Peki ama, gerçeği görebilir mi insan? gördüm: inanıyorum diyebilir mi insan? ya düşler düşüncenin sesinden güçlü ise? çok kısaysa bu yaşam, insan erken geldiyse? ~ Posetitel muzeya/1989~
Kurban Bayramı, yalnızca bir gelenek değil; paylaşmanın, affetmenin ve hatırlamanın adı. Kalbinizin yumuşadığı, ruhunuzun dinlendiği bir bayram dilerim. İyi bayramlar 💐
Günaydın! Güne umutla başlayalım dedik ama umut hâlâ uyuyor galiba… Kahvenin de ruhu çekilmiş, gözler hâlâ boş boş bakıyor. Neyse, en azından hayattayız. Şimdilik. Güzel (!) bir gün bizi bekliyor… ya da biz onu bekliyoruz, kim bilir? 🌞😴☕
Bir etkinlik yapalım: Adını anamadığınız kişilere, bir türlü söyleyemediğiniz ama her gece iç sesinize prova yaptığınız cümleleri yorumlara yazın. Hem gizli kalsın, hem herkes okusun hem söylemiş olun, hem hâlâ susuyor gibi yapalım.
Birinci yalandan sonra tüm gerçekler bulanıklaşır. İkinci yalandan sonra ise bulanık olan her şey birer hayalete dönüşür—hem var hem yok, hem tanıdık hem yabancı. Yalan, çoğu zaman “kırılmasın” diye başlar. Masum görünür. Ama ilk çatlak da o iyi niyetle atılır…devamıBirinci yalandan sonra tüm gerçekler bulanıklaşır. İkinci yalandan sonra ise bulanık olan her şey birer hayalete dönüşür—hem var hem yok, hem tanıdık hem yabancı.
Yalan, çoğu zaman “kırılmasın” diye başlar. Masum görünür. Ama ilk çatlak da o iyi niyetle atılır aynaya. Sonra o ayna seni yansıtmamaya başlar. Asıl ironi de burada başlar: En çok yalan söyleyenler, en dürüst görünmeye çalışır.
İnsanlar güveni sırtlarında karton kutu gibi taşırbiraz yağmur, biraz ağırlık derken kutu dağılır. Sonra kimse kimseye bir damla bile güvenmez olur. Çünkü her damla, eski bir ihaneti sızdırır.
Bir gün uyanırsın, yastığının yanında sadece kuşku kalmıştır. Gözlerinin içine bakıp “doğruyu söylüyorum” diyen herkesin sesi, artık sadece rüzgarın uğultusudur. Ve o an anlarsın: Gerçek, bazen sadece en güzel söylenen yalandır.
Çünkü insan artık dürüstlük aramaz; ona en iyi gelen masalı seçer. Hem inanır, hem unutur. Hem de sanki hiç yalan söylenmemiş gibi yaşamaya devam eder.
25 yaşın bir tür filtresi var galiba. Hani yıllar geçtikçe kahve gibi, insanın da demi oturur ya... İşte öyle bir şey bu. Sabah Instagram’ı açtım, "takip" değil de “tanıdığım” insanları gözden geçirdim. Bir nevi dijital detox değil, ruhsal temizlik. Kuru…devamı25 yaşın bir tür filtresi var galiba. Hani yıllar geçtikçe kahve gibi, insanın da demi oturur ya... İşte öyle bir şey bu. Sabah Instagram’ı açtım, "takip" değil de “tanıdığım” insanları gözden geçirdim. Bir nevi dijital detox değil, ruhsal temizlik.
Kuru kalabalıklarla vedalaştım. Gülüşümde tetiklenen göz kıskançlıklarını, “kardeşim” deyip içten içe kuyumu kazanları, beni sadece kendi dertleri olduğunda hatırlayanları—hepsini o minik “takibi bırak” butonuyla uğurladım.
25 yaş, sanki öyle büyük bir yaş değilmiş gibi ama bir eşik gibi. Kendini tanıdığın, neye katlanamayacağını bildiğin, ama hâlâ umut etmeye meyilli olduğun bir ara durak. Kimseye düşman değilim. Ama artık kimseyi taşımak da istemiyorum. Samimi olamayanın selamı da ağır geliyor.
Kısacası, ben artık 25 yaşındayım. Ruh emicilere karşı auramı kapattım. Kalabalıklar arasında değil, kendi içimde yer açıyorum. Sessizce, ama gayet bilinçli bir kararla...
“Corpse Bride” demek, aşkın ölümsüzlüğüne dair bayağı ciddi bir vaat gibi geliyor, değil mi? Ama işin içinde tam anlamıyla “ölü” biri var ve bu, romantizmi biraz daha *soğuk* tutuyor. Tim Burton’ın o gotik, karanlık ama bir o kadar da renkli…devamı“Corpse Bride” demek, aşkın ölümsüzlüğüne dair bayağı ciddi bir vaat gibi geliyor, değil mi? Ama işin içinde tam anlamıyla “ölü” biri var ve bu, romantizmi biraz daha *soğuk* tutuyor. Tim Burton’ın o gotik, karanlık ama bir o kadar da renkli dünyasında, aşk hem mezar taşları arasında filizleniyor hem de “öldükten sonra bile anlaşabiliyoruz” mesajı veriyor. Paradoks tam burada: Sevgi, hayatın en canlı duygusu ama burada ölülerin dünyasında çiçek açıyor.
