Spoiler içeriyor
Şu şov bizınıs'ta, büyük hayaller ve umutlarla köyünü terk edip koşa koşa plak çıkarmaya büyük şehirlere giden herhangi bir insan evladı, hiç sömürülmeden, istismar edilmeden mutlu mesut yaşayabilmiş midir acaba? Herhangi birinin aileden yana yüzü gülmüş müdür? Ünün ve yeteneğin…devamıŞu şov bizınıs'ta, büyük hayaller ve umutlarla köyünü terk edip koşa koşa plak çıkarmaya büyük şehirlere giden herhangi bir insan evladı, hiç sömürülmeden, istismar edilmeden mutlu mesut yaşayabilmiş midir acaba? Herhangi birinin aileden yana yüzü gülmüş müdür? Ünün ve yeteneğin getirdiği gereğinden fazla sevgi ve nefretle ve bu birdenbire gelen ün, para, nefret ve sevgi bermuda şeytan dörtgeni sonucu oluşan anlam kaybıyla uyuşturucu-alkol batağına düşmeden, eşine ettiği sadakat yeminini bozmadan, ruhen ve bedenen tükenmeden başa çıkabilen var mıdır? Altından diş fırçası, pembe Cadillaclarıyla ve kendi tercihleriyle şaşaalı bir hayat yaşayan Elvis'e, dümdük bir memuriyet hayatı için pazar günü hiç çalışmadığı bir sınava girecek olan bir insanın, bu kadar üzülmesi enayilik değil midir?
Filmde beni en çok üzen şey, Elvis'in, menajerini ailesinden biri, bir baba olarak gördüğü vurgusu oldu. Çünkü ne olursa olsun Elvis, asla kopamıyor menajerinden. Bu durum bana, aileyle kurulan ve kolay kolay da kopmayan o bağı anımsattı. Daha küçükken, henüz lise çağlarında tanıştığı menajeri, Elvis'e sürekli yalan söylüyor, sürekli kendi çıkarı için çalışıyor, Elvis'e özgürce, kendi tarzıyla bir şeyler yapmasına izin vermiyor ama Elvis, ondan kopamıyor bir türlü. Elvis'in kötülüğünü düşündüğünü, daha doğrusu, menajerin, Elvis'e n'olursa olsun, kendi çıkarları için çalıştığını düşünmüyor. Menajer, muazzam bir manipülatör çünkü. Ne yaparsa yapsın Elvis ve ailesi için yapıyor güya. Elvis başkaldırdığında nereden, nasıl vuracağını ve onu nasıl kontrol altına alacağını iyi biliyor. Tam sonunda kurtuldu, gözünden perdeler kalktı derken hiç beklemediği bir darbe daha yemesi, artık gözünü açmasının da bir işe yaramaması ve menajerine söylediği her şeyi yutup tekrar o adamla çalışmak zorunda kalması... Bu adam dertten kederden ölmesin de n'apsın a dostlar, sorarım sizlere?
Film iyiydi, hoştu, sıkıcı değildi ama çok uzun geldi bana. Yani izle izle bitmedi. Artık bir yerden sonra kardeşim, "Bu adam ne zaman ölecek ya? 🤠" diye nazar değdirmek suretiyle dağ gibi herifi yıktı ve birkaç dakika sonra son konserini izleyebildik. Elvis Presley'i, o ikonik beyaz kostümü ve 1-2 şarkısı dışında pek bilmem ama son konserini izlemek, gencecik yaşında o yorgunluğu ve yıpranmayı yüzünde görmek cidden üzdü beni. Açıkçası normalde bu tarz filmler izledikten sonra o sanatçının şarkılarını dinlemeye giderim koşa koşa ama bu sefer gidip zenci gospel'ları falan dinleyesim geldi. Kilise sahnesi falan çok hoştu. Zencilerin böyle kendilerine özgü İslami ilahileri veya salavat-zikir çekişleri falan var mıdır acaba? Gerçi olsa bile, böyle dans ede ede, konser havasında olur mu hiç o işler bizim mahallede? Bilemedim.
