102 yıl önce bir millet karar verdi: Kendi kaderini kendisi yazacak. Cumhuriyet, sadece bir yönetim değil; bir direniş, bir duruş, bir umuttur. Nice yüzyıllara! 🇹🇷 #Cumhuriyet102Yaşında #29Ekim #Atatürk
Yaptıklarından pişman olma, yapmadıklarından pişman ol... *My Oxford Year* tam da bu cümleyi iliklerine kadar yaşatan bir film. Başrolümüz Anna, Oxford’a gelmiş, aklında kariyer, şiir, başarı… Ama hayat tam o sırada ona başka bir plan çıkarıyor: aşk, kayıplar, seçimler ve…devamıYaptıklarından pişman olma, yapmadıklarından pişman ol...
*My Oxford Year* tam da bu cümleyi iliklerine kadar yaşatan bir film. Başrolümüz Anna, Oxford’a gelmiş, aklında kariyer, şiir, başarı… Ama hayat tam o sırada ona başka bir plan çıkarıyor: aşk, kayıplar, seçimler ve en önemlisi de “anı yaşamak”.
Film aslında ilk başta klasik bir "yurt dışında eğitim, aşk" hikayesi gibi başlıyor ama sonlara doğru duygusal tokat atıyor. Çünkü olay sadece aşık olmak ya da başarılı olmak değil, *"hayat ne zaman sona erecek bilmiyoruz, bu yüzden neyin peşinden gideceğimizi iyi seçmeliyiz"* mesajını çok güzel veriyor.
İzlerken kendi hayatınla ilgili de düşünüyorsun: "Ben neyi erteledim?", "Kimi sevip de söyleyemedim?", "Kaç kere ‘sonra’ dedim ama o sonra hiç gelmedi?"
Günlük hayat koşturmasında hep bir şeyleri erteliyoruz ya… Bu film tokat gibi hatırlatıyor: *Her şeyi planlayabilirsin ama kalbin planlara sadık kalmak zorunda değil.*
Yani kısacası: Gidip izleyin. Aşık olun, ağlayın, gülün… Ama en çok da, o meşhur kararı düşünün: *Kariyer mi kalp mi?*
Spoiler yok ama şunu bilin: Hayat her zaman mantıkla ilerlemiyor. Bazen en büyük pişmanlık, “denemedim” demek oluyor.
Her şey sadece sonsuza dek sürerse mi anlamlı olur? Belki de tam tersi… Anlam, tükenebilirlikte saklıdır. Bir şeyin bitebilir olması onu değerli kılar. Sonsuz olan, zamanla sıradanlaşır; göz alışır, kalp duymaz olur. Ama sonu olduğunu bilmek… İşte o, her anı…devamıHer şey sadece sonsuza dek sürerse mi anlamlı olur?
Belki de tam tersi… Anlam, tükenebilirlikte saklıdır. Bir şeyin bitebilir olması onu değerli kılar. Sonsuz olan, zamanla sıradanlaşır; göz alışır, kalp duymaz olur. Ama sonu olduğunu bilmek… İşte o, her anı dikkatle yaşatır insana.
Bir gülüş mesela… Hep sürse kıymeti kalır mıydı? Ya da bir mevsim… Hiç bitmeyen bir ilkbahar, çiçekleri bile bıktırmaz mıydı? İnsanoğlu sınırla tanır sevgiyi, acıyı, sevinci. Bir şeyin biteceğini bilmek, onu yaşamaya mecbur kılar.
Belki de bu yüzden veda eden bir bakış, kalan binlerce selamdan daha derindir. Ve belki de bu yüzden, bir gün biteceğini bildiğimiz halde tutunuruz bazı anlara… Onlar geçici olduğu için değil, geçici oldukları hâlde içimizde iz bırakabildikleri için.
Sonsuzluk, anlam değil alışkanlık getirir. Ama sonu olan şey, hem başlar, hem değişir, hem öğretir… Ve belki de en çok bu yüzden anlamlıdır.
