Spoiler içeriyor
ASILMASI GEREKEN GERÇEKTEN KADIN MI?(!) "Erkek" olarak doğmak Allah'ın takdiri de olsa "Adam" olmak çoğuna nasip olmuyor maalesef! "Sevmek bir türküymüş demek, Çaresiz bir ihtiyarın çatlak sesinde. Bilmeyen nerden bilsin..." Asılacak Kadın, Pınar Kür’ün kadınların yaşadığı yalnızlık, sahipsizlik ve adalet…devamıASILMASI GEREKEN GERÇEKTEN KADIN MI?(!)
"Erkek" olarak doğmak Allah'ın takdiri de olsa "Adam" olmak çoğuna nasip olmuyor maalesef!
"Sevmek bir türküymüş demek,
Çaresiz bir ihtiyarın çatlak sesinde.
Bilmeyen nerden bilsin..."
Asılacak Kadın, Pınar Kür’ün kadınların yaşadığı yalnızlık, sahipsizlik ve adalet karşısındaki kırılganlığını bir cinayet davası üzerinden anlattığı; buna rağmen yayımlandığı dönemde asıl tartışmanın içeriğinden çok "müstehcenlik" etiketi üzerinden yürütülerek yasaklama ve sansür girişimlerine konu edilen romanlarından biridir ve daha sonra aynı adla televizyona uyarlanmıştır..Bu eseri sadece "müstehcenlik" diye etiketleyip okuyan ya da izleyen bir zihniyetin, metnin asıl söylediği toplumsal eleştiriyi ve derinlikli sorgulamayı kaçırmış olacağı da açıktır; ve bu eserden hiçbir şey anlamayacaktır, çünkü romanın meselesi " müstehcenlikten" çok, ifade edecek kelime dahi bulamadığım kan donduran acı gerçekliğin yalnızca görünen bir kısmıdır..
Film, Melek karakteri üzerinden kadınların nasıl sahipsiz bırakıldığını, kimliksizleştirildiğini ve kendi sesi olmadan bir hayatın içine kapatılıp erkek egemen toplumda onlar tarafından nasıl sömürülerek kadın bedeninin hunharca nesneleştirilmesi anlatılıyor. Melek, çocukluktan gelen bir değersizlik ve sahipsizlik hissiyle büyümüş; donuk, ifadesiz, sürekli susan ve sanki dünyaya hiç tam olarak dahil olamamış, köksüz biri.. Bir konakta değersiz bir hizmetçi olarak görülüp büyümesi de aslında hayatını daha baştan "kendine ait olmayan" bir yere yerleştiriyor.. Filmde Melek’in tek dayanağı ölmüş dedesinin ona bıraktığı oyuncak bebek ve yarım yamalak söylenen bir türküdür.. Melek’i seven tek kişi de dedesi olup, film boyunca tek masum ve saf hatırası dedesi ile geçen hatıralarında saklıdır...
Konakta sözde "bey" olarak görülen Hüsrev var bir de. Allah o ruh hastası manyağın belasını versin. Biz kadınları da böyle manyaklardan korusun. O kadar karanlık o kadar kan dondurucu bir insan ki insan demeye bin şahit gerek! Bu gerizekalı adamı, geçmişte takıntılı bir şekilde bağlandığı Fransız kadının aldatması, onda ciddi bir saplantı oluşturmuş. Bu travmayı aşmak yerine Melek’i o kadının yerine koyarak onu bir insan olarak değil, kendi zihnindeki bir "yerine koyma nesnesi" gibi görmeye başlıyor. Onu yönlendiriyor, şekillendiriyor ve kendi, saplantısının içine çekiyor. Bu noktada mesele artık bireysel bir ilişki değil, bir insanın başka bir insanı tamamen kendi kurduğu dünyaya hapsetmesi haline geliyor.. Bu o kadar dehşet verici bir şey ki bazı şeyleri ifade etmekte açıkça zorlanıyorum..
Filmde rahatsız eden şey de tam olarak bu: Melek’in giderek silinmesi, kendi iradesinin yok sayılması ve bir özne olmaktan çıkarılıp başkalarının senaryosunda bir nesneye dönüşmesi.. Aslında bu eserde, Melek üzerinden birçok kadının maruz kaldığı şeyler açıkça gözler önüne seriliyor.. Tabii görmek isteyene, görmek istemeyen zaten kör!
