Zaten anlatmaya gerek yok, sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri ama meselesi kaçış değil; zihnini özgür tutabilmek. Film aslında tamamen Umut ile Korku arasındaki o ince çizgi üzerine kurulu. Andy'nin hoparlörden operayı dinlettiği an ya da taşları sabırla yonttuğu her…devamıZaten anlatmaya gerek yok, sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri ama meselesi kaçış değil; zihnini özgür tutabilmek.
Film aslında tamamen Umut ile Korku arasındaki o ince çizgi üzerine kurulu. Andy'nin hoparlörden operayı dinlettiği an ya da taşları sabırla yonttuğu her saniye şunu söylüyor: Bedenini dört duvar arasına kapatabilirler ama sen izin vermediğin sürece zihnine kilit vuramazlar. Umut, Red'in dediği gibi insanı çıldırtan tehlikeli bir şey de olabilir; Andy'nin dediği gibi insanı ayakta tutan en güzel şey de.
Brooks’un durumuna gelirsek... Zaten filmin en boğaz düğümleyen kısmı orası. Adam 50 yıl hapiste kalmış; orada kütüphaneden sorumlu, saygı duyulan biri. Dışarı bir çıkıyor, hızlı akan dünyaya yetişemeyen, süpermarkette poşet katlayan değersiz bir yaşlı. Kurumsallaşmak dedikleri şey tam olarak bu: Önce duvarlardan nefret ediyorsun, sonra alışıyorsun, en son yaşamak için o duvarlara muhtaç kalıyorsun. Brooks için özgürlük bir imkan değil, koca bir belirsizlik ve dehşet haline geldi. Duvara kazıdığı "Brooks Was Here" yazısı da o koca dünyada "Ben de vardım" deme çığlığıydı. Kısacası duvarlar sadece bedeni değil, zihni de esir alıyor; gerçek esaret bazen hapishaneden çıktıktan sonra başlıyor.
Film açıkçası son 20 dakikaya kadar tamamen boş geçiyor. Bütün olay ve o internette abartılan dehşet anları tamamen o son 20 dakikanın içine sıkıştırılmış. Ne diyeceğimi tam bilemiyorum, gerçekten çok garip bir filmdi. Ha, milletin anlattığı kadar rahatsız edici sahneleri…devamıFilm açıkçası son 20 dakikaya kadar tamamen boş geçiyor. Bütün olay ve o internette abartılan dehşet anları tamamen o son 20 dakikanın içine sıkıştırılmış. Ne diyeceğimi tam bilemiyorum, gerçekten çok garip bir filmdi. Ha, milletin anlattığı kadar rahatsız edici sahneleri var mıydı? Evet, o kadar vardı; özellikle son kısım insanı ciddi anlamda darlıyor ve midesini bulandırıyor. Ama genel olarak bakınca, bu film için zaman harcamaya değmez izlemeyin yani "açıkçası o vaktinizi buraya harcayacağınıza gidin YouTube’dan düzgün bir video izleyin, çok daha iyi. En azından size bir şeyler katar,
Her ne kadar sinematik açıdan çöp bir yapım olsa da parmak bastığı konu maalesef günümüzün en büyük ve en karanlık gerçeklerinden biri: İnternet çağındaki pedofili tehlikesi ve dijital istismar. Filmdeki o sıkıcı ve gereksiz uzatılmış ilk bir saat, aslında gerçek hayatta sahte profillerin arkasına saklanan yırtıcıların gençleri yavaş yavaş nasıl manipüle ettiğinin (grooming) birebir özeti. Sosyal medyada ve anonim ortamlarda kurulan o yüzeysel samimiyetler, dikkatsiz olunduğunda çok hızlı bir şekilde felakete dönüşebiliyor. Özetle; izlemesi gereksiz darlık veren, sinema değeri sıfıra yakın bir film olsa da işlediği dijital güvenlik ve pedofili teması, günümüz dünyasında kimsenin hafife almaması gereken sert bir ders niteliğinde.
Mavi En Sıcak Renktir, romantize edilmiş bir aşk hikâyesinin ötesinde, insanın kendi varoluşunu bir başkasının aynasında arama ve kaybetme sürecini anlatan derin bir felsefi anlatıya sahip. Film, Jean-Paul Sartre’ın "varoluş özden önce gelir" felsefesiyle doğrudan temas ediyor. Adèle, toplumsal beklentilerin…devamıMavi En Sıcak Renktir, romantize edilmiş bir aşk hikâyesinin ötesinde, insanın kendi varoluşunu bir başkasının aynasında arama ve kaybetme sürecini anlatan derin bir felsefi anlatıya sahip.
