O kadar ağır ilerliyor ki yarım saat sonra dayanmadım kapattım. Twitter'da ve burada sürekli övülen bir filmdi. Devam edebilecek sabrı bulursam tamamlarsam tekrardan yorumumu güncelleyeceğim
İki delinin birbirlerini severek iyileştirdiklerini konu edinmiş bir filmdi. İzlerken çok sıkıldığımı hissettiğim ama aynı zamanda merakımdan bırakamadığım ama bu kadar övgüyü de hak ettiğini düşünmediğim bir filmdi. İzledikten sonra "bu muymuş?" dedirtti. Evet oyuncu kadrosu çok iyi, konusu da…devamıİki delinin birbirlerini severek iyileştirdiklerini konu edinmiş bir filmdi. İzlerken çok sıkıldığımı hissettiğim ama aynı zamanda merakımdan bırakamadığım ama bu kadar övgüyü de hak ettiğini düşünmediğim bir filmdi. İzledikten sonra "bu muymuş?" dedirtti. Evet oyuncu kadrosu çok iyi, konusu da güzel ama herhangi bir romantik Hollywood filminden ayrılan aman aman özellikleri de yoktu. Sürekli oradan buradan duyunca insan farklı şeyler bekliyor. Tabii film kötü de değil ama çerezlik bence, beklentimin çok altında kaldı.
Ne anlatıyor derseniz;Tiffany ve Pat, hayatlarında son derece dramatik olaylar yaşayan iki insan. Yollarını bulmaya çalışıyorlar. Pat'in ruhsal hastalığı var ve ilaçlarla yaşamını idame ettirmeye çalışıyor. Tiffany ise ölen kocasının acısını yaşıyor. Bu iki karakterin, yaşadıkları olayların sonucunda aşama aşama gelişimlerini görüyoruz.
Filmin ismi ne anlama geliyor peki; "Silver Lining" ifadesi hayatta her kötü durumda iyi yanları olabileceğini ifade eder bizdeki her hayırda bir şer her şerde bir hayır vardır sözüne cuk oturur. "Paybook" ifadesi ise taktik kitabı, strateji kitabı tarzında genelde amerikalıların kullandığı ifadedir. bir konu hakkında detaylı ifadelerin ve kazanım için gerekenleri ifade eder.
Bundan sonrası Spoiler İçerir, sadece filmi izleyenler okumalı.....
.
.
.
.
.
.
.
Filmin ana karakteri Pat Solatano aslında bipolar bozukluğa sahip biri, ancak hayatındaki o kırılma noktasına gelene kadar bu hiç ortaya çıkmamış. Bir şekilde kendini dizginlemeyi başarmış. Taa ki karısı Nikki'yi tarih öğretmeniyle basana kadar. Filmin ilk başlarında sorunlu olan tek kişi pat gibi görünüyor. Ancak daha sonra onun etrafındaki herkesin birbirinden sorunlu olduğunu fark ediyoruz. Sürekli hastaneden kaçıp kaçıp yanına gelen arkadaşı, batıl inançları holiganlığı ve okbsi olan babası, sürekli kendini öven narsist abisi, işi ve evliliği yüzünden kendi içinde bunalımlar yaşayan arkadaşı ve tabii ki kocasını kaybettikten sonra iyice zıvanadan çıkan Tiffany. Ortama bakınca normal olan tek kişi Pat'in gariban annesi, kadıncağız bunların arasında nasıl yaşayabiliyor diye düşünmeden edemiyorsun.
gelelim tiffany'e. Kocasının ölümünden sonra gördüğü her erkek ve kadınla seks yapan hatta bu yüzden işten atılan bu ablamıza dıştan bakınca onu hiç anlamıyor, şöyle yargılıyorsunuz : "be kadın insaf, hiç mi kocanın yasını tutmazsın, tam bir or*spu..." ama onun da hikayesini öğrenince işin rengi değişiyor işte. Kocası vefat etmeden önce tiffany'le çocuk yapmak, bir aile kurmak istiyormuş. ama tiffany kendi deyimiyle "kendine zor bakan biri" olarak bunun sorumluluğunu alamamış, üstelik son zamanlarda nedense hiç cinsel isteği de yokmuş. kocası da belki motivasyon olur, iyi gelir diye ona victoria's secret'tan iç çamaşırı takımı hediye etmek istemiş. Mağazaya gitmiş ama dönüş yolunda araba çarpmış ve vefat etmiş. Bu olaydan sonra muhtemelen tiffany seks yapmaktan çekindiği için kendini çok suçladı, çok vicdan azabı çekti ve bir nevi bunu telafi etmek uğruna sürekli birileriyle sevişmeye başladı. Etrafındaki insanlar da onun bu durumundan bir güzel faydalandılar. tek bir kişi hariç, pat. tanıştıklarının daha ilk günü tiffany onu da sekse davet etti. Tiffany'e daha ilk gördüğü an etkilenmesine rağmen Pat hala psikolojik sorunlardan muzdarip, eski eşine saplantılı olduğu için bunu kabul etmedi. Hatta Tiffany'i çekici bulmanın yanlış bir şey olduğunu düşündü. Çünkü hala Nikki'yi sevdiğini, ona bağlı olması gerektiğini zannediyordu, bunun bir saplantı olduğunu anlayamıyordu. taa ki filmin sonuna kadar.
