirlerini biraz daha keskin bir dille savunmasını isterdim. Tarafsız kalmaya çalışırken -özellikle sonlara doğru- bazı yerlerde anlatım sönükleşmiş ve etkisini kaybetmiş gibiydi.
Bunun dışında çarpıcı bulduğum birkaç alıntıyı buraya bırakacağım:
“Bir sene içerisinde kadınlarla alakalı kaç tane kitap yazıldığını biliyor musunuz? Peki ya bunların kaç tanesinin erkekler tarafından yazıldığını biliyor musunuz? Evrende hakkında en çok konuşulan canlı olduğunuzun farkında mısınız?”
“Durum ne olursa olsun, konu kitaplar olduğu zaman onların üzerine çıkmayacak şekilde yetenek etiketleri yapıştırmak inanılmaz derecede zor bir şeydir. Aynı kitap “müthiş bir kitap” ya da “önemsiz bir kitap” diye iki şekilde de anılabilir. Aynı anda övmenin ve kötülemenin hiçbir anlamı yoktur. Hayır, ölçüm yapma işlemi bir uğraş olarak keyif verse de bütün işler içinde en yararsız olanıdır. Ölçenlerin kararlarına boyun eğmek de çok küçültücü bir davranıştır. Önemli olan şey yazmak istediğiniz şeyi yazmanızdır. Bunun çağlar boyunca mı yoksa birkaç saat içinde mi önemli olacağını kimse bilemez. Ama elinde gümüş bir kupa tutan okul müdürüne yaranmak ya da kolunun altında ölçü çubuğu taşıyan bir profesöre saygı göstermek için hayalinizin başındaki bir tel saçı ya da ahengindeki renkten bir tonu feda etmek çok kötü bir şeydir, ki bir zamanlar buna insanın başına gelebilecek en kötü şey denirdi.”
Virginia Woolf’e ait olmayan ama benim dipnotlarda bulduğum ve yine bayıldığım bir söz;
“Erkekler, kadınların kendilerinden üstün olduklarının farkındadırlar, bu sebeple de en zayıflarını ya da en cahillerini seçerler. Eğer böyle düşünmeselerdi kadınların da kendileri kadar bilgi sahibi olmalarından korkmazlardı.”
(Boswell, Hebrid Adaları’na Yapılan Bir Gezinin Notları)
Kitabı bitirdim arkadaşlar. Deniz kabuğu artık benim elimde…🐚Yani konuşma sırası ben de…😂 Kitap bir uçak kazası sonucunda ıssız bir adaya düşen, yaşları 6 ile 12 arasında değişen çocukların hayatta kalma mücadelesi, liderlik hırsları, içgüdüleri ve korkuları üzerine kurgulanmış alegorik anlatıma…devamıKitabı bitirdim arkadaşlar. Deniz kabuğu artık benim elimde…🐚Yani konuşma sırası ben de…😂
Kitap bir uçak kazası sonucunda ıssız bir adaya düşen, yaşları 6 ile 12 arasında değişen çocukların hayatta kalma mücadelesi, liderlik hırsları, içgüdüleri ve korkuları üzerine kurgulanmış alegorik anlatıma sahip bir kitaptır. Medeniyetin olmadığı bir yerde ortaya çıkan sorunların nasıl çözüldüğünü gözler önüne serer. Oldukça gerçekçi bir anlatıma sahiptir. Okurken bazı sahnelerde tüyleriniz diken diken olacak.