Erkeklerin yazıp çizdiği bu düzende senaryoyu da kuralları da onlar belirliyor; oyunun içinde rol biçilen, ezilen ise çoğu zaman kadınlar oluyor.. bir kez daha anladım ki kadınlar asla bir erkeğin, erkeği bırakalım hiç kimsenin vicdanına muhtaç kalmamalı, sosyal hayat içinde aktif olup sürekli kendini geliştirmelidir.. Çünkü dünya çok acımasız, gücü yeten yetene, kimse kimseye acımıyor. İnsanlarda vicdan ve merhamet adına hiçbir şey kalmamış maalesef..Filmden en net çıkardığım düşüncelerden biri de, "erkek olarak doğmak Allah'ın takdiri de olsa adam olmak hepsine nasip olmuyor!"
Onun haricinde bu yazdıklarımdan ötürü beni aşırı feminist olarak itham edecek cahil bir kesim elbette ki olacaktır sjsjs bu cahil kesimin bir kısmı feministliği direkt erkek düşmanlığı olarak tanımlıyor sjsjs şimdi burada iki saat bu cahil kesime feministliği anlatasım hiç yok açıkçası. Bilakis onlara bu sığ, kalıplaşmış, kulaktan duyma bilgileriyle mutluluklar diliyorum. :)
"En kurumuş, ölmüş sandığın çiçeği bile birazcık çabayla canlandırabilirsin. Kökü toprakta olduktan sonra her çiçeğin yaşatılma, kurtarılma olasılığı vardır. Oysa, dalından koparılmış, vazoda soldurulmuş bir çiçeği ne kurtarabilir?"
Spoiler içeriyor
"Derler ki Charly, gerçek aşk daima gidermiş.." "Bir fareden daha aptal olsaydın nasıl hissederdin?" "İnsanların neden bir köre ya da bir kötürüme değil de bir morona güldüklerini merak ediyorum.." "Zekânın artması eşittir dostlarını kaybetmek.." "Artık büyüyorsun ve büyümek acı veriyor..."…devamı"Derler ki Charly, gerçek aşk daima gidermiş.."
"Bir fareden daha aptal olsaydın nasıl hissederdin?"
"İnsanların neden bir köre ya da bir kötürüme değil de bir morona güldüklerini merak ediyorum.."
"Zekânın artması eşittir dostlarını kaybetmek.."
"Artık büyüyorsun ve büyümek acı veriyor..."
*Okuduğum kitapların eğer varsa filmlerini de izlemeyi seviyorum. Kitapla film arasındaki uyumu veya farkları görmek, karakterlerin ve olayların farklı yorumlarını keşfetmek benim için keyifli oluyor. Algernon’a Çiçekler’in filminde de hikâyeyi genel hatlarıyla takip edebiliyorsunuz; fakat Charlie’nin bilinç ve duygusal derinliğini tam olarak hissetmek zor. Yine de kitabın ana temalarını görmek ve hikâyeye farklı bir açıdan yaklaşmak isteyenler için izlenmeye değer...
Spoiler içeriyor
Tahtı barış içinde bırakabilirsin. Skandala lüzum yok! ;) "Ölüm ayırmaz, ölüm birleştirir. Bizi ayıran hayattır.." "Beni endişelendiren bu değil. Eğer savunduğunuz bir şey yoksa ne uğruna öleceksiniz?" "Ömrüm boyunca zayıf adamların yanında durdum. Sen de onlardan birisin." *Diziye başlayınca insan…devamıTahtı barış içinde bırakabilirsin. Skandala lüzum yok! ;)
"Ölüm ayırmaz, ölüm birleştirir. Bizi ayıran hayattır.."
"Beni endişelendiren bu değil. Eğer savunduğunuz bir şey yoksa ne uğruna öleceksiniz?"
"Ömrüm boyunca zayıf adamların yanında durdum. Sen de onlardan birisin."