Filmi izlerken, başarılı ve dünyaya damgasını vurmuş insanları gördüğümde ara sıra gelen, "bu dünyada bir şeyler başarmış, adını tüm dünyaya duyurmuş, kendi alanında rekorlar kırmış bir insan olmak nasıl bir duygudur acaba? Öldükten sonra ardından 'Bu dünyadan, şu şu gelip geçti be, ne adamdı/kadındı' diye bahsedileceğini bilmek; yaptığın işle veya tarzınla insanların hayatlarını değiştirebilmek; 'şu konu dendi miydi de x kişisi gelir akla abi' diye ardından konuşturmak falan nasıl bir his acaba, hiç dadıracak mısın bana bunu Rabbim (hayırlısıyla tabii)? Yani mesela memuriyette falan 'eiivitsi de nası Solitaire oynuyor öyle be? Helal olsun valla' falan diyecek mi hiç çalışma arkadaşlarım arkamdan, ben haram kazancımı çatır çutur yerken??? (Nasip etme Allah'ım)" perileri uğradı. Biraz hasbihal ettik, haddimi bilip oturduğum yerde oturmam gerektiğini falan söylediler. Biraz kırıcı oldu tabii ama olaysız dağıldık. Bu saatten sonra perileri kafes dövüşüne davet edecek değilim ya?
Kostümlere ve kıyafetlere bayıldım bu arada. Gerçeğe uygun olup olmadığını bilmiyorum (ama bu kadar basit bir konuda bile başarısız olunsaydı IMBD puanı bu kadar yüksek olmazdı herhal?), genel olarak tarzına bayıldım adamın. 60 yaşıma gelince Elvis'in giydiği kostümlerinden birini, kemerinden pelerinine kadar diktirip, torunum Esedullah Yavuz'un sünnet düğününde şıkır şıkır olma planlarım var inşallah. (Eğer o zamana kadar geleceğe göndermek için insan dondurma projeleri çıkmazsa tabii. Eğer öyle bir durum olursa müsait olamayabilirim.)
Son olarak da... yüce Allah'ım, sen bu sosyopatları, psikopatları, narsistleri birbirlerine denk düşür; iyi kötü kendi hâlinde yaşayıp giden biz zavallı kullarından uzak eyle. Amin.
Yaklaşık 8-9 yıldır falan izlemeyi düşündüğüm bir filmdi. Ara sıra filmdeki atışmaları veya ünlü Lose Yourself şarkısını açıp dinlesem de nedense izleyesim gelmedi hiç. Sonunda izledim ve bi' yük kalktı üstümden. Filmin sonlarına doğru filmi, Rabbit ve Papa Doc'ın atışması…devamıYaklaşık 8-9 yıldır falan izlemeyi düşündüğüm bir filmdi. Ara sıra filmdeki atışmaları veya ünlü Lose Yourself şarkısını açıp dinlesem de nedense izleyesim gelmedi hiç. Sonunda izledim ve bi' yük kalktı üstümden. Filmin sonlarına doğru filmi, Rabbit ve Papa Doc'ın atışması için izlediğimi fark ettim. Çünkü film başladı ve ben o sahneyi beklemeye başladım. Heyecanla izleyip eşlik ettikten sonra da "tamam, artık bitebilirsin" moduna girdim.