Kitapta uçak kazasının hemen ardından çocuklar özgür oldukları bir yere geldikleri için mutlu olsalar da çok geçmeden hayatın gerçekleri ile yüzleşirler. Kalacak yerleri, barınakları, yiyecek hiçbir şeyleri yoktur. En önemlisi de sonsuza kadar burada kalamayacakları ve kurtarılmaları gerektiği gerçeğidir. Kitapta benim de en sevdiğim karakterlerden biri olan Domuzcuk (Ki asla gerçek ismini öğrenemeyiz.) bütün her şeyin farkındadır ve olanca gücüyle diğer herkesi uyarmaya başlar. Akıllı ve zeki bir çocuktur Domuzcuk. Hemen toplanıp kaç kişi olduklarını saymaları gerektiğini söyler. Onları bulmaları için bir işaret gerektiğini, barınaklar yapmaları gerektiğini vurgular hep. Toplantılar yapıp kurallar koymalarını, en önemlisi de bir lider seçmeleri gerektiğini söyler. Akıllı ve zeki olmasına, her şeyi bilmesine karşın liderlik vasfı yoktur onda. Fakat hiçkimse ciddiye almaz en başta kendisini, küçük görürler. Çünkü Domuzcuk şişko, gözlüklü ve tabir yerindeyse konuşma tarzı ile varoşlardan geldiği açıkça belli biridir. Bu yüzden onun aklını ve sağduyusunu kabul etmek istemezler. Aslında gerçekte de böyle değil midir?
Çok geçmeden gerçeklerle yüzleşen Ralph Domuzcuk’un haklı olduğunu anlar. Ralph liderlik vasıflarına sahip olmasına karşın yine de akıllı ve düşünme becerisine sahip bir çocuk değildir. Liderliği üstlenir üstlenmesine ama ne yapması gerektiğini de tam anlamıyla bilemez. Çeşitli yanlışlar yapmasına rağmen yine de iyi bir lider olma yolundadır. Çok geçmeden Domuzcuk’un aklının farkına varan Ralph artık onu bir danışman olarak kullanmaya başlar. Domuzcuk onun için üst akıl vazifesi görür.
Kitapta ilk sahneye çıktığı andan itibaren sorun çıkartacağı belli olan bir diğer karakter ise Jack’tir. Jack yönetilmekten pek hoşlanmaz. Kafasına göre davranan ve kuralları çiğneyen bir çocuktur. Sorumsuzca davranışları her seferinde daha kötü şeylere sebep olur. Liderlik vasfı yüksek biridir. En başından demokratik bir yolla seçilmiş Ralph’nin liderliğini her ne kadar kabul ediyormuş gibi yapsa da aslında bunu içine sindiremez. Seçim tekrarlandığında Ralph tekrar lider seçilmesine karşın buna itiraz edip kendi grubunu kurmak için gruptan ayrılır. Benim liderliğimi isteyen benim peşimden gelsin diyerek çıkıp gider. Ve birçok kişi de onun peşine takılır. Onun peşinden gitmelerinin sebebi onu sevmeleri ya da liderliğini benimsemiş olmaları değildir. O esnada adada bir canavarın olduğu söylentisi bütün çocuklar arasında yayılmış durumdadır. Korkuya kapılan çocuklar ne yapacaklarını bilemezler ve içgüdüleriyle hareket edip daha güçlü ve korkusuz buldukları Jack’in peşine takılırlar.
Jack’in peşine takıldıktan sonra neredeyse medeniyeti unutan bu çocuklar vahşi bir kabileye dönüşür. Canavar yüzünden artan korkuları ile birlikte iyice kendilerini kaybetmeye başlarlar ve içlerindeki vahşi yan ortaya çıkmaya başlar. Sadece çocukların da değil Jack’in de aynı zamanda. Gözünü iktidar hırsı boyayan Jack artık tam bir diktatöre dönüşür. Kendine bir taht yapıp, yüzüne boyalar sürüp, sebepsiz yere çocukları dövüp onlara zorbalık yaparak iktidarını ve diktatörlüğünü kuvvetlendirir. Fakat bir yandan kendisi de korkuyordur. Korkusu onu ele geçirdikçe daha da fazla raydan çıkar. O kadar ileri gider ki Domuzcuk’un gözlüğünü çalarak Ralph ve grubunun ateş yakmasına engel olmak ister. Ellerinde bulunmaları için tek umutları olan ateşi onlardan çalar.