*Diziye başlayınca insan ister istemez bir "saray ihtişamı, entrika, güç savaşları" beklentisine giriyor. Görsel olarak da bunu bir süre veriyor. Ormanlar, tren yolculukları, sarayın içi, kostümler… Her şey gerçekten göz doyuruyor. Ama iş hikâyeye gelince aynı etkiyi sürdüremiyor. Bana kalırsa dizinin en büyük sorunu da bu: dışı çok parlak, içi biraz yavan kalıyor.. Daha çok entrika varmış gibi yapılmış ama derinliği olmayan bir düzen var. Halk tarafı ise tamamen ayrı bir dünya. Halk açlıkla, sefaletle, baskıyla uğraşırken saray bundan ya habersiz ya da çok uzakta. Sadece işlerine gelince hatırlanan bir "kalabalık" gibi duruyorlar. Bu da zaten dizinin en net mesajlarından biri: sistem yukarıda, gerçek hayat aşağıda.. Franz karakteri de bu kopukluğun içinde ilginç bir yerde duruyor. Yıllarca üniforma giyip aslında savaşı neredeyse hiç gerçekten yaşamamış bir imparator.. Tabii bunda annesinin kendisini yetiştirme tarzı da etkili, çünkü bu durumdan bizzat kendisi de rahatsız.. İmparator Franz bu bağlamda kendi kendine şu soruyu sorar " madem cephelerde savaşmaya gitmeyeceğim o halde neden yirmi yıldır bu üniforma benim üzerimde duruyor, neden bu üniformayı giyiyorum?" diye sık sık kendi kendini sorgular. Bu sorgulama aslında güzel ama geç kalmış bir farkındalık. Sürekli uzaktan yönetilen, kararları başkalarının etkisiyle şekillenen bir lider portresi var. En sonunda savaşa gitmesi ise biraz "nihayet" dedirten ama hikâyeyi toparlamaya yetmeyen bir hamle gibi kalıyor.
Elisabeth yani İmparatoriçe tarafına gelince… burada da benzer bir durum var. Başta özgür ruhlu, kurallara uymayan, kendi hayatını seçmek isteyen biri olarak tanıtılıyor. Ama sonra bir anda imparatoriçe olma sürecine giriyor ve bu geçiş bana pek oturmamış gibi geldi. Sanki karakter ile rol arasında bir uyumsuzluk var. İmparatoriçe olmak istemesi de biraz “kendini kanıtlama” ya da inat duygusuyla birleşmiş gibi duruyor. Ama sonuçta ortaya çıkan şey, güçlü bir liderden çok sistemin içinde sıkışmış bir karakter hissi.. filmin ismi imparatoriçe olduğu için bu karakterden çok şey bekliyorsun ama bana çok pasif geldi bir imparatoriçeye göre çok büyük şeyler yapmadı ve bence imparatoriçe olmak ona göre değildi sırf hırsından imparatoriçe olmayı kabul etti. sjsjs ve anlamadığım bir şey de neden sürekli abla ve kız kardeşler arasından abla pasif olup ablanın kısmetini küçük kız kardeşi çalıyor sjsjs bence bu haksızlık. Masallarda bile böyle, ablalar kötü, çirkin en küçük kız kardeş ise her zaman en güzeli ve iyisi oluyor sjsjsj çok saçma ve ezberlenmiş kalıplar maalesef sjsjsjs Neysee
Dizinin en dikkat çeken taraflarından biri de kadınların konumu. Kadınlar sürekli bir “hazırlık” sürecinde gibi gösteriliyor. Ne yedikleri, ne içtikleri, nasıl göründükleri tamamen kontrol altında. Sabah aç karnına tuhaf karışımlar, çiğ yumurta gibi uygulamalar, özel içecekler… Hatta fiziksel görünüm için korselerle bedenin sıkıştırılması gibi aşırı rahatsız edici detaylar var. O yıllarda yaşamadığım için mutlu oldum açıkçası sjsjsj
Kadınların varoluş amacı da çoğu zaman sadece "soy devamı "üzerinden tanımlanıyor. Düşünmek, konuşmak ya da kendi fikrini ortaya koymak çoğu zaman ikinci planda. Hatta normların dışına çıkan kadınlar "deli" ya da "uyumsuz" olarak görülüyor. Düşünüyorum da eğer o yıllarda yaşamış olsaydım bu vicdansızlar muhtemelen beni de deli ya da cadı zannedip yakarlardı sjsjsjs Allah korusun sjsjs