Ne zor hayatlar var şu dünyada. Sürekli yaşadığı çukurdan çıkmaya çalışıp, gerçekleşmeyeceğini bilse bile boş hayallere ümidini bağlayan ne kadar çok insan var. Film, böyle mahallelerde yaşanan o mücadeleyi, hayat tarzını, oralarda yaşanan sorunların ve insanların nasıl görmezden gelindiğini, yoksulluğun getirdiği sorunları, insanların tutunduğu o ümidi güzel bir şekilde göstermiş. Filmin sonunda Jimmy'nin gerçekleri kavrayıp atışmaları kazanmasına rağmen işe geri dönmesi ayrı bir hoşuma gitti benim. Ne kadar yetenekli olursan ol, ne kadar istekli olursan ol, eğer maddi imkanın yoksa, bağlantıların yoksa veya şans yüzüne kahkahalarla gülmediyse hayat sana altın tepsilerle fırsatlar sunmayacak. Bazen çok çabalasan da, doğru aksiyonlar almadığın sürece bir değişim yaşanmayabilir. Kurtulmaya çalıştığın o yerde, boşa hayaller kurarak yerinde saymaya devam edebilirsin. Jimmy ve arkadaşları için de durum buydu maalesef. Ama Jimmy, bu durumu, filmin sonunda kavradı bence. Hiç değilse hayallerini gerçekleştirebilmek için bir işte dikiş tutturup bir birikim yapması gerektiğini, öbür türlü kimsenin gelip onun elinden tutmayacağını anladı. Çabalamaktan vazgeçeceğini sanmıyorum, zira bir tavşan olarak koşmağa devam diyor bize:
"If I gotta scream 'til I have half a lung
If I have half a chance, I'll grab it, rabbit run!"
1-2 sene önce okumaya başlayıp, içindeki bazı şiirleri anlamadığım için sinirlenip yarım bırakmıştım. Bu sene yeniden okuyunca "NEYİ ANLAMADIN YURDAGÜL??" isyanı yaşadım kendime. Yani tabii, yine cehaletimden dolayı anlamadığım dizeler oldu, olmadı değil ama yarım bırakacak kadar da değil be…devamı1-2 sene önce okumaya başlayıp, içindeki bazı şiirleri anlamadığım için sinirlenip yarım bırakmıştım. Bu sene yeniden okuyunca "NEYİ ANLAMADIN YURDAGÜL??" isyanı yaşadım kendime. Yani tabii, yine cehaletimden dolayı anlamadığım dizeler oldu, olmadı değil ama yarım bırakacak kadar da değil be eiivitsi be. Altını çizdiğim, sevdiğim dizeler çok var, ama ne yalan konuşayım, memleket şiirlerini pek sevemedim. Normalde yoldan geçen herhangi biri kulağıma, bayrak-vatan-hilâl, diye fısıldasa tüylerim diken diken olur, gözlerim dolar (I'm a simple asena, i see dans eden kurt, i howl) ama nedense bu kitaptaki şiirlerin pek tesiri olmadı benim üzerimde. Gerçi o şiirlerde de genel olarak Anadolu insanı, köy yaşamı falan anlatılıyordu galiba. Belki o yüzden etkilenmemişimdir.
Bir de içinde "24 – 61" isimli, ne zaman okusam üzüntüden kalbimi sıkıştıran, sanki şiirde geçen Ahmed benmişim ve arkadaşımı bir bilinmeyene yolluyormuşum gerginliği yaşatan bir şiiri barındırıyor. Kitaptaki en sevdiğim şiir olabilir. "Kürtler" şiirinde geçen şu dizeler de fena çarpmıştı okurken:
"birini vurmak geçiyordu belki akıllarından
belki zehir zemberek açtılar
belki bir yola gideceklerdi geceleyin
usul usul karanlıkta kürtçe konuştular
ne dediklerini anlamadım
kürt olduklarını bilmiyordum
sonra bir vakit sustular
yere çözüldüler ansızın"
Spoiler içeriyor
Ne konusuna ne fragmanına ne de hakkındaki yorumlara bakmadan, ne akla hizmet sabahın dördünde izlemeye başladım acaba bu filmi? Basit, ve yapım yılından dolayı da eğlenceli bir film bekliyordum ama bilinçaltına iyi bi' sübliminal yiyerek kapattım günü büyük ihtimalle. Kendi…devamıNe konusuna ne fragmanına ne de hakkındaki yorumlara bakmadan, ne akla hizmet sabahın dördünde izlemeye başladım acaba bu filmi? Basit, ve yapım yılından dolayı da eğlenceli bir film bekliyordum ama bilinçaltına iyi bi' sübliminal yiyerek kapattım günü büyük ihtimalle.