Ralph ve Jack ikisi de liderlik vasıflarına sahip olmalarına rağmen birbirinden oldukça farklıdırlar. Ralph korkuya kapılıp yanlışlar yapsa bile bunları düzeltmeye çalışıp gerektiğinde bir üst akıldan yardım alıp, sağduyulu bir şekilde davranıp iyi yanını beslerken; Jack korkuya kapıldıkça sürekli kötü yanını besler. Kendisi ile birlikte diğerlerini de uçuruma sürükler. İçindeki bütün vahşi ve çirkin duyguları domuz avlayarak ortaya çıkaran Jack geldiği son nokta da artık insan avlamaya başlar.
Simon kitapta İsa’yı temsilen bulunur. Diğer bir önemli karakterdir. Simon akıllı, mantıklı, yardımsever, iyi kalpli, başkalarının çıkarlarını kendi çıkarlarının önüne koyan bir çocuk. En başından beri bir canavarın olmadığını bilir. Eğer bir canavar varsa o da içimizdeki canavardır der. Fakat geçirdiği sara nöbetleri yüzünden ayılıp bayıldığı için bütün çocuklar onun deli olduğunu düşünür ve ona inanmazlar. Geçmişinde yaşadığı her şeyin bilincindedir. Şu an neler olduğunu da açıkça görebilmektedir. Ve gelecekte olabilecek şeyleri de tahmin edebilmesi zor değildir. Oradaki her insan, her çocuk için ayrı ayrı çırpınıp sonunda yine insanoğlunun gazabına uğrar.
Yazar her ne kadar gerçekliği yüksek bir kurgu yaratmış olsa da yine de onun karamsar olduğunu söylemek pek mümkün değil. İnsanlığa dair umudu hala var. Bakıldığı zaman kitabı okuduğunuzda küçücük çocukların bir adayı cehenneme çevirmeleri içler acısı olsa da aslında bunu birlikte yaşadıkları insanlardan ve toplumlardan öğrendiler. Sonlara geldiğinizde anlıyorsunuz ki her bebek dünyaya gelirken içinde hem iyilik hem de kötülükle geliyor. Önemli olan hangi tarafı büyütüp beslediğiniz. Savaşın ortasındaki bu çocuklar da tabii ki yok etmeyi öğrendiler. Çocukların çoğuna bakıldığı zaman gri karakterler olduğunu görürüz. Yani çoğunun içinde iyilik de mevcut kötülükte. Ralph ve Domuzcuk gibi karakterler iyi yönlerini beslerken Jack ve Roger gibiler kötü yanlarını besliyor sadece.
Adada sağ kalan bütün çocuklar artık normal hayatlarını unutmuş vahşi bir kabile hayatı sürmeye başlamıştı. Sanki hep orada yaşamış gibiydiler. Hepsi birinin peşine takılıp koyun sürüsü gibi otun peşine düşmüştü. Her şeyin farkında olan tek kişi Ralph’ydi. Artık onu aralarında istemeyi bırak ondan nefret ediyorlardı. Toplumun dışına itilmişti. Çünkü aklı başındaydı. Toplum mantıklı insanları ve doğruyu görebilen insanları sevmez arkadaşlar. Onu dışlar ve ötekileştirir.
William Golding’in Sineklerin Tanrısı kitabı basılmadan önce tam 20 yayınevinden red almış. Basıldığında ise yazara çok büyük bir ün kazandırmış. Sonunda kendisi Nobel ödüllü bir yazar olma unvanına sahip olmuş…📚
Gerçekten kalbimi paramparça etti…💔 Kitapçıda gördüğümde arka kapak yazısını bile okurken gözlerim dolmuştu. Günümüz koşullarından sanırım…! Hemen alıp eve gelir gelmez okudum. Zaten kitabı komple okuyup bitirmek yarım saat sürmüyor. Buna rağmen o duygu yoğunluğunu tüm kalbinizle hissediyorsunuz. Kitabın konusu…devamıGerçekten kalbimi paramparça etti…💔 Kitapçıda gördüğümde arka kapak yazısını bile okurken gözlerim dolmuştu. Günümüz koşullarından sanırım…! Hemen alıp eve gelir gelmez okudum. Zaten kitabı komple okuyup bitirmek yarım saat sürmüyor. Buna rağmen o duygu yoğunluğunu tüm kalbinizle hissediyorsunuz.