Genel olarak bakınca The Empress, güçlü bir hikâye anlatmaktan çok güçlü bir atmosfer kuran bir dizi. Görsel olarak etkileyici, dönem hissini veriyor ama karakter derinliği ve hikâye gücü aynı seviyede değil. İzlerken hem büyülenip hem de “bir şey eksik” hissi bırakıyor. 1. sezonu 2 sezona göre daha heyecanlıydı. 3. sezon gelecek mi bilmiyorum ama 2. sezonda sanki bitmemişlik hissi vardı. Yarım kalmışlık hissi, beni pek tatmin etmedi açıkçası, sıkıcıydı. Benim için bu dizi de ihtişam var, ama ağırlık yok. Taç var, ama taşıyan el titriyor sjsjsj Keşke İmparator Franz biraz bizim Osmanlı padişahlarından ders alabilseydi sjsjs adam üniformasını giymiş savaşa gitmediği halde 20 yıldır üstünden çıkarmıyor sjsjsj ülkeyi saraydan yönetiyor hjhj böyle İmparatorluğu ben de yaparım kusura bakma imparator Franz sjsjsj Yani sen de şimdi bir Fatih Sultan bir Kanuni değilsin hani kusura bakma görünen köy kılavuz istemez sjssj
Spoiler içeriyor
" Günün sonunda hepimiz sandığımızdan daha fazlasına katlanıyoruz.." Frida, benim için sadece bir biyografi filmi değildi; daha önce Frida Kahlo’nun hayatını okuduğum için, izlediğim birçok şey tanıdık geldi. Frida'nın hayatındaki acıyı bir yük gibi taşımak yerine acılarından ilham alarak onları…devamı" Günün sonunda hepimiz sandığımızdan daha fazlasına katlanıyoruz.."
Frida, benim için sadece bir biyografi filmi değildi; daha önce Frida Kahlo’nun hayatını okuduğum için, izlediğim birçok şey tanıdık geldi. Frida'nın hayatındaki acıyı bir yük gibi taşımak yerine acılarından ilham alarak onları ölümsüz eserlere dönüştürmesi gerçekten etkileyiciydi. Yaşadığı onca fiziksel ve duygusal kırılmaya rağmen dimdik ayakta durup pes etmemesi bence filmin en güçlü tarafıydı.. Ama şunu da söylemeden geçemem: yaşam tarzı ve özellikle ilişkileri bana hiç hitap etmedi. sjhj Diego Rivera ile olan ilişkisinde sadakatin sürekli kırılması, ihanetlerin normalleşmesi… bunlar bana uzak, hatta benim için rahatsız edici şeylerdi. Saygı duyuyorum ama benim kabul edebileceğim şeyler değil. Okuduğum bir kitapta "aşk ne kadar kutsal olursa olsun gurur daha önemlidir" diyordu ki bende öyle düşünüyorum. Ben Frida kadar güçlü ve bir o kadar da affedici hümanist biri değilim, açıkçası olmak da istemem. sjsjs Çünkü herkes affedilmeyi hak etmiyor.. Dahası insanlar sırf güçlü olduğun için acı çekmediğini zannediyorlar.. Yine de bütün bunların ötesinde Frida’nın gücü tartışılmaz. Çünkü o, acıyı sadece yaşamadı,acılarından ilham alarak onu dönüştürdü.Ve belki de asıl mesele bu: herkes acı çeker, ama herkes bunu sanata çeviremez... Ha bir de unutmadan kitabını okurken de Diego Rivera'ya baya sinirlenip bir sürü saydırmıştım bari şimdi de aklıma gelmişken birkaç kocakarı bedduası edeyim sjhjhh Allah senin belanı versin Bay Alçak Diego Rivera, sanatına saygım var ama karakterine saygım yok, yerin dibine gir inşallah. İki yakan bir araya gelmesin, gözlerine kara sular insin sjhjhh
"Yaşama kederlenmek yerine, gülmek daha insancıldır.." "Geldiğin yere geri dönmek ne ağır bir şeydir! İyi bir biçimde ölmeyi bilmeyen her bir kişi kötü bir biçimde yaşayacaktır..."