Bir yandan aşkın gücünü kutlarken, öte yandan “ölü gelin”le evlenmek belki de biraz fazla maceracı ve hatta absürt. Hani dedikleri gibi, “hayat kısa, ama aşk ölümsüz” ise, neden mezar taşının ötesinde romantik bir piknik yapalım ki? Mizahı da burada yakalamak mümkün: Sevdiğiniz kişiyle sorun yaşarsanız, “beni mezara gömmeden önce bir kez daha düşün” diyeceğinizden emin olabilirsiniz!
Kısaca, film bize diyor ki; aşk, canlılar kadar karmaşık, ölüler kadar gizemli ve tam da bu yüzden bir o kadar da eğlenceli. Ölümün bile aşkı engelleyemediği yerde, biz de günlük sıkıntılarla boğuşmaktan vazgeçelim, çünkü en kötü senaryo bile biraz komik olabilir.
Uyuyamıyorum; kafamda bir orkestra var, ama herkes kendi şarkısını çalıyor. Gece hem huzurlu, hem fırtına gibi; hava ne sıcak ne soğuk, tam kararında kararsız. Gözlerim kan çanağına dönmüş ama uyku sanki “Ben varım ama gelmem” diyor. Demek ki, uykusuzluk da…devamıUyuyamıyorum; kafamda bir orkestra var, ama herkes kendi şarkısını çalıyor. Gece hem huzurlu, hem fırtına gibi; hava ne sıcak ne soğuk, tam kararında kararsız. Gözlerim kan çanağına dönmüş ama uyku sanki “Ben varım ama gelmem” diyor. Demek ki, uykusuzluk da kendi halinde bir eğlenceymiş!
Sevgili 25, Selam sana. Gecikmiş bir randevu gibisin… ne geç kaldın, ne erken geldin; ama ben hâlâ hazırlanıyor gibiyim. Sana gelirken elimde ne çiçek var ne şiir, sadece biraz yorgunluk, biraz ironi, biraz da “ben hâlâ kimim” sorusu. Ama seninle…devamıSevgili 25,
Selam sana. Gecikmiş bir randevu gibisin… ne geç kaldın, ne erken geldin; ama ben hâlâ hazırlanıyor gibiyim. Sana gelirken elimde ne çiçek var ne şiir, sadece biraz yorgunluk, biraz ironi, biraz da “ben hâlâ kimim” sorusu.
Ama seninle konuşmak istiyorum. Öyle ağır felsefe terimleriyle değil, mahalle arasında yürür gibi, çay içerken susup bakışmak gibi.
Çünkü 25 yaş, insanın kendine baktığında hem “ben bu muyum?” hem de “daha kim olabilirim ki?” dediği garip bir kıyı. Ne çocukluk gibi affedilir ne yaşlılık gibi anlaşılır. Tam ortada bir yerde… ve nedense hep acele ediyor gibi hissediyorum.
Hayat bana önce aynayı tuttu, sonra camını kırdı. Şimdi o parçaların her birinde kendime bakıp hangisi gerçek diye soruyorum. Bazıları gülümsüyor, bazıları bana küskün.
Ve işin paradoksu şu ki; bazen tam anlamaya başladığında, anlamak istemediğini fark ediyorsun. Belki de büyümek, bazı cevapları duymamaya gönüllü olmak demekmiş.
Sevgili 25, bu yıl senden bir şey istemiyorum… sadece birlikte susalım. Belki o sessizlikte artık bağırmayan iç sesimi duyarım.
Ve unutma: bazı yaşlar bir durağa varmak değil, trenden inmeye cesaret etmek demek.
İyi ki geldin, otur da biraz dinlen.
“Ölüme ölüm getirirsen, hayat getirmiş olursun” cümlesi paradoksal bir düşünce Buradaki ilk “ölüm”, olumsuzluk, yok oluş ya da yıkım anlamına gelir. Eğer bu “yok oluşa” karşı bir yok ediş, yani “ölüme ölüm” getirirsen, onu ortadan kaldırmış olursun. Sonuçta ortaya çıkan…devamı“Ölüme ölüm getirirsen, hayat getirmiş olursun” cümlesi paradoksal bir düşünce Buradaki ilk “ölüm”, olumsuzluk, yok oluş ya da yıkım anlamına gelir. Eğer bu “yok oluşa” karşı bir yok ediş, yani “ölüme ölüm” getirirsen, onu ortadan kaldırmış olursun. Sonuçta ortaya çıkan şey de hayat, varlık, yeniden doğuş olur.
Bu cümle; karanlığa karşı karanlığı değil, karanlığın kaynağını yok etmeyi, acıya karşı acıyla değil, acının kökünü ortadan kaldırmayı anlatır. Savaşla savaşılırsa barışa ulaşılmaz ama savaşı başlatan sebepler yok edilirse, işte o zaman yaşanabilir bir alan doğar.
Yani aslında, “ölümü” mecazen kötülük, karanlık, umutsuzluk olarak alırsan; ona bir son getirmek, yaşamı ve umudu doğurur. Tıpkı gecenin sabaha yer bırakması gibi.