“Hiç geçmeyen,hiç unutulmayan şeyler de var,beyefendi! Ölünceye kadar insanın sırtından atamayacağı şeyler de var…” "..gitgide konuşmayı daha az sever olmuştu.."
Spoiler içeriyor
Suç ve Ceza'nın hayatın farklı dönemlerinde tekrar okunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Dünyaya bakışımız değiştikçe yepyeni noktalar keşfediyoruz sanki içinde. Kitabın konusunu zaten herkes bildiği için ben dikkatimi çeken noktalardan, bende uyandırdığı hislerden ve okumalarımdan bahsetmek istiyorum. -İlk okuduğumda…devamıSuç ve Ceza'nın hayatın farklı dönemlerinde tekrar okunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Dünyaya bakışımız değiştikçe yepyeni noktalar keşfediyoruz sanki içinde. Kitabın konusunu zaten herkes bildiği için ben dikkatimi çeken noktalardan, bende uyandırdığı hislerden ve okumalarımdan bahsetmek istiyorum.
-İlk okuduğumda 13 yaşındaydım ve hem Dostoyevski'yle hem de Rus edebiyatıyla tanışma kitabımdı. Çok etkilenmiş ve kitabı çok sevmiştim. Raskolnikov'un içsel hesaplaşmalarını okurken psikolojik analize ilgi duymaya başlamıştım ve insanları farklı açılardan gözlemleme alışkanlığım da böylece başlamıştı(faydasını hep gördüm). Bir de kitabı okudukça yazarla ortak düşüncelerimizi fark edip nasıl şaşırdığımı çok iyi hatırlıyorum. O zamandan beri bir yazarla arkadaş olma şansın olsa diye başlayan her cümleye cevabım aynı.
-İkinci kez okuduğumda 20 yaşındaydım. Kişisel tarihimin en fevri zamanları olduğundan sanırım Raskolnikov'un anlık değişen ruh hallerini çok iyi anlıyordum. İnsanları bir anda silip hayatından çıkarabilmesini de aynı şekilde. İyilik ve kötülüğe dair sorgulamaları ile içini kimseye dökmeyişi bu okumamın daha çok odağındaydı diyebilirim.
-Üçüncü kez okumayı özellikle 30 yaşımda istediğimden bir iki gündür hasret gideriyoruz bu eski dostla. Rodya'yı özlemişim ilk fark ettiğim şey bu oldu. Diğer okumalarımdan farklı olarak onun kendi içinde nasıl bir fırtınaya yakalandığını çok daha net görebilmiş oldum. Bir yanda yaptığı şeyi suç olarak bile görmeyen, kendini büyük işler yapan diğer tarihsel kişilerle bir tutup işlediği cinayetleri küçük bir fedakarlık olarak gören kibirli bir Raskolnikov; diğer yanda vicdanıyla baş edemeyip yere göğe sığamayan, hiç kimsede barınamayan, acıyla kavrulan bir Raskolnikov var. Garip ama ikisi de o evet. Ceza aldıktan sonra bile dönüp cinayeti hatırladığında pişmanlık duymadığını söylüyor ama itiraf edene kadar tek başına kalamayacak kadar da yaptığından rahatsız. Cinayet işlemesiyle başlayıp yuvarlanarak büyüyen devasa bir kar topunun altında kalır gibi çok büyük bir psikolojik yıkım yaşıyor. Aslında katil olmasından çok yaşadığı hayattan ve sefaletten bıkmışlığın verdiği bir bunalımdı bu bana göre. Çünkü Lizaveta için üzülmüş olsa bile tefeci kadının öldüğüne seviniyor daha çok. Öldürmüşsem ne olmuş avunmasına sık sık sarılıyor. Planını anlık harekete geçmeyle, her bir ayrıntıyı uzun uzun düşünüp sayısız kez üstünden geçmeden gerçekleştirdiği için sonuçtan memnun değil bana göre. Bir de son derece soğukkanlı olacağını zannederken birini öldürmenin teorilerindeki gibi bir çırpıda olup geride bırakacağı bir şey olmadığını fark etmesi ve yaptığı acemice hareketleri gururuna yedirememesi de etkili bence bunda. Bütün bu süreçte en sevdiği kişilere bile yabancılaşıp herkesten uzaklaşmak istiyor ama tek başına da kalamıyor. İçten içe sevgi isterken hırçınlaşıyor. Bu şekilde kendi cehenneminden geçtiği için sanırım aldığı ceza pek de etkilemiyor onu. Hatta bir yanı bu cezanın mutlaka gerekli olduğunu düşünüyormuş gibi belli bir süre sonra Sonya'nın da aşkıyla içsel huzuruna kavuşma adımlarını atmaya başlıyor.