Leyla’nın Kardeşleri’ni uzun zamandır izlenecekler listesindeydi, bugün izledim. "Nasıl düşüneceğin değil, ne düşüneceğin öğretildi sana." diyor Leyla. O kadar tanıdık ki, tüm o akrabalık ilişkileri de öyle. Yönetmenin ilk filmi olan Sonsuzluk ve Bir Gün filmini sevdiyseniz bu filmi de…devamıLeyla’nın Kardeşleri’ni uzun zamandır izlenecekler listesindeydi, bugün izledim. "Nasıl düşüneceğin değil, ne düşüneceğin öğretildi sana." diyor Leyla. O kadar tanıdık ki, tüm o akrabalık ilişkileri de öyle. Yönetmenin ilk filmi olan Sonsuzluk ve Bir Gün filmini sevdiyseniz bu filmi de bence seveceksiniz. Süresi uzun ama o kadar gerçekçi ki, sıkılmadan izliyorsunuz.
İran sinemasının son dönemdeki en dikkat çekici örneklerinden biri. Film modern İran toplumunun karmaşık yapısını, aile ilişkilerini ve ekonomik zorlukları derinlemesine inceleyen bir aile draması olarak karşımıza çıkıyor.
Leyla’nın dört erkek kardeşi farklı karakterlere ve yaşam tarzlarına sahip:
Alireza: Ailenin en büyük oğlu, işsiz ve depresif...
Manouchehr: Orta yaşlı, evli ve çocuklu, maddi sıkıntılar yaşıyor.
Farhad: Düzensiz işlerde çalışan, güvenilmez biri.
Parviz: En genç kardeş. Evlenmek istiyor ancak maddi imkânsızlıklar nedeniyle bunu gerçekleştiremiyor.
Filmin merkezinde yer alan baba Esmail ise ailenin refahını düşünmekten çok, kendi statüsünü ve gururunu ön planda tutan bir karakter olarak resmediliyor.
Yönetmen, İran toplumundaki gelenek ve modernite arasındaki gerilimi de ustaca yansıtıyor. Baba Esmail’in geleneksel değerlere ve statüye verdiği önem ile Leyla ve kardeşlerinin daha pragmatik ve modern yaklaşımları arasındaki çatışma, filmin ana temalarından birini oluşturuyor. Bu çatışma, özellikle babanın “dayı” unvanını almak için gösterdiği çaba ve bunun aile üzerindeki etkileri üzerinden gösteriliyor.
Filmdeki oyunculuk performansları, hikâyenin inandırıcılığını ve duygusal etkisini artırıyor. Leyla’ya hayat veren Taraneh Alidoosti’nin performansı, filmin merkezinde yer alıyor. Leyla’nın iç çatışmalarını, ailesine olan bağlılığını ve kendi hayatını kurma arzusunu ince nüanslarla yansıtıyor. Yüz ifadeleri ve beden dili, kelimelerin ötesinde bir anlatım gücü taşıyor. Kardeşleri ve babayı canlandıran oyuncular da benzer bir derinlik sergiliyor. Her biri, karakterlerinin kendine özgü kişiliklerini ve motivasyonlarını başarıyla yansıtıyor. Örneğin, babanın inatçı ve geleneksel tavrı, en büyük oğlun depresif hâli, diğer kardeşlerin farklı yaşam tarzları ve beklentileri, oyuncuların performanslarıyla hayat buluyor.
İnsana empati kurmayı öğreten, toplumun engelli insanlara bakışını cesurca yüzümüze vuran güzel bir örnek sinema filmi gerçekten. Mert Fırat'ın oyunculuğu ile öne çıktığı, sağır ve dilsiz insanların iç dünyasını hiç bilmediğimiz yönden gösteren, düşündürücü, bir o kadar da duygusal. Ailece…devamıİnsana empati kurmayı öğreten, toplumun engelli insanlara bakışını cesurca yüzümüze vuran güzel bir örnek sinema filmi gerçekten. Mert Fırat'ın oyunculuğu ile öne çıktığı, sağır ve dilsiz insanların iç dünyasını hiç bilmediğimiz yönden gösteren, düşündürücü, bir o kadar da duygusal. Ailece izlemek isteyenler için +18 sahneleri olsa da, herkesin mutlaka izlemesi gereken türden bir çalışma. Puanım: 8/10
Not: 25 Ocak 2012'de izleyip sinemalar.com hesabıma yazmışım....
Uzun zamandır kuralık sorunu yaşanan Yanıklar kasabasına yeni bir savcının atanmasıyla hikayeye dâhil oluyoruz. Tolstoy’un da söylediği gibi: ”tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar. Ya bir insan yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir. 'Tepenin Ardı', 'Abluka' ve 'Kız…devamıUzun zamandır kuralık sorunu yaşanan Yanıklar kasabasına yeni bir savcının atanmasıyla hikayeye dâhil oluyoruz. Tolstoy’un da söylediği gibi: ”tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar. Ya bir insan yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir. 'Tepenin Ardı', 'Abluka' ve 'Kız kardeşler' filmlerinden tanıdığımız yönetmen Emin Alper’in son filmi Kurak Günler filmini iki yıl sonra izleme şansı buldum.
Filmde, çiçeği burnunda bir savcı olan Emre’nin tayini yanıklar kasabasına çıkar. İşini büyük bir ciddiyetle yapmaya çalışan Emre, belediye başkanı Selim bey ve kasaba halkı tarafından saygıyla karşılanır. Yer altı suyunun kullanılması çevre kurulları ve mahkemelerce yasaklanması kasabada ciddi bir sorun yaratır. Selim bey de büyük borularla yer altı sularını kasabaya bağlayacak olan büyük projesini hayata geçirmeye çalışır. Ancak Selim Bey, yerel bir gazete sahibi olan Murat başta olmak üzere ciddi bir muhalefetle karşı karşıya kalır. Murat, Emre’yi belediye başkanına karşı kışkırtmaya çalışsa da Emre olaylara temkinli yaklaşır. Kısa bir süre sonra yapılacak olan yerel seçimlerde taraf olmaktan