Kitabın konusu gerçek bir hikayeye dayanıyor. Amerika Birleşik Devletleri İkinci Dünya Savaşını bitirmek için Japonya’ya atom bombası atıyor. Bu bombayla birlikte birçok insan ölüyor ya da sakat kalıyor. Fakat bombanın asıl etkisi on yıl sonra ortaya çıkmaya başlıyor. On yıl sonra etkisini gösteren radyasyon bir çok insanın zehirlenmesine, hastalanmasına, kansere yakalanmasına sebep oluyor. Sadako’da onlardan biri. Lösemi hastası…
Hayat dolu, sevecen ve başarılı bir kız olan Sadako aynı zamanda okulun atletizm takımında. Belli bir süre sonra baş gösteren ağrılarıyla birlikte hastaneye yatıyor ve kendisine lösemi teşhisi konuyor. Bir Japon inanışına göre kağıttan bin turna kuşu yapan herkesin dileği kabul oluyormuş. Sadako’da kağıttan turna kuşları yapmaya başlıyor. Hatta abisi de yaptığı her turna kuşunu odasının tavanına asıyor. Dileği belli iyileşmek ve okuluna, atletizm takımına geri dönmek. Ama Sadako bin turna kuşunu tamamlamayı hiçbir zaman başaramıyor. 644’üncü turna kuşundan sonra vefat ediyor.
Çok kısa süren bu küçük kızın hayatı aslında onun adının sonsuza kadar tüm dünyada yaşamasına vesile oluyor. Sonrasında yaşanan gelişmeleri kitaptan alıntılayarak aktarmak istiyorum.
“Sadako Sasaki 25 Ekim 1955 tarihinde hayata gözlerini yumdu.
1000 adet turnasıyla beraber gömülebilmesi için, kalan 356 turna da sınıf arkadaşları tarafından katlandı.
Cenazenin ardından, ilkokul arkadaşları Sadako’nun mektuplarını ve günlüğünü derleyip, kitap olarak bastırdılar. Kitaba da -Sadako hastanede yatarken ona hediye ettikleri oyuncak bebeğe ithafen- Kokeşi adını verdiler. Kitap Japonya’nın her yerine yollandı ve çok geçmeden, “Sadako ve Kağıttan Bin Turna Kuşu” hikayesini duymayan kalmadı.
Arkadaşları Sadako ve atom bombası yüzünden hayatını kaybeden tüm çocuklar için bir anıt dikmeyi hayal ediyorlardı. Gençlerin çabası sayesinde ülkenin dört bir yanından toplanan parayla bu hayalleri gerçekleşti. Heykel, 1958 yılında Hiroşima Barış Parkı’nda açıldı. Sadako, granitten yapılmış bir cennet dağının tepesinde duruyor ve öne doğru uzattığı avucunda altın bir turna kuşu bulunuyordu.
Sadako’nun anısına ayrıca, Katlanmış Turna Kulübü kuruldu. Bu kulübün üyeleri, her yıl 6 Ağustos’ta kutlanan Barış Günü’nde, Sadako’nun heykelinin altına binlerce kağıttan turna kuşu bırakırlar. Bir de dilek tutarlar. Bu dilek, heykelin kaidesine de kazınmıştır:
Bu bizim haykırışımız,
Bu bizim duamız;
Hâkim olsun dünyaya barış!”