Daha da uzatmak istemediğim için yazmayacağım birçok detay çarptı bu okumada gözüme. Her bir karakterin yansıttığı ruhsal durum ve Dönem Rusyası, ayrı ayrı üzerine konuşulacak konular. Dostoyevski bambaşka seviyede bir yazar. Hala okumayan varsa onun için büyük kayıp olur.
İnstagram'da denk gelip bir ara izlerim elbet listeme aldığım, izledikten sonra da neden daha önce izlemedim ki diye hayıflandığım bir dizi. Konusu, senaryosu, oyunculuklar, görsel efektler her biri o kadar iyiydi ki 4 günde 62 bölümü izletti bana. Evet gözlerim…devamıİnstagram'da denk gelip bir ara izlerim elbet listeme aldığım, izledikten sonra da neden daha önce izlemedim ki diye hayıflandığım bir dizi. Konusu, senaryosu, oyunculuklar, görsel efektler her biri o kadar iyiydi ki 4 günde 62 bölümü izletti bana. Evet gözlerim ekrana bakmaktan acıyor ama değdi mi kesinlikle. 🤌🏻
Konusu dizinin künyesinde de yazıyor ama özet geçecek olursam, gönüllü ek sefere katılan bir grup yolcunun bulunduğu uçağın bir piste acil iniş yapması gerekir. İndiklerinde büyük bir şok yaşarlar çünkü onlar sadece bir gün geçtiğini zannederken aslında 5 yıl geçmiştir. Uçağın ve yolcuların gizemini çözmek için türlü sınavlardan geçmeleri gerekir.
İtiraf edeyim ilk iki bölümü izlerken bu konuyu ne kadar uzatabilirler ki diye düşünüp biraz sıkılmıştım ama bölümler ilerledikçe ve hikayenin içine girmeye başladıkça yanlış düşündüğümü fark ettim tabii ki. Sonunu herkes beğenir mi bilmiyorum ama benim açımdan gayet yeterli ve güzeldi.
6. hissi kuvvetli bir insan olarak böyle bir diziyi izlemek ekstra hoşuma gitti. Komik gelebilir ama birbirlerine çağrılarını anlattıkları sahneler her sabah annemle birbirimize rüyalarımızı anlatışımızı hatırlattı :)
Rahatsız olduğum şeyler de vardı tabii. 5 yaşında çocuğa anlatılsa anlayacağı şeyler için koca koca insanları ikna etmeye çalışmaları mesela. Sürekli bir ben bilirim havasıyla burnunun dikine gidiyor herkes. Böyle böyle de dizi uzamış yoksa 3 sezona derleyip toplayabilirlermiş. Yolcuların çoğunun bu kadar iradesiz ve manipülasyona açık oluşu da çok sinirimi bozdu. Bazı karakterlere gıcık olmaktan dişlerimi sıkarak izlediğim yerler oldu ki bu da iyi oyunculuk demek aslında.
Kısa sürede fazla yükleme yaptığım için bir süre dizi görmek istemiyorum ama bu diziyi izlediğim için de mutluyum.
*Her şey birbiriyle bağlantılı.✨
Spoiler içeriyor
Uzun zamandır listemde olup sürekli ertelediğim bir filmdi. Cinayet romanlarını ve filmlerini çok seven biri olarak bu filmi bu kadar geç izlediğim için kendimi kınıyorum. İnsan bir konusuna bakar en azından. Filme gelirsem Hubris Sendromu'na sahip katil seçilmiş kişi olduğunu…devamıUzun zamandır listemde olup sürekli ertelediğim bir filmdi. Cinayet romanlarını ve filmlerini çok seven biri olarak bu filmi bu kadar geç izlediğim için kendimi kınıyorum. İnsan bir konusuna bakar en azından.
Filme gelirsem Hubris Sendromu'na sahip katil seçilmiş kişi olduğunu düşünüyor ve kendince günahkar insanları cezalandırarak öldürmeye başlıyor. Başroldeki iki dedektif de bu cinayetleri çözmeye çalışıyor.
Hristiyanlıkta 7 büyük günah olarak geçen şehvet, gurur, öfke, tembellik, kıskançlık, oburluk ve açgözlülük katilin işlediği cinayetlerin ana teması. Filmde bu sıralamayı değiştirmiş. Nedeni başta belli olmasa da filmin sonunda, David'le olan sahnede kıskançlık ve öfkeyi sona bırakacak şekilde ayarlamak için değiştirdiği anlaşılıyor.