Kendi televizyon kanalında yetişkin içerikleri yayınlayan Max isimli bir adam, kanalı için o dönem çekilen filmlerden daha farklı, daha gerçekçi(!) içerikler ararken bir gün Videodrome isimli işkence içerikli bir kasede denk gelir ve tam da aradığı şeyi bulduğunu düşünür. Max, Videodrome isimli bu korsan yayını izledikten sonra bu videonun arkasındaki kişileri merak edip bu işin peşine düşer. Bu arada bu kaset, sıradan çinko kasetler gibi değildir; izleyen insanın beyninde bir tümöre sebep olur. Beynine sinyali yiyip nur topu gibi bir tümöre sahip olduktan sonra yavaş yavaş gerçeklik algısını kaybetmeye başlayan Max'in, bu işin arkasındaki insanlarla ve gerçekle hayalin birbirine girmesiyle kendine ve dış dünyaya olan güvensizliğiyle yaşadığı mücadeleye, onunla birlikte muallakta kalarak "ne anlatıyosun be abla, gözünü seviyim be abi" diyerek şahit oluyoruz.
Medya manipülasyonun, pornografi bağımlılığının (herhangi bir bağımlılık için de geçerli olabilir gerçi) insanı gerçeklikten ne denli koparabileceğinin, oturup ekran karşısına geçildiğinde hayatla bağı nasıl kopardığımızın farklı bir açıdan, güzel bir yüzleştirmesi olmuş bence film. 80'lerde çekilmesine rağmen bazı fikirler ve sahneler o kadar günümüzü anlatıyordu ki yönetmenin ön görüsünü, ara sıra içimden "Senn, kahin misin?" diye sorarak izledim. Hele bir yerde, Brian O'blivion isimli karakterin "İnsanlar bir süre sonra kendi isimlerini kullanmayacaklar, herkesin özel bir ismi olacak" minvalindeki sözleri, izlerken "Oha, abi noluyo? 😮" diye triplere soktu beni. Eh, insan ufak şeylerden böylesine etkilenmeyi bilecek işte... 80'lerde televizyona ve o dönemki teknolojiye böylesine tepkili olan sayın Cronenberg, artık neredeyse bir uzvumuz hâline gelen akıllı telefonlar ve kendimizi sürekli uyuşturduğumuz ve etkisi altından çıkamadığımız sosyal medyayla, günümüzde bu tarz bir film çekse, geleceğe dair bize neler anlatırdı onu merak ediyorum.
Filmde, Videodrome'un arkasındaki kişilerin (aslında direkt Videodrome diyebiliriz) motivasyonu, git gide sertleşen bu dünyaya ayak uydurabilmeleri için artık yumuşamaya başlayan Amerikalıları, "kendilerine getirmek". Çünkü insanlar, artık iyiyi veya kötüyü ayırt edebilecek kadar bilinçli veya akıllı değiller; onları yönetecek daha üstün bir akla ihtiyaç var. Bu tutum bana The Century of the Self belgeselini hatırlattı. 1920'lerin başında, Freud'un yeğeni Edward Bernays, amcasının kuramından faydalanarak, reklamlar yoluyla insanların hislerine ve arzularına hitap edip, ürünlerle insanlar arasında duygusal bir bağ kurarak ürünleri pazarlıyor. Böylece insanların, manipülasyon yoluyla irrasyonel bir şekilde hareket edebileceklerini kavrıyor Bernays. Bu şekilde bir reklam üzerinden bile kolayca manipüle edilebilen bir insanın, vereceği herhangi bir karara güvenilebilir mi? Veya oy kullanıp ülkenin geleceğini belirlemesine izin verilebilecek kadar rasyonel bir varlık olduğuna güvenilebilir mi? Bernays için bu soruların cevabı olumsuz tabii ki. Bu yüzden Videodrome, maruz kalındığında oluşturduğu halüsinasyonlarla insanların en gizli arzularına hitap edip onlara istedikleri şeyleri verirken bir yandan da aslında zihinleri ele geçirerek karar mekanizmalarıyla