Özel sektörün derdi bitmiyor gerçekten… Hani proje bazlı işlerde çalışmak başta çok güzel geliyor, “her proje yeni bir heyecan” falan diyorsun ama işin sonuna doğru bir bakıyorsun, kafa direkt başka projeye kaymış. İş bitmeden iş bakma stresine giriyorsun. İşin garibi,…devamıÖzel sektörün derdi bitmiyor gerçekten… Hani proje bazlı işlerde çalışmak başta çok güzel geliyor, “her proje yeni bir heyecan” falan diyorsun ama işin sonuna doğru bir bakıyorsun, kafa direkt başka projeye kaymış. İş bitmeden iş bakma stresine giriyorsun.
İşin garibi, daha çalıştığın yerden çıkmadan kafanda CV'ni güncellemeye başlıyorsun. Sağda solda ilan var mı, kim ne yapıyor, hangi firma alım yapıyor diye gözün sürekli LinkedIn'de. Bir yandan çalış, bir yandan “ya bulamazsam?” düşüncesiyle geceleri uyuma…
Yüksek sesten nefret ederim ama kulaklığımda çalan müzik hep son ses. Çünkü dışarının gürültüsünü bastırmak kolay olmuyor… İnsanların sesini, beklentilerini, susunca bile üzerime yük gibi çöken cümlelerini duymamak için müziğin volümünü sonuna kadar açıyorum. Belki de kendimden kaçarken, en çok…devamıYüksek sesten nefret ederim ama kulaklığımda çalan müzik hep son ses.
Çünkü dışarının gürültüsünü bastırmak kolay olmuyor… İnsanların sesini, beklentilerini, susunca bile üzerime yük gibi çöken cümlelerini duymamak için müziğin volümünü sonuna kadar açıyorum. Belki de kendimden kaçarken, en çok kendimi duymaya çalışıyorum.
Dışarıda ne kadar sessizlik arıyorsam, içimde o kadar fırtına var. Müzik, o fırtınaya tempo tutuyor. Belki de o yüzden melodiler sakinleştirmiyor artık, aksine daha çok yükseltiyor beni. Ama sessiz kalınca duyduğum tek şey; içimde yankılanan, cevabını bilmediğim sorular.
Yani mesele müziğin yüksekliği değil, hayatın gürültüsü. Ve bazen, o gürültüyü bastırmanın tek yolu, kulaklığı biraz daha sıkmak, sesi biraz daha açmak… En azından içimdeki karmaşaya bir ritim vermek.
Samimiyet güzel şey ama sınırını bilen için… Bazı insanlar var, o ince çizgiyi fark etmiyor ya da bilerek zorluyor. Şımarıklığın verdiği rahatlıkla, her lafı edebileceğini, her davranışı sergileyebileceğini sanıyor. Sanki senin sınırların, onların keyfine göre şekillenecekmiş gibi. Sonra o sınırdan…devamıSamimiyet güzel şey ama sınırını bilen için…
Bazı insanlar var, o ince çizgiyi fark etmiyor ya da bilerek zorluyor. Şımarıklığın verdiği rahatlıkla, her lafı edebileceğini, her davranışı sergileyebileceğini sanıyor. Sanki senin sınırların, onların keyfine göre şekillenecekmiş gibi.
Sonra o sınırdan bir adım içeri girince, ufak bir tepki veriyorsun diye hemen “trip krizi”. Sanki suç onların değil de senin. O kadar komik ki… Hem haddini bilme, hem de sana haddini bildirilmeye kalkılınca alınganlık yap.
Samimiyet, saygının içinden geçer. O yolun dışına taşınca adı artık samimiyet değil, sadece taşkınlık olur. Ve herkes taşkınlığa tahammül etmek zorunda değil. Çünkü bazen mesafe, sağlıktır. Sessizlik ise nezaketin son noktası.