Bayıldııım. Giray altınok u çok seviyorum bu filmi de çok eğlenceli olmuş. Sadece filmdeki kadınlar bazı yerlerde çok aptalca davrandı biraz sinirlendim. Onun dışında gerçekten muazzamdı. Halüsinasyon da Atatürk gelmesi detayı çok da çok iyiydi. Eğlenceli bir film. ⭐️⭐️⭐️⭐️
Emine Yıldırım yönetmenliğinde çekilen 2023 yapımı Türkçe kısa drama filmi. Özel bir yeteneğe sahip olan Defne, kendisini bir şifacı olarak tanımlayan ve “Kadıköy’ün En İyi Falcısı” olarak tanınan Hale’ye tarot falı baktırmak için gider. Ancak bu seans sırasında yalnızca Hale…devamıEmine Yıldırım yönetmenliğinde çekilen 2023 yapımı Türkçe kısa drama filmi.
Özel bir yeteneğe sahip olan Defne, kendisini bir şifacı olarak tanımlayan ve “Kadıköy’ün En İyi Falcısı” olarak tanınan Hale’ye tarot falı baktırmak için gider. Ancak bu seans sırasında yalnızca Hale ve Defne değil, aralarındaki görünmez bağlarla hikâyeye dâhil olan gizemli bir adam da vardır. Fal açıldıkça geçmişin sırları gün yüzüne çıkmaya başlar ve asıl meselenin, falın kime ait olduğundan çok, kimin hangi gerçekle yüzleşmek zorunda kalacağı olduğu anlaşılır.
Kısa süresine rağmen merak unsurunu canlı tutmayı başaran film, geçmişle hesaplaşma, pişmanlıklar ve kapanmamış defterler üzerine düşündüren bir anlatı sunuyor. Gizemli atmosferi ve sembolik diliyle izleyiciyi karakterlerin iç dünyasına davet eden yapım, cevaplardan çok soruların peşinden gitmeyi tercih ediyor.
Geçmişle yüzleşmek ve açık kalmış hesapları kapatmak; işte bütün mesele bu.
Spoiler içeriyor
bu kadar harika bir film izlerken nasil beni bu denli cildirtabilir. saka gibi. mads mikkelsen o kaddar iyi oynamis ki onun o caresizligini iliklerime kadar hissettim. mukemmell biri asigim ona. kimse biraz bile sorgulamadan adami gunah kecisi sectiler. asla kendini…devamıbu kadar harika bir film izlerken nasil beni bu denli cildirtabilir. saka gibi. mads mikkelsen o kaddar iyi oynamis ki onun o caresizligini iliklerime kadar hissettim. mukemmell biri asigim ona. kimse biraz bile sorgulamadan adami gunah kecisi sectiler. asla kendini aklayamadi bile... aglatmayin. ayrica o kopekten ne istediniz ya. orda basladim aglamaya.. kilise sahnesi harikaydı. cocugun babasi icten ice masum oldugunu biliyodu ama mlsf kimse bunu kanitlayamadi... bu film bana atonementi hatirlatiyor. o da beni kahretti ama her seye ragmen fav filmlerimden. bu film de oyle oldu
Provası yok hayatın. Ne yeniden yaşamak mümkün, Ne de yaşadıklarını, silebilmek. Önemli olan, İlk değil son defa sevebilmek. (Cambaz çalıyo gibi düşünsek güzel olurdu)
AKXLWLXPWPS aklıma ne geldi amk. Yurtta bi gün yatıyoduk uyuycaz artık saat bilmem kaç olmuş. Telefonda son bi takılıyım dedim sonra bi anda odada birinden şey sesi geldi beyler bi ağlayabilir miyim? Biz de cevap vermedik bu hönküre hönküre ağladı…devamıAKXLWLXPWPS aklıma ne geldi amk. Yurtta bi gün yatıyoduk uyuycaz artık saat bilmem kaç olmuş. Telefonda son bi takılıyım dedim sonra bi anda odada birinden şey sesi geldi beyler bi ağlayabilir miyim? Biz de cevap vermedik bu hönküre hönküre ağladı amk gülmemek için nefesimi tuttum boğuluyodum resmen ve ağladıktan sonra hiçbişi yok gibi gitti sigara içti geri geldi okey oynayak mı dedi WÇDĞWĞDĞWĞSĞWŞSŞSS
Yanlış anlaşılmış bir “simülasyon” meselesi (Baudrillard ve Matrix filmi)- 2 Neo’nun Kitabında bir Simülakr olarak felsefe; Matrix’in en meşhur sahnelerinden biri, filmin hemen başlarında geçer. Neo, henüz “Thomas Anderson” olarak sıradan bir yazılım şirketinde çalışırken, içini saklama alanı olarak oyduğu…devamıYanlış anlaşılmış bir “simülasyon” meselesi (Baudrillard ve Matrix filmi)- 2
Neo’nun Kitabında bir Simülakr olarak felsefe; Matrix’in en meşhur sahnelerinden biri, filmin hemen başlarında geçer. Neo, henüz “Thomas Anderson” olarak sıradan bir yazılım şirketinde çalışırken, içini saklama alanı olarak oyduğu ve önemli şeylerini sakladığı bir kitabı vardır. Kitabın kapağında, içi boşaltılmış bir gizemle, şu yazar, JEAN BAUDRİLLARD “SİMULAKRLAR VE SİMÜLASYON”.