oynamasıyla bana Bernays'ı hatırlattı. Geçmişte sadece televizyon reklamları üzerinden maruz kaldığımız bu duruma, şu an 7/24 her yerden maruz kalıyoruz. Markalar, sosyal medya ünlülerine, bize "influence" etmeleri için ödeme yapıyor. Belki filmdeki gibi açık açık porno içerikleri verilmiyor kullandığımız platformlarda ama çıkan reklamlar hep kadın bedeni üzerinden, bel altına vurularak pazarlanıyor. İnsan da hâliyle oturup bir düşünüyor, ne yaşıyoruz abi biz, diye... Ve filmde, tümörle yaşanan gerçeklikten kopuş olayını da, farkına vararak veya varmayarak bu sayede her gün yaşıyoruz aslında. Bizim tümörümüz de sosyal medya, "influencer"lar, telefonun ekranını açsak ağzımızdan içeri sokulan reklamlar... Sürekli düzeltmelerle veya filtrelerle çekilip kendini sanki mükemmel bir cilde sahipmiş gibi gösteren ünlüler; ölse, vücudundaki plastiklerden dolayı bi' 400 sene sonra anca toprak olabilecek insanların, sanki vücutları Allah vergisiymiş gibi beden olumlama yapmaları; yaşamadığı hayatı yaşıyormuş gibi gösteren insanların, hiç dertleri yokmuşçasına sürekli "mutluluklarını" paylaşmaları... ve sürekli sürekli bu mükemmel hayatlara, mükemmel bedenlere, mükemmel yüzlere, zenginliklere, Kemal Sunal'ın pişen tavuğa camın arkasından bakıp hayali ekmeğini bandırması gibi, telefonumuzun camından bakıp iç geçiren zavallı bizler... İnsan bedeniyle, hayatla, insanî ilişkilerle, geçimle, ülkeyle, dünyayla ilgili gerçeklik algımızı kaybettiren şeyler bunlar. Gerçeklik algısını kaybedip, ulaşılması zor bir hayal peşinde koşmamıza sebebiyet verebilecek şeyler. Koşarken belki de her atacağımız adımda ardımızda kendimizden bir şeyler bırakıp oluşturulan bu yapay gerçeklik duvarına toslayıp, hissettiğimiz yabancılıkla bizi ortada bırakacak şeyler.
O yüzden artık teknolojinin bize vurduğu bu prangaları bir kenara atıp kendi kararlarımızla harekete geçmeye başlamalı ve özgürleşmeliyiz, di' mi?
Max Videodrome'un kontrolü altındayken, babasını öldüren bu kasede (varlığa?) düşman olan Bianca O'blivion isimli kişiyi öldürmekle görevlendiriliyor ve Bianca, Max'e Videodrome'un gerçek yüzünü göstererek onu bu kontrolden kurtarıyor. Ve ona Videodrome'un ortadan kalkması gerektiğini söylüyor. Max de Videodrome'dan intikam almak için yola çıkıyor. Şimdiii... burada da aklıma Darian Leader'ın "El" kitabında özgürlükle alakalı yazdığı şeyler geldi: "Özerklik edimi aslında bir vantrilokluk edimidir. (...) Özgür olma ve kendi seçimlerimizi yapma mecburiyeti, dışarıdan gelen, bize özgür olma emri veren bir buyruklar ağıyla çerçevelenir." Max de tam burada bahsedildiği gibi, dışarıdan bir müdahale ve emirle "özgürlüğüne" kavuşur. Yani aslında Max'in yuları, Videodrome'dan Bianca'ya geçer. "Gerçekten tamamen özgür olabilir miyiz? Kendi isteklerimizin, kararlarımızın, arzularımızın bize ait olduğunu iddia edebilir miyiz?" sorularıyla baş başa bırakıyor bizi yönetmen. Max gerçekten özgürlüğüne kavuşmuş mudur, bütün bunlar yaşanmış mıdır, yoksa her şey Max'in beyninde yaşanan halüsinasyonlardan mı ibarettir, bunları bilemiyoruz. Ama yani, gerçeklik dediğin nedir ki? Brian O'blivion'un da söylediği gibi "After all, there is nothing real outside our perception of reality, is there?"