Spoiler içeriyor
"Hayvanlar insanlar gibi davranmaz. Savaşmaları gerekirse, savaşır; ve öldürmeleri gerekirse öldürürler. Ama oturup da zekalarını, diğer yaratıkların hayatlarını mahvetmek ve onları incitmek için yollar bulmaya harcamazlar. Saygınlık ve hayvanlıkları vardır." "Ölümü en büyük ceza gören, acı çekmek nedir bilmiyordur.." "Niye…devamı"Hayvanlar insanlar gibi davranmaz. Savaşmaları gerekirse, savaşır; ve öldürmeleri gerekirse öldürürler. Ama oturup da zekalarını, diğer yaratıkların hayatlarını mahvetmek ve onları incitmek için yollar bulmaya harcamazlar. Saygınlık ve hayvanlıkları vardır."
"Ölümü en büyük ceza gören, acı çekmek nedir bilmiyordur.."
"Niye insanlarda ateş eden siyah dallar var?
- Öldürmek içindir herhalde. Yok etmeyi büyük beceri sayıyorlar! Ama aslında dünyanın en kolay şeyi..
Görünürde bir hayvan hikâyesi gibi başlıyor ama izledikçe rahatsız edici ve düşündürücü insani hırs ve kaosun yansımasına dönüşüyor, tek fark bu duyguların insanlara ait olması ve bunu hayvanların canlandırması... Tavşan kolonileri arasındaki ilişkiler yalnızca hayatta kalma meselesi değil; aynı zamanda güç, liderlik ve üstünlük kurma mücadelesi haline geliyor. Bu noktada insanın aklına şu düşünce geliyor: Bu dünyada tavşan olmak bile zor.. Bazen insan, sadece bir canlı gibi yaşamak istiyor; düşünmeden, karmaşık ilişkilerin ve güç oyunlarının dışında kalmak istiyor. Çünkü bu anlatıda görülen düzen, oldukça sert ve yorucu. Çizgi filmlerde tavşanlar bize fazla sevimli, dertsiz tasasız, tek derdi havuç ve lahana yemek olarak gösteriliyor ama durum hiç de öyle değil sjsjsj Bir zamanlar çocukken bir tavşan olup kimsenin beni bulamayacağı bir tünel kazıp insanlardan uzaklaşmak gibi saçma sapan bir hayalim vardı fakat şimdi kurduğum bu hayalimden korktum iyi ki hayal olarak kalmış da gerçekleşmemiş sjsjs ne yalan söyleyeyim bu diziden sonra bana tavşanlar artık sevimli bile gelmiyor hepsinden teker teker korkmaya karar verdim sjsjsjs
Tavşan kolonileri arasında sürekli bir baskı, sömürü ve kontrol etme çabası var. Bu da sadece doğayı değil, insan toplumlarını da hatırlatıyor. Beni rahatsız eden şeylerden biri de bu: Hayvanlar üzerinden bile kurulan bu düzen, insana fazlasıyla tanıdık geliyor. O yüzden "insanlaşmış tavşanlar" hissi oluşuyor. Ancak burada asıl mesele hayvanların insan gibi olması değil; insanın kendi dünyasını her yerde yeniden üretmesi gibi duruyor. Gerçek hayatta tavşan kolonileri böyle midir bilmiyorum ama eğer böyleyse çok korkunç olmalı. Dizideki bu yapı, özellikle güç ilişkileri açısından oldukça sert bir tablo çiziyor. Koloniler içinde liderlik, hiyerarşi ve kontrol mekanizmaları açıkça hissediliyor. Burada bile dişi tavşanlar sömürülüyor, güçlü lider tavşanlar kendi menfaatleri için kullanıyor. Günümüz dünyasında zaten kadınlara yapılan her türlü kötülüğe şahit olduğumuz yetmiyormuş gibi basit bir tavşan dizisi gibi görünen bu yapımda bile dişi tavşanların da aynı kaderi yaşamaları açıkçası beni üzdü..! Neyse... Anlatıda zaman zaman "insanlaşmış hayvanlar" hissi oluşuyor. Ama bu aslında gerçek bir insanlaşma değil; insanın kendi duygularını hayvanlara yansıtma eğilimi gibi duruyor. Oysa hayvanlarda insanlardaki gibi planlı bir kin, nefret ya da uzun süreli bir düşmanlık düşüncesi olduğunu söylemek zor. Onların davranışları daha çok anlık ihtiyaçlara, korunmaya ve hayatta kalmaya dayanıyor. Yani İnşallah öyledir sjsjsj maalesef artık her şeyden şüphe duymaya ve korku dıymaya başladım..