Film, Jean-Paul Sartre’ın "varoluş özden önce gelir" felsefesiyle doğrudan temas ediyor. Adèle, toplumsal beklentilerin arasında sıkışmışken Emma ile tanışmasıyla birlikte sadece cinsel değil, varoluşsal bir uyanış yaşıyor; kendi özünü hazır bulmak yerine arzu, acı ve seçimler üzerinden yaşayarak inşa ediyor. Ancak bu durum Sartre'ın "Öteki" kavramını da beraberinde getiriyor: İnsan kendini başkasının bakışında bulur, fakat bir başkasıyla tam bütünleşme arzusu en nihayetinde kişinin kendi mutlak yalnızlığıyla yüzleşmesiyle sonuçlanır. Bunun yanında film, Emma'nın burjuva-entelektüel dünyası ile Adèle'in işçi sınıfı ve somut gerçekliği arasındaki uçurumu göstererek aşkın sınıfsal farkları aşmakta her zaman yeterli olmadığını vurgular.
Benim açımdan bu film gerçekten çok garip bir yapım; "çok güzel" diyemiyorum ama "kötü" de diyemiyorum, tam ortasında bir yerde duruyor. Kesinlikle +18 bir film; bir daha asla oturup izlemem,Kameranın karakterlerin dibine kadar girmesi, fantezilerden uzak, çıplak bir insan doğası sunuyor ama bu durum bazı sahneleri ciddi anlamda rahatsız edici kılmış. Özellikle Adèle’in yemek yediği sahnelerden, en çok da o makarna yediği anlardan aşırı derecede rahatsız oldum; o ağız şapırdatmaları ve kontrolsüz görsellik beni filmden zaman zaman uzaklaştırdı.
Yine de filmin hissettirdiği o yoğunluk yadsınamaz. Başta arzuyu ve özgürlüğü simgeleyen mavi rengin, filmin sonunda Adèle'in üstündeki elbiseye dönüşüp bir geçmiş zaman hüznünü temsil etmesi ve Adèle'in o caddede tek başına yürüyüp kaybolması tam da hayatın özü: Bizi biz yapan insanları arkamızda bırakır, onların bıraktığı izlerle yürümeye devam ederiz. (FILM KESINLIKLE +18 FILM ONA GORE )
Bazen TikTok veya Reels keşfetinde karşına birkaç saniyelik tek bir sahne düşer, o his seni yakalar ve bir bakmışsın filmin başındasın. Liberal Arts benim için tam olarak böyle başladı. Tek bir kesitinden çekilip girdiğim bu hikayeyi bugün 4. kez bitirdim.…devamıBazen TikTok veya Reels keşfetinde karşına birkaç saniyelik tek bir sahne düşer, o his seni yakalar ve bir bakmışsın filmin başındasın. Liberal Arts benim için tam olarak böyle başladı. Tek bir kesitinden çekilip girdiğim bu hikayeyi bugün 4. kez bitirdim. Bir filmi dördüncü defa aynı keyifle dönüp izliyorsan, o film artık senin için sadece bir yapım değil, sığındığın bir limandır.
Her izleyişimde ayrı bir detay yakalıyorum. Açıkçası filmin sonlarında hafif bir "çarpılma" yaşıyorsun; beklentilerinle, karakterlerin kararlarıyla ve hayatın o sert gerçekliğiyle seni bir anlığına sarsıyor. Ama tam da bu yüzden mükemmel.
Peki Film Bize Gerçekte Ne Anlatıyor?
Film, 30’larındaki Jesse ile 19 yaşındaki Zibby üzerinden yaş, büyüme ve zamanla barışma üzerine harika bir felsefe sunuyor.
Geçmişe Sığınma vs. Gelecekle Yüzleşme: Jesse, gençliğinin ve üniversite yıllarının o güvenli, entelektüel konfor alanında sıkışıp kalmış bir adam. Genç bir kızla kurduğu bağ, aslında Zibby’den ziyade kendi gençliğine duyduğu özlem.