Bir de filmde, Max'in vücudunda açılan yarık ve vücudunda yarık açılan her aklı başında insanın yapacağı gibi, açılan yarığın içine yerleştirdiği silahın elleriyle bir bütün hâline gelmesiyle, aslında teknolojinin getirdiği bir evrime de şahit oluyoruz. Şahit olduğumuz bir diğer evrim örneği de bizim görmediğimiz ve bir üst bilişe geçeceğinden de emin olmadığımız ama Max'in intihar ettikten sonra dönüşeceği vadedilen varlık. Ve bu örnekler üzerine, filmin sloganı hâline gelmiş "Long live the new flesh!" cümlesiyle bu evrim iyice gözümüze sokuluyor. Yine burada El kitabındaki "İddia edilen o ki, ısırığın topografyasını değiştiren çatal bıçak takımı kullanımının başlamasıyla ağzın yapısı nasıl değişmişse, en nihayetinde ellerimiz de farklı bir yapıya bürünecek." cümlesi geldi. Evet, teknolojiyle birlikte değişiyoruz, evrimleşiyoruz ama ben, bu değişimin, böyle bir üst bilişe geçiş veya üst düzey yeteneklere sahip olma olarak gerçekleşeceğini sanmıyorum. Büyük ihtimalle git gide daha hantal, daha kambur olacağız ve ellerimizi ve belki de vücudumuzun bazı bölgelerini bugünkünden daha kısıtlı bir şekilde kullanabileceğiz. Yani eğer bir evrim yaşanacaksa bu, cyber-punk türü filmlerdeki gibi değil de Idiocracy filmindeki gibi bir şey olur herhalde.
Genel olarak beğendim filmi. İyi ki 80'lerde çıkmış ve bu görsel efektlerle sunulmuş bizlere. İnternette de çok güzel, farklı bakış açılarıyla yazılmış analizler ve yorumlar var, eğer filmi izlediyseniz bakın derim. Günümüzdeki artırılmış gerçeklik gözlüklerini anımsatan halüsinasyon kaydedici alet fikrine de bayıldım bu arada, mükemmel bir fikir bence. İnşallah bir gün rüya kaydeden versiyonu çıkar.
Yakaladığı başarı, maddi güç ve ünden sonra güç zehirlenmesi yaşayıp insanlara boşa umut satan, klon teknolojisi üzerinde uzmanlaşmış, etiksiz bir bilim adamının hikayesi anlatılıyor. Belgesel çok yavaş ve sıkıcı geldi bana. Hızlandırarak izledim. Olaylar da biraz oradan buradan verilmiş. İzlerken…devamıYakaladığı başarı, maddi güç ve ünden sonra güç zehirlenmesi yaşayıp insanlara boşa umut satan, klon teknolojisi üzerinde uzmanlaşmış, etiksiz bir bilim adamının hikayesi anlatılıyor. Belgesel çok yavaş ve sıkıcı geldi bana. Hızlandırarak izledim. Olaylar da biraz oradan buradan verilmiş.
İzlerken verdiğim tepkilerden dolayı, "Osmanlı döneminde yaşasaymışım, hiç kimse karşı çıkmasa bile, matbaaya karşı çıkan o kişi ben olurmuşum." diye düşünerek izledim. Bir de belgeseldeki köpek sahibinin ciddi bir tedaviye ihtiyacı var.