Dizideki diğer önemli nokta ise cinsiyet rolleri üzerinden kurulan yapı. Dişi tavşanların burada çok belirleyici bir rolü var. Erkek tavşanlar daha çok hareket ve mücadele içinde görünürken, yaşamın devamı için gerekli olan alanı ve düzeni kuran taraf dişi tavşanlar oluyor. Çukur kazma, yuva oluşturma ve koloni düzeninin devamlılığı gibi işler onların varlığıyla mümkün hale geliyor. Bu da hikâyeye görünenden daha derin bir denge fikri ekliyor. Bu anlatı sadece bir hayvan hikâyesi değil; güç, düzen, korku ve hayatta kalma üzerine kurulmuş sert bir dünya. Ve izlerken insana şu soruyu sorduruyor: Böyle bir düzende gerçekten "hayvan olmak mı daha zor" yoksa "insan olarak var olmak mı?"
Spoiler içeriyor
"Bu iki yüzlülük artık senin de canını sıkmıyor mu?" "Bazen olan olmuştur ve hiçbir sebebi yoktur.." "Büyük ve etkileyici bir yarası olan kişi, vahşi bir hayvanın gözlerine bakmış, korkularını yenip, hayatta kalmış kişidir.. (Sessizlik Oteli adlı kitaptan alıntı)" "Dünyada 8.7…devamı"Bu iki yüzlülük artık senin de canını sıkmıyor mu?"
"Bazen olan olmuştur ve hiçbir sebebi yoktur.."
"Büyük ve etkileyici bir yarası olan kişi, vahşi bir hayvanın gözlerine bakmış, korkularını yenip, hayatta kalmış kişidir.. (Sessizlik Oteli adlı kitaptan alıntı)"
"Dünyada 8.7 milyon canlı türü var ve biz ola ola insan olduk."
"Size göre hamam böceği öldüren kahraman, kelebek öldüren şeytan oluyor.. Ahlakınızın bile estetik standartları var!"
" Mutlu olamayıp mutsuz olacağıma, hiç mutlu olmam daha iyi.."
Dizide beni asıl ürküten cinayetlerden çok, ( cinayetler de çok korkunçtu ama mantık hatalarını fark ettiğim için fazla ciddiye alamadım) aynı insanda iki çatışmalı hayatın sürdürülebilmesi fikriydi. Gündüz görünen yüz, gece ortaya çıkan karanlık taraf… Bir yanda gündüz ışığın altında yıldızı parlayan çok ünlü bir oyuncu; öte yandan akşam bambaşka, kapkaranlık bir ruh hâli ve psikopatça kendi adalet sistemiyle insanları öldüren bir kadın..Bence dizinin asıl karanlık tarafı burada. Bu iki zıt ruh halini insan nasıl olur da birbirine karıştırmadan normal bir insan gibi davranabilir? Ayrıca bu yalnızca bireysel bir bölünme değil; medyanın sahteliği, insanların ikiyüzlülüğü, görünür olmanın boğuculuğu ve sürekli rol yapmaya zorlanan hayatların eleştirisi de var... Bu yönüyle dizi cinayetten daha fazla şey anlatıyor. Açıkçası cinayetlerin kurgusu çok saçma ve mantık hatalarıyla doluydu bana fazla kurgusal gibi geldi, inandırıcılık bulamadım; fazla kolay işlenen, tesadüflere yaslanan ve zorlama duran yapısı bende mantık soruları bıraktı..
"Birçok yönden farklıyım birçok insandan. Ağzı iyi laf yapan ahlaksıza müstahaktır cezaların en ağırı. Haksızlığı güzel sözlerle giydirerek büyük kötülüklere cüret eder. Oysa zeki değildir o kadar, sen de değilsin!"