Ancak buradaki görüntü, Baudrillard’ın “kitap göründü” anından çok daha fazlasını anlatır. Neo, kitabı açar. Ve görünen şey, Baudrillard’ın felsefesinin mükemmel bir görsel metaforudur. Kitabın içi oyulmuştur. İçine Neo’nun saklamak istediği gerçekler – yasa dışı yazılım diskleri, para, dijital sırlar – yerleştirilmiştir.
Bu muazzam bir metafordur. Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon’da şunu söylüyordu, “Gerçekliğin içi boşaltılmıştır, yerini simülasyonlar almıştır.” O’nun kitabının fiziksel kendisi aynı işleme tabi tutulur. Baudrillard’ın teorisini anlatan kitap, teorinin kurbanı olur. İçi oyulur, bir simülakr’a dönüşür. Artık bir kitap değil, bir saklama kabıdır.
Daha da ilginç bir detay vardır. Kitap açıldığında, tam olarak “On Nihilism” (Nihilizm Üzerine) başlıklı bölüm görünür. Oysa Baudrillard’ın kitabında “On Nihilism” bölümü, eserin sonunda yer alır (159. sayfadan itibaren). Filmde ise, bu bölüm kitabın ortalarına taşınmıştır. Bu bilinçli bir müdahaledir. Sanki Wachowski kardeşler, filmin merkezine nihilizmi – anlamın yokluğunu, gerçekliğin ölümünü – koymak istemişlerdir. Bu nihilizm, tıpkı filmin kendisi gibi, bir tür kurtuluş vaadiyle sunulur. Baudrillard’ın nihilizmi, hiçbir kurtuluş vaat etmez. “anlam yok” der.
Wachowski'lerin bu tercihi tesadüf değildir. Bilindiği gibi, Matrix’i çekmeden önce, tüm oyuncu kadrosuna zorunlu okuma olarak Simülakrlar ve Simülasyon kitabı verilir. Yani oyuncular, karakterlerini canlandırmadan önce, içinde yaşadıkları dünyanın felsefi temelini Baudrillard’dan öğrenmişlerdi. Neo’nun elinde o kitabın olması, bir set dekoru olmanın çok ötesinde, filmin entelektüel iddiasının bir nişanıydı.
Baudrillard’ın nihilizmi ile Matrix'in anlattığı kurtuluş hikayesi arasında bir gerilim vardır. Baudrillard için nihilizm, anlamın tamamen yokluğudur. Ne gerçek vardır, ne de anlam. Sadece simulakrlar. Oysa Matrix, bu nihilizmin içinden bir “seçilmiş kişi” çıkarır. İnsanlığı nihilizmden kurtar bir mesih figürü yaratır.
Matrix, Baudrillard’ın nihilizmini alır, onu bir “düşman” (makineler, simülasyon) olarak tanımlar ve bu düşmana karşı bir “kurtarıcı” yaratır. Baudrillard, ne bir düşman ne de bir kurtarıcının olmadığını söyler. Sadece boşluk vardır. Matrix ise bu boşluğu doldurur. Boşluğu doldururken, en eski hikayeyi anlatır, ölüp dirilen tanrı-kralın, insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkarma hikayesini. Neo’nun isminin, The One, “Seçilmiş Kişi”nin anagramı olması da bu yüzdendir.