Kitap, başlarda hissettirdiği o tedirginlikle devam etseymiş mükemmel olurmuş ya. Gece okumamın da etkisi vardır belki, okurken en ufak seste sıçramama sebep oldu başlarda. Ortalara kadar gayet akıcı bir şekilde ilerledi. Bazı yerlerde ana karakterle beraber, ben de meraktan ölerek…devamıKitap, başlarda hissettirdiği o tedirginlikle devam etseymiş mükemmel olurmuş ya. Gece okumamın da etkisi vardır belki, okurken en ufak seste sıçramama sebep oldu başlarda. Ortalara kadar gayet akıcı bir şekilde ilerledi. Bazı yerlerde ana karakterle beraber, ben de meraktan ölerek ecel terleri döktüm. Sonra ortalara doğru biraz sıkıcılaşmaya başladı, uzun uzun monolog okumanın etkisi olabilir, bilemiyorum. Sonlara doğru da feci hüzünlendirdi. Başta da dediğim gibi sürekli o tedirginliği, korkuyu ve merakı yaşatabilseymiş harika bir iş çıkacakmış ortaya. Beklentimin biraz altında kalsa da yine de güzeldi. Türkçeden Türkçeye çeviri (sadeleştirme yani) olmasına rağmen bazı cümleler çok anlamsız geldi bana. Noktalama işareti eksikliği vardı bayağı. Bazı yerlerde virgül falan olmayınca başa dönüp okuduğum çok oldu. Yanlış yazılmış birkaç kelime de vardı, bunu da söyleyeyim, hatırı kalmasın. Keşke daha dikkatli olunsaymış.
Karakarga Yayınlarının, bu kitabın da içinde bulunduğu, "Kayıp Kitaplar Kütüphanesi" serisi çok hoşuma gitti. Diğer kitaplara da baktım, onlar da gayet ilgi çekici duruyor, onları da fırsatım ve imkanım olursa (Allah nasip ederse yani, şova gerek yok) okumayı düşünüyorum.
🌝 Bundan sonrası Sürprizbozan bulundurmaktadır 🌝
Öncelikle, kitapta "ölümsüzler" yerine "canvermezler" kelimesinin kullanılması aşırı hoşuma gitti.
Yalnız olay akışında anlam veremediğim durum şu ki; buu Canvermezler, zaten insanları kullanıp hafızalarıyla oynayabiliyorken neden Ali Nail Bey'i de aynı şekilde kullanmadılar acaba? Sonuçta ellerindeki güçle istedikleri şekilde hissetmesini sağlayabilirlerdi ve fazladan bir hayat enerjisi, onların da illaki işlerine yarardı. Sonra Meliha'ya uygulanan tarife ona da uygulanırdı ve yaşanan her şeyi unuturdu. Aynı yerde fazladan kurban bulup dikkat çekmemek için mi kullanmadılar ki?
Ali Nail Bey'in, aşkı Meliha için Canvermezlerle anlaşmaya varması ama sonunda Meliha'yı ve ona karşı olan hislerini zar zor hatırlaması... 🥲 herr şey gelip geçici işte... Ama açıkçası adamı ciddi anlamda ölmeden mezara koymaları (belki tam olarak öyle değil ama aslında bir yandan da tam olarak öyle) maşukunu unutmasından daha vahim bir olaydı benim için. Canvermezlerin, kibar kibar konuşarak, demokratik yollarla adamın hayatının içinden geçmeleri de bi' ilginçti, ne yalan konuşayım.
Canvermezlerden bir tanesinin, ölümlü bizler hakkında yaptığı bir tespit de çok güzeldi, şöyle paylaşayım:
"Asrınız Avrupaîliği taklit ederek boş bir zahmetle yoruluyor. Bu sonucun bir felaket olduğunu hesap edemeyerek üstelik buna 'medeniyet' diyor. Fakat gözleri bu kaba şeylerle dolduğu için asıl saf güzellikleri görüp onlardan zevk duymayı artık bilmiyor. Ne kadar yazık! Siz bile eminim ki yolda yürürken çiseleyen yağmur altında ve hayal meyal seçilen bu sis içinde ancak yolun karanlığına dikkat ettiniz. Düşmekten korktunuz, geceden ürktünüz. Fakat gözlerinizi kaldırıp bir kez bile etrafınızdaki güzellikleri gecenin rengi içinde yavaş yavaş boğulan tabiatın manzaralarını görmediniz."