Olgunlaşmanın Kaçınılmazlığı: Filmin felsefi derinliği, edebiyat ve klasik müzik tartışmalarının ötesinde "büyümeyi kabul etmekte" yatıyor. Zibby hayatın başında ve her şeyi tutkuyla yaşamak isterken; Jesse artık o evreyi geçtiğini, hayatın her döneminin kendine has bir ağırlığı ve güzelliği olduğunu anlamak zorunda.
Sonundaki O Sarsıntı: Filmin sonunda hissettiğin o "çarpılma" hissi tesadüf değil. Hikaye seni romantik bir peri masalına hazırlarken, birden yetişkinliğin dürüstlüğüyle yüzleştiriyor: Sadece birini sevmek ya da aynı kitapları beğenmek yetmez; hayatın zamanlamasına ve gerçekliğine saygı duymalısın.
Kısacası Liberal Arts, nostaljinin tatlı zehrini ve yetişkin olmanın kabullenme gerektiren o olgun güzelliğini müthiş bir dille anlatıyor. Nostalji hissini seven, yaşlanmaktan ya da yerinde saymaktan korkan herkesin hayatında en az bir kez (benim gibi 4 kez de olabilir!) izlemesi gereken bir iş.
Yeni DC evreninin nasıl şekilleneceğini merak ediyordum ve Supergirl: kesinlikle doğru bir adım olmuş. Her şeyden önce Milly Alcock, Kara Zor-El rolüne inanılmaz yakışmış. Karakterin Clark Kent gibi Dünya'da sevgi dolu bir ortamda değil de, Krypton'un yıkılışına şahit olarak büyümesinin…devamıYeni DC evreninin nasıl şekilleneceğini merak ediyordum ve Supergirl: kesinlikle doğru bir adım olmuş.
Her şeyden önce Milly Alcock, Kara Zor-El rolüne inanılmaz yakışmış. Karakterin Clark Kent gibi Dünya'da sevgi dolu bir ortamda değil de, Krypton'un yıkılışına şahit olarak büyümesinin getirdiği o travmayı, öfkeyi ve hüznü çok iyi yansıtıyor. Ekran karşısında Superman'in kadın versiyonunu değil; kendi travmalarıyla başa çıkmaya çalışan, çok daha sert ve kendi ayakları üzerinde duran özgün bir karakter izledim.
Görsel olarak film tam anlamıyla bir uzay destanı. Tom King'in uyarlandığı çizgi romandaki o epik bilimkurgu atmosferini, canlı renkleri ve gezegenler arası yolculuk hissini beyazperdeye çok başarılı aktarmışlar. Hikayenin temposu ortalarda hafiften yavaşlıyor gibi hissettirse de, aksiyon sahnelerinin tokluğu ve karakterin duygusal derinliği bu ufak açığı rahatça kapatıyor.
Sonuç olarak karşımdaki sadece sıradan bir süper kahraman filmi değil, görsel dünyası çok güçlü bir bilimkurgu-macera hikayesiydi. James Gunn yönetimindeki yeni DC dönemine inancımı tazeleyen, ayakları yere basan bir iş olmuş.
Robin Hood evreni benim öteden beri sevdiğim, potansiyeli çok yüksek bir dünya. Ama ne yalan söyleyeyim, Hollywood bu seriyi bir türlü tam anlamıyla sinemaya taşıyamadı; o hak ettiği seriyi bir türlü çıkaramadı. 2018 yapımı Robin Hood’a gelirsek; temelde Robin’in nasıl…devamıRobin Hood evreni benim öteden beri sevdiğim, potansiyeli çok yüksek bir dünya. Ama ne yalan söyleyeyim, Hollywood bu seriyi bir türlü tam anlamıyla sinemaya taşıyamadı; o hak ettiği seriyi bir türlü çıkaramadı.
2018 yapımı Robin Hood’a gelirsek; temelde Robin’in nasıl halkın kahramanına dönüştüğünü işleyen güzel bir başlangıç hikayesi. Başından sonuna kadar tempo düşmüyor, insanı genel olarak sıkmıyor. İşin mizah tarafı iyi ayarlanmış, görsel efektler gayet kaliteli ve oyunculuklar da sırıtmiyor, hakkı verilmiş.
Sinema tarihini değiştirecek bir başyapıt beklentisiyle oturmazsanız; aksiyonu bol, görseli sağlam ve son derece keyifle izlenebilir bir film olmuş.