John özel biri olmadığını söylüyor ama gizli bir kibir belirtisi bu. Sıradan olduğunu düşünen biri unutulmayacak işler yapmaya çalışmaz çünkü. Seri katillerin çoğunda tanınma, unutulmama, saygınlık takıntısı var. Cinayetlerini, sanatını icra eden bir sanatçı gibi özenerek planlaması aslında egosunun daha azıyla yetinememesinden kaynaklı. Birini öylece öldürmeyi zekasına hakaret sayar bu tarz katiller. Her bir cinayeti şova dönüştürmeli ve hakkında uzun yıllar konuşturmalıdır. Parmak izi bırakmamak için parmak uçlarındaki derileri kesmesi o zamanın teknolojisinde bulunmasını en çok zorlaştıran şeylerden biri ve gelip teslim olduğunda verdiği 'isteseydim yakalanmazdım' mesajına da katkıda bulunuyor. Yıllar önce böyle bir haber okuduğumu hatırlıyorum iki kişi parmak izi bırakmamak için parmaklarını ve avuç içlerini asitle yakmışlardı. Belki de bu filmden ilham almışlardır.
Dedektif rollerinde Morgan Freeman ve Brad Pitt var. M. Freeman'a emekliliği gelmiş, egolarından arınık, deneyimli ve zeki dedektif rolü çok yakışmış. Olay yerinden tutulup getirilmiş gerçek bir dedektifmişçesine somutlaştırmış karakteri ki bu da onun farkı zaten. Olaylar arasında anında bağlantı kurabilen, zeki insanlara bayıldığım için Somerset karakterinin favorim olmasına da şaşırmadım.
Mills karakterini ise tam tersi hiç sevmedim. Çok mızmız, fevri davranışları var. Duygularımla hareket ediyorum ayağına şımarık çocuk gibi davranıyor ve her türlü bildiğini okuyor. Film boyunca öfke kontrol probleminin üzerinde duruldu ki bir noktaya bağlanacağı burdan belliydi ve David şaşırtmayarak sonunda da öfkesine yenik düştü. Olması gereken buydu belki de insan karakter özelliklerini öylece bırakamıyor çünkü. Film boyunca aynı tavrı sürdürüp sevdiği kadın ölünce olgun tepki gösterse karakter tutarlılığı bozulmuş olacaktı o da ayrı bir konu.
Tracy'nin kendini duyurma çabasından ölecek kişilerden biri olacağını ve David'in onu kaybedeceğini anlamıştım. Filmlerde uçarı, kayıtsız kişilerin durulmasının sebebi genelde sevdiği kişileri kaybetmek oluyor çünkü. Yine de Tracy'nin ve bebeğinin sonunun böyle olmasına çok üzüldüm.
Bunlar dışında 95 dünyasında çocuk sahibi olmanın korkunç olduğunu düşünüyorlar. Böyle bir dünyaya çocuk getirilir mi düşüncesi her dönem var demek ki. 2023'ten bildiriyorum dünya hala korkunç bir yer.
Bir de filmde FBI'ın okuma alışkanlıklarını incelemesi çok iyi değil mi? Özellikle şiddet, faşizm içerikli yayınlara kimler ilgi duyuyor, ne sıklıkta okuyor kaydının tutulması çok disiplinli bir önleme çalışması bence. Kesin gerçekte de böyle şeyler yapıyordur bunlar.
Son olarak dolu dolu bir filmdi. Birçok alıntı yapılmış ve gerçekten kaliteli film yapmışlar. Aquinalı Thomas'tan bile bahsedilmişti helal olsun. Buralara kadar okuyan olur mu bilemiyorum ama benim gibi erteleyen varsa kesinlikle izlesin.
Dünya güzeldir ve uğruna savaşmaya değer
-Ernest Hemingway
Çoklu kişilik bozukluğu her zaman garip gelen ve çok da merak ettiğim bir konu. İki kişilik arasında duygu, düşünce, karakter, cinsiyet vs o kadar farklılık olabiliyor ki günlük hayatta dengesiz dediğimiz kaç kişide vardır acaba? 24 farklı kişiliği bulunan hasta…devamıÇoklu kişilik bozukluğu her zaman garip gelen ve çok da merak ettiğim bir konu. İki kişilik arasında duygu, düşünce, karakter, cinsiyet vs o kadar farklılık olabiliyor ki günlük hayatta dengesiz dediğimiz kaç kişide vardır acaba? 24 farklı kişiliği bulunan hasta bile varmış o da bilinen. Bu filmde hastalığın bir örneğini göstermişler. Aksiyonu, gerilimi güzel bir filmdi. Katili başta doğru tahmin edip sonra yanlış spoiler yüzünden başkası sanıp bir tık hayal kırıklığına uğradım ama sonunda düşündüğüm kişi çıkınca da mutlu oldum. O ihtimal daha psikopatça gelmişti çünkü. Böyle bağlamaları iyi olmuş bence.