Amma ölümsüzlükle, bu güzelliklerden ve yaşanılan o özel anlardan ancak sıkılırsın diye düşünüyorum. Yaşadıkça sevdiğin herkesi teker teker kaybetmeye başlayıp duygularından arınırsın, dünyanın farklı yerlerine gidip farklı şeyleri görsen bile bir yerden sonra her şey aynılaşır. Zamanın kıymetini bilmene gerek yoktur, çünkü senin için hiçbir şey ifade etmez. Ha dünyada yenilikler yaşanıyor, buna ilk elden şahit olmak belki heyecan katabilir hayata tabii ama insan yine aynı insan sonuçta. Bir yerden sonra heyecan da kalmaz gibi hissettiriyor bana. Ölüm korkutucu ve kaçınılmak istenen bir şey olsa da şu dünyada ölümsüzlük daha da korkunç bir şey. Ölümsüzlük anca insanı şımartır yani, şımarıklığa gerek yok. Bu dünyada bize ölüm nimetini veren Allah'a sonsuz şükürler olsun kısaca.
Beklentim çok yüksek olduğu için mi yoksa yanlış bir zamanda izlediğim için mi anlamadım ama hayal kırıklığı yaşadım izlerken. Pek güldürmedi, aradığımı bulamadım maalesef...
Dizide, birbiriyle bayağı alakasız ama aslında birçok yönden de fazlaca birbirlerine benzeyen iki ev arkadaşı Jeremy ve Mark'ın hayatlarına, onların gözlerinden şahit oluyoruz. İlk bölümlerde çekim açısı çok farklı geldiği için izlerken garipsemiştim. Olayları karakterlerin gözünden izlemek, sürekli düşüncelerini duymak…devamıDizide, birbiriyle bayağı alakasız ama aslında birçok yönden de fazlaca birbirlerine benzeyen iki ev arkadaşı Jeremy ve Mark'ın hayatlarına, onların gözlerinden şahit oluyoruz. İlk bölümlerde çekim açısı çok farklı geldiği için izlerken garipsemiştim. Olayları karakterlerin gözünden izlemek, sürekli düşüncelerini duymak falan çok değişik gelmişti. Ama dizinin adıyla çekim şeklinin uyumu o kadar hoşuma gitmişti ki izledikçe... Muazzam bir İngiliz komedisi ama her yaşa hitap ettiğini söyleyemem.
4-5 sene önce 8 sezonu art arda izleyip son sezonda bırakmıştım. Uzuun bir aradan sonra izlemeye başlayıp açılış şarkısını duyunca deli gibi nostalji hissiyle doldum diyebilirim. O kadar zamandan sonra sadece ana karakterler kalmış aklımda, millet teker teker gelince "Aa bi' de bu vardı. Ama bu karakterle ne yaşamışlardı ki?" diye diye izledim. (Super Hans gibi efsane bir karakteri nasıl unutabildin be zalımın kızı?) Eğer ölmez de sağ kalırsam 9 sezonu tümüyle yeniden izlerim diye düşünüyorum ileride. Çünkü şu an, sanki dizinin sadece son sezonunu izleyip bırakmış gibi hissediyorum. Son sezonu izledikçe de ne kadar efsane bir dizi olduğunu yeniden hatırladım. :')
"Maybe that's just life, your expectations get ground down and down until finally you settle for a life that would have mortified you 20 years ago but now seems like a blessed relief."
Jez: Where would you go though, if you could actually go back in time?
Mark: So many choices... Periclean Athens, Egypt under Ramesses the first, the Ziggurat of Ur... God!
J: I think i'd probably go back to the 50s.
M: The 1950s? *Jeremy kafasını sallayıp onay verir.* Jeremy, I'm talking about seeing a civilization that's unimaginably different.
J: So am I. Thick thick shakes, real fat burgers, big Chevies, cheer leaders...
M: But Socrates? If you went for 14 AD you could nab Augustus and Jesus.
J: Nyeh.
M: Nyeh?
J: If not the 50s then the 60s. See the Rolling Stones and have a Coke.
M: Jeremy, you can literally still do exactly that.
J: I'm talking about seeing them in their prime, drinking Coke out of a bottle.
(Jeremy'nin iç sesi: "Enjoy Cokeless Rome, d...head.")