Matrix, Onun nihilizmini alır, bir kurtuluş hikayesine dönüştürüp nötralize ederken, Baudrillard'ı bir kez daha ıskalamış olur. Sahne, Wachowski kardeşlerin entelektüel iddiasının ironik bir nişanıydı. Film, tabiiki de sıradan bir aksiyon filmi değildi; bir felsefe dersine dönüşme iddiasındadır. Bu dersin hocası, Baudrillard’ın kendisi değil, onun bir simulakr’ıydı. Çünkü NEO’NUN ELİNDEKİ KİTAP, BAUDRİLLARD’IN KİTABININ KENDİSİ DEĞİL, ONUN BİR TEMSİLİYDİ. Ve film boyunca anlatılan hikaye, bu kitabın içeriğiyle değil, popüler hayaletteki yansımasıyla ilgiliydi.
Baudrillard, “Simulakrlar ve Simülasyon”da ‘Artık gerçeklik diye bir şey yok. Temsil, temsil ettiği şeyi yuttu. Harita, bölgenin yerini aldı. Dışarıda bir gerçek dünya yok. Disneyland, “dışarıdaki” Amerika’nın daha gerçek olduğu yanılsamasını yaratmak için inşa edildi, oysa dışarısı da aynı derecede simüle edilmiş durumda.
“Matrix” ise, tam tersini söylüyordu: Bir gerçek dünya var. Dışarısı var. Zion var. Makinelerin dünyası, simülasyonun dışında duran, çamurlu, zor, acılı ama “gerçek” bir dünya. Neo, bu gerçek dünyaya uyanıyor. Artık simülasyonu görebiliyor. Hatta simülasyonun kurallarını bükebiliyor. Simülasyon bir hapishane, gerçek dünya ise özgürlük olduğunu da !asla unutmuyor...
Baudrillard’ın teorisiyle “Matrix” anlatısı arasındaki uçurumdur. Baudrillard için simülasyonun dışarısı yoktur. Matrix için simülasyonun dışarısı vardır ve film, bu dışarıya ulaşmayı kahramanlık hikayesinin merkezine koyar.
Wachowski’ler, Baudrillard’ı okumuş olabilir. Hatta anlamış da olabilir. Ama filme uyarlarken, anlatının talepleri felsefeyi ezip geçmiştir. Bir Hollywood filmi, “dışarıda bir gerçek dünya yok” diyemez. Çünkü seyirci, kahramanın nereye kaçtığını bilmek ister. Bir gerçek dünya olmazsa, kahramanlık olmaz. Kurtuluş olmaz. Film biter. Ama Baudrillard’ın teorisi de bu yüzden film olamaz. Sadece frilmin karşısında duran bir düşüncedir.
Filmin ne anlattığı ve ne anlatamadığı ise; Matrix’in Baudrillard’ı “kaçırması”, iki düzeyde gerçekleşir. Birincisi, filmin “anlattığı” şeydedir. İkincisi, filmin “anlatamadığı” şeydedir. HER İKİSİ DE, SİNEMANIN KENDİSİNİN BİR SİMULAKR OLMASIYLA İLGİLİDİR.
Filmin anlattığı yanlış, “Simülasyon bir aldatma, bir hapishanedir.” Matrix’te simülasyon, insanlığı köleleştiren makineler tarafından yaratılmış bir aldatma mekanizmasıdır. İnsanlar, farkında olmadan bu sanal dünyada yaşar. Neo ve arkadaşları, bu hapishaneden kurtulup gerçek dünyaya (Zion) ulaşmak için savaşır.
Baudrillard için bu, simülasyonun tam tersidir. Simülasyon bir aldatma değildir, çünkü aldatılacak bir “gerçek” kalmamıştır. Disneyland, insanları dışarıdaki dünyanın gerçek olduğuna inandırmak için vardır, ama dışarıdaki dünya da gerçek değildir. Simülasyon, bir hapishane değil, “yaşam biçimidir”. Ondan kaçış yoktur, çünkü kaçılacak bir yer yoktur. Tek yapılabilecek şey, simülasyonun içinde yaşamayı öğrenmektir. Bu, Hollywood’un satacağı bir kahramanlık hikayesi değildir.