Spoiler içeriyor
Nihayet seneyi kapattığım için bir süredir izlemek istediğim bu filmi kendime ödül olarak seçtim. Son işinde yakayı ele verdiği için sahadan alınan ajan JJ ve ona hayran ortağı Bobbi bir anne kızı izlemeye başlarlar. Bu angarya işte zaman geçmezken aşırı…devamıNihayet seneyi kapattığım için bir süredir izlemek istediğim bu filmi kendime ödül olarak seçtim.
Son işinde yakayı ele verdiği için sahadan alınan ajan JJ ve ona hayran ortağı Bobbi bir anne kızı izlemeye başlarlar. Bu angarya işte zaman geçmezken aşırı zeki kızımız Sophie onları deşifre eder. JJ 9 yaşındaki bir kıza deşifre olmayı kendine yediremediği ve bunun duyulmasını istemediği için de her dediğini yapmaya başlar. Böylece ikilinin dostluğu başlar. Sophie'ye bayıldım resmen ileride böyle akıllı bir kızım olsa keşke (amiin amin). İkilinin birlikte vakit geçirdiği sahneleri ayrı sevdim.
Bir ara sürekli WWE izliyordum ve efsane güreşçilerden birini böyle abuk hallerde görmek çok keyifliydi.(Hey gidi Bautista be 😄) Dev adamlar da günlük hayata uyum sağlayabilir konsepti gibiydi çok tatlı bir filmdi bence :))
Klişeler vardı tabii ki ama klişelerle alay edilen yerler de vardı. Sonundaki ufak çaplı aksiyon tipik bir CIA filmi aksiyonunu elbette karşılamaz ama o kısımları hikayeyi bağlamak için kullanmışlar gibiydi daha çok. Gay çiftin ters köşesi fena değildi.
Kısaca harika bir film değil zaten olması da gerekmiyor. Keyifli bir şey izlemek için açtım ve eğlendim de.🌼
-Gözden, ırak olan gönülden de ırak olur mu efendimiz? -Hayır Olric. Yüreğinde bir yer açıp oraya oturttuğun her kimse, seninle birlikte gider her yere. . Tutunamayanlar, Oğuz Atay
Bir iki kesit dışında hiç bilgim olmadığından bu filmi daha soft bekliyordum ama öyle değilmiş. Modum yükselsin diye izleyip dert sahibi olarak bitirdim. 2. Dünya Savaşı'na girmediği halde girmiş kadar etkilenen 1940'lar Türkiyesi'nde Behçet Necatigil'in öğrencisi iki şair arkadaşı anlatıyor…devamıBir iki kesit dışında hiç bilgim olmadığından bu filmi daha soft bekliyordum ama öyle değilmiş. Modum yükselsin diye izleyip dert sahibi olarak bitirdim.
2. Dünya Savaşı'na girmediği halde girmiş kadar etkilenen 1940'lar Türkiyesi'nde Behçet Necatigil'in öğrencisi iki şair arkadaşı anlatıyor film. Tarih öğrenirken detayına inemediğimiz için dönem halkının yaşadığı ağır zorluklara ışık tutması ve gerçek bir hikaye olması filmi ekstra etkileyici yapmış.
Muzaffer ve Rüştü memuriyetleri dışında hayatını şiire ve sanata adamış, tatlı bir rekabetle yazma motivasyonunu sürekli arttıran iki iyi arkadaş. Mert Fırat ve özellikle Kıvanç Tatlıtuğ'un oyunculuklarını çok beğendim. Uçarı ama çekingen, çocuksu bir coşku var hareketlerinde. Şairlere has nezaket, hal ve tavrı öyle güzel yansıtmışlar ki çoğu yerde karşımda gerçek bir şair varmış gibi hissettim.
Filmde çok güzel sahneler vardı evet ama benim en beğendiğim, sanatoryumdaki daktilo odasına giriş sahnesiydi.
Bu zamana kadar izlemediğim için pişman olduğum bir film oldu.
*Bu film tüm kayıp şairlerin anısına adanmıştır.