Filmin anlatamadığı şey ise, iktidar ve tahakkümün gerçek yüzü. Matrix’in kaçırdığı şey, Baudrillard’ın iktidar ve tahakküm normlarına yaptığı deşifre ve ifşalardır. Daha önce verdiğim Baudrillard alıntısı örneğini bir daha vermek yerinde olacaktır; “Mecaz (metaphore)’ın mecaz olarak kalmasında fayda vardır. Kavram kavram olarak kalmalıdır. Entelektüellere oh olsun!” Filmde metafor, metafor olarak kalmaz, iktidarı makinelerde somutlaştırır. Makineler, insanları pil olarak kullanır. Bu, anlaşılması kolay bir iktidar tasviridir. Kötü bir düşman, iyi kahramanlar.
Oysa Baudrillard’ın bahsettiği iktidar çok daha sinsidir, çok daha dağınıktır, çok daha isimsizdir. Onun iktidarı, artık “bizi yönetenler” biçiminde somutlaşmaz. İktidar, simülasyonun ta kendisidir. Gerçekliğin –dolayısıyla kendiliğindenliğin- kaybolması, en büyük tahakküm biçimidir. Çünkü gerçeklik kaybolduğunda, artık neye karşı çıkacağını bilemezsin. Her şey aynı düzlemde akar. Reklam ile siyaset, eğlence ile haber, sanat ile kitsch. İşte bu düzleşme, Baudrillard’ın ifşa ettiği şeydir.
Matrix bu düzleşmenin tam tersine bir nevi “yeniden düzleşme” yapar. İyi ve kötü, gerçek ve yanılsama, dışarı ve içeri net ayrılır. Baudrillard ise, tüm bu ayrımların çöktüğünü belirtir. Matrix, çökmüş olanı yeniden inşa eder. Bu onun popüler başarısının da kaynağıdır. Tahakkümün kalıcılığı 21. Yy. romantizmine de uyar ve ayrımların olduğu bir dünyada yaşamak ister. Simülakr’ların akışında boğulmaktansa, iyi bir kötü hikayesi dinlemeyi tercih etmek bu romantizm gereğidir.
Marx ve kapitalistler arasındaki paralellik, Baudrillard ile Matrix arasındaki ilişkinin doğasını aydınlatır. Karl Marx, kapitalizmin en keskin eleştirisini “Das Kapital”de ortaya koydu. Meta fetişizmini, artı değeri, yabancılaşmayı anlattı. Kapitalist sistemin kendi dinamiği içinde nasıl çökeceğini gösterdi. Marx’ın amacı, kapitalizmi yıkmaktı.
Peki, ne oldu? Kapitalistler, Marx’ı okudu. Ve onu bir reçete gibi kullandı. Sendikaları nasıl yöneteceklerini, krizleri nasıl erteleyeceklerini, hatta “kurumsal sosyal sorumluluk” gibi kavramlarla eleştiriyi nasıl nötr edeceklerini öğrendiler. Marx’ın en büyük düşmanı olan kapitalizm, Marx’ı sindirdi ve ondan beslendi. Bugün “Marx okumak”, çoğu MBA (İşletme Yönetimi Yüksek Lisansı) programında bir “kültür” dersi olmakla sınırlandı. Eleştiri, sistemin parçası haline getirlerek işletiliyor.
Baudrillard’ın başına gelen; simülasyonu anlattı. nasıl işlediğini, gerçekliği nasıl yok ettiğini, iktidarın artık nasıl isimsizleştiğini gösterdi. Hollywood da Baudrillard’ı okudu. Ve onu bir reçete gibi kullandı. Matrix, Baudrillard’ın teorisini alıp bir kahramanlık (Hümanizm ve İsa) hikayesine dönüştürdü. Simülasyonu “anlatan” bir film yaptı, bu anlatış biçimiyle simülasyonu yeniden üretti. Seyirci, filmi izledikten sonra “gerçek dünya”nın dışarıda olduğuna inandı. O dünyaya ulaşmak için bir kahraman bekledi ve ya simülasyonun “depresyonları” ile gerekçelere sığındı. Dolayısıyla, simülasyonun en etkili biçimi olan gerçeklik vaadine kapıldı.
Marx’ın kavramları kapitalistlerin elinde nasıl bir araca dönüştüyse, Baudrillard’ın kavramları da Hollywood’un elinde bir araca dönüştü. Baudrillard, simülasyonun farkına varmanın bir kurtuluş olmadığını söylüyordu. Matrix ise, “farkına varmak kurtuluştur” dedi. Ve milyarlarca dolar kazandı.
Bu konun devam yazısında, filmin kült haline getiren ve bu denli kalıcı iz bırakmasını sağlayan “Matrix’in mitolojisi” The Animatrix: The Second Renaissance'a ve orada anlatılan "Sıfır Bir" (Zero One) ile Matrix evreninin mitolojik kuruluşunun en çarpıcı örneği Mezopotamya paralelliği üzerine devam edecek.
Aksiyon filmlerinin fazla düşünmeden sadece aksiyondan keyif alınan en güzel örneklerinden biri. Gitar kutusuyla gezen bir silahşörün(Antonio Banderas) intikamını izliyoruz ve ona güzelliğiyle Salma Hayek eşlik ediyor. Filmin en güzel yanı kendini fazla ciddiye almaması kurşunların havada uçuştuğu gitar kutularının…devamıAksiyon filmlerinin fazla düşünmeden sadece aksiyondan keyif alınan en güzel örneklerinden biri. Gitar kutusuyla gezen bir silahşörün(Antonio Banderas) intikamını izliyoruz ve ona güzelliğiyle Salma Hayek eşlik ediyor. Filmin en güzel yanı kendini fazla ciddiye almaması kurşunların havada uçuştuğu gitar kutularının içinden silahların çıktığı çok güzel bir film.
Kısacası derin bir hikaye aramayıp karizma,stil,bol aksiyon ve unutulmaz müzikler arayanlar için oldukça keyifli bir film
Buyrun bu da müziklerinden biri;
Youtube: Desperado - Antonio Banderas - El mariachi
Yanlış anlaşılmış bir “simülasyon” meselesi - 1 (Doğrudan Baudrillard’ın kavramlarıyla tanıştırmak, ancak en baştan bir “yanlış anlama” farkındalığı yaratmak.) “Tüm dünyada bir heyula kol geziyor –simülasyon heyulası.” Bir filozofun en büyük başarısı, kavramlarının günlük dile yerleşmesidir. Bir filozofun en büyük…devamıYanlış anlaşılmış bir “simülasyon” meselesi - 1
(Doğrudan Baudrillard’ın kavramlarıyla tanıştırmak, ancak en baştan bir “yanlış anlama” farkındalığı yaratmak.)
“Tüm dünyada bir heyula kol geziyor –simülasyon heyulası.”
Bir filozofun en büyük başarısı, kavramlarının günlük dile yerleşmesidir. Bir filozofun en büyük yenilgisi ise, bu kavramların günlük dilde anlamlarını yitirmesidir. Jean Baudrillard, belki de modern felsefenin bu çelişkiyi en derinden yaşayan ismidir. Bir de bu çelişkinin hâlâ rahatsız edici durumu da var.
“Simülasyon”, “simulakr”, “hipergerçeklik”… Bu kelimeler bugün yalnızca akademik çevrelerde değil, sokakta, sosyal medyada, film eleştirilerinde, hatta reklam panolarında karşımıza çıkıyor. Bir oyunun grafikleri için “simülasyon gibi”, bir siyasi skandal için “hepsi simülasyonlarının bir parçası”, bir komplo teorisi için “matrix’teyiz” deniyor. Baudrillard, *“Sessiz yığınların gölgesinde”* kitabında, “Mecaz (metaphore)’ın mecaz olarak kalmasında fayda vardır. Kavram kavram olarak kalmalıdır. Entelektüellere oh olsun!” diye belirtmişti. Gelinen durumumda ise, Baudrillard’ın mezar taşına yazılabilecek en keskin ironi, “Kavramları yaygınlaştıkça, anlaşılma ihtimalleri azalmıştır.”
Amaç, Baudrillard’ı “doğru anlamak” değil. Zaten Baudrillard’ın söylediği şeylerden biri de, “doğru anlama” diye bir şeyin artık mümkün olmadığıdır. Amaş, ‘neyin yanlış olduğunu’ hatırlatmaktır. Çünkü simülasyon çağında, yanlış bilgi, doğru bilgiden çok daha öğreticidir.
Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon’a (1981) ünlü bir örnekle başlar: Borges’in bir hikâyesinde, imparatorluğun haritacıları öyle mükemmel bir harita yaparlar ki, bu harita en sonunda imparatorluğun ta kendisini kaplar. Harita, bölgenin yerini alır. Baudrillard için bu, simülasyonun tanımıdır.
Burada bir durup soluklanalım.. Simülasyon, “gerçeğin kopyası” değildir. Bir kopya varsa, bir orijinal de vardır. Baudrillard’ın söylediği şey çok daha radikaldir. “SİMÜLASYON, ORİJİNALİ YOK EDEN KOPYADIR.” Önce gerçeğin temsili (resim, fotoğraf, film) ortaya çıkar. Sonra bu temsil, gerçeğin yerini almaya başlar. Son olarak, temsil ile gerçek arasındaki fark tamamen ortadan kalkar. Artık ne “gerçek” bir şey vardır, ne de “sahte”. Sadece simulakr’lar vardır; ‘Kendilerinden başka hiçbir şeye gönderme yapmayan işaretler.’
Baudrillard bu süreci dört aşamada anlatır: İmge, derin bir gerçekliğin yansımasıdır (Klasik sanat, portre, temsil). Diğer aşama; İmge, bu gerçekliği maskeler ve bozar (Rönesans sonrası, perspektif, temsilin manipülasyonu). Bir diğer aşama ise, İmge, gerçekliğin yokluğunu maskeler (Modern dönem, sanayi devrimi, seri üretim, gerçeğin kaybolmaya başladığı ama hala arandığı an). Ve son aşama olarak İmgenin gerçeklikle hiçbir ilişkisi kalmaz. İmge, kendi saf simulakr’ıdır (Günümüz. Disneyland, reality TV, sosyal medya kişilikleri. Hiçbir orijinali olmayan kopyalar).
Bugün yaşadığımız an, dördüncü aşamadır. Sorun şu ki, insanlar bu aşamada hala “kendiliğinden” veya “gerçek” diye bir şey arıyor oluşlarıdır..
Simülasyon Ne Değildir? Bir (1) Simülasyon, “sanal gerçeklik” ya da “bilgisayar simülasyonu” değildir. Nick Bostrom’un ünlü “simülasyon hipotezi” (belki de bir bilgisayar simülasyonu içinde yaşıyoruz) Baudrillard’la sıfır ortak noktaya sahiptir. Bostrom, hala bir “gerçek dünya” (simülasyonu çalıştıran bilgisayar) ve bir “kopya dünya” (içinde yaşadığımız simülasyon) arasında ayrım yapar. Oysa Baudrillard için böyle bir ayrım mümkün değildir. ‘Dışarıda bir gerçek dünya yoktur.’ Bostrom, bir modernizmin naifliğini taşır. Baudrillard ise bu naifliği ifşa eder.
İki. Simülasyon, “aldatma” ya da “yalan” değildir. Komplo teorisyenleri, “bize gösterilen dünya bir simülasyon, asıl gerçeklik başka” derler. Bu da aynı hatadır: “Asıl gerçeklik” diye bir kategori icat ederler. Oysa Baudrillard, simülasyonun bir aldatma olmadığını, çünkü aldatılacak bir “gerçek” kalmadığını söyler. Disneyland, Baudrillard için mükemmel bir örnektir. Disneyland, “gerçek Amerika’nın dışarıda olduğu” yanılsamasını yaratmak için inşa edilmiştir. Oysa Baudrillard’a göre, dışarıdaki Amerika da Disneyland’dan farksızdır. Disneyland, yalan söylemez. Disneyland, yalan söyleme ihtiyacını ortadan kaldırarak daha tehlikeli bir şey yapar; Gerçeğin artık bir anlamı olmadığını gösterir. Üç. Simülasyon, “kurtulunacak bir hapishane” değildir. En önemli yanlış anlama da budur. “Matrix” filmi, simülasyonu “kötü makineler tarafından yaratılmış bir hapishane” olarak sunar. Neo, “gerçek dünya”ya (Zion) uyanır ve insanlığı kurtarmaya çalışır. Baudrillard bu fikri çok net bir şekilde reddederdi. Çünkü “gerçek dünya” diye bir şey yoktur. Zion da bir simülasyondur. (Nitekim ‘Matrix Reloaded’ ve ‘Revolutions’ bu fikre yaklaşır, ama asla tam olarak varamaz.) Baudrillard için simülasyondan “kaçış” yoktur. Simülasyon, içinde yaşadığımız durumdur. Tek yapabileceğimiz şey, onu anlamaya çalışmaktır. Ve !ANLAMAK DA KURTARMAZ.
Baudrillard, simülasyonun ne olduğunu anlattı. Peki, bu anlattığı kavramların başına ne geldi? Trajikomik; onlar da simüle edildi. “Simülasyon” kelimesi, bugün Baudrillard’ın kastettiği şeyin ta kendisini ifade etmekten çıktı. Kelime, bir simulakr’a dönüştü. Artık “simülasyon” denince akla gelen şey, “Matrix” filmidir. Ya da bir bilgisayar oyunu. Ya da bir komplo teorisi. Baudrillard değil.
Bu, fevkalade Baudrillard’vari bir durumdur. Bir düşünür, tam da anlam kaybını anlatmak için kavramlar üretir. Ve bu kavramlar, anlam kaybının kurbanı olur. Baudrillard, Marx’ın “Das Kapital”‘inin başına geleni yaşamıştır: Eleştirdiği sistem, onun eleştirisini yutmuş ve kendi lehine kullanmıştır.
Nasıl ki kapitalistler, Marx’ı okuyarak kapitalizmi daha verimli bir şekilde sömürmeyi öğrendilerse, Hollywood da Baudrillard’ı okuyarak simülasyonu daha etkili bir şekilde pazarlamayı öğrenmiştir. “Matrix”, Baudrillard’ın teorisini anlatan bir film değil, Baudrillard’ın teorisini ‘nötralize eden’ bir filmdir.
Matrix, simülasyonu anlatarak milyarlarca dolar kazandı. Milyonlarca insan, Baudrillard’ı hiç okumadan “matrix’teyiz” diyor. Peki, Wachowski kardeşler bunu bilerek mi yaptı sorusu bir yana; ortaya çıkan durum, komplovari bir duruma getirilen simülasyon’un tabutuna en büyük çiviyi çakması oldu.
Matrix filmine ve onun “başarılı” – “sorunlu” Baudrillard uyarlamasına yakından bakacağız. Filmin teoride kaçırdığı şeyin, aslında mitolojik anlatımının başarısının kaynağı olduğunu ve Baudrillard’ın “dünyanın son filozofu” olarak anılmasının nedenini, tam da Matrix’in başardığı şeyin karşısında durduğu içindi. Bu yüzden, Wachowski’lerin Baudrillard’ı ıskalama sanatı üzerinde durmak gerek.
1999 yılında bir film gösterime girdi ve hiçbir şey eskisi gibi olmadı. “The Matrix”, yalnızca görsel efektleri, dövüş koreografileri ya da gişe başarısıyla değil, taşıdığı felsefi iddiayla da bir dönüm noktasıydı. Film, izleyicilerine soruyordu; “Ya gördüğün her şey bir yanılsamaysa? Ya gerçek sandığın dünya, aslında devasa bir bilgisayar simülasyonundan ibaretse?”
Bu soru, binlerce yıldır filozofların, mistiklerin ve şairlerin kafasını kurcalamıştı. Platon’un mağarası, Hinduizm’in maya’sı, Descartes’ın kötü cin’i… “Matrix”, bu kadim soruyu, 1990’ların sonunun teknoloji heyecanı ve distopya korkusuyla harmanlayarak popüler kültürün ana akımına sokmayı başardı.
Bu soruyu sormanın bir bedeli vardı. Film, bu soruyu sorarken kaçınılmaz olarak bazı cevapları da içinde taşıyordu. Ve işte soru(n) da bu cevaplarda başlıyordu. Çünkü “Matrix”in verdiği cevaplar, Jean Baudrillard’ın on yıl önce kapatmış olduğu kapıları yeniden aralıyordu.
Deep ölünce yemin ederim zevkten dört dönüyodum ama homelander ölünce bi kötü oldum. Adam tam bi piçti evet ama valla seviyodum keratayı. Soldier boy, butcher ve homelander arası gittm geldim kaç bölüm üst üste. Yine de homelander my top1. Boktan…devamıDeep ölünce yemin ederim zevkten dört dönüyodum ama homelander ölünce bi kötü oldum. Adam tam bi piçti evet ama valla seviyodum keratayı. Soldier boy, butcher ve homelander arası gittm geldim kaç bölüm üst üste. Yine de homelander my top1. Boktan bi finalle sırf butcher fanları mutlu olsun diye öldürdüler babayı ama anca tenhada yerler zaten. Finali izlemedim ölümünü görmiyim diye yani o kadar sevmiştim. Hangi karakteri sevdiysem öldü anasını satim ya. Jason todd öldü robin olduğunda, homelander öldü, quicksilver öldü, tony stark öldü daha da bişi izlemicem anasını satm. Deep senin ben karakterini gelmişini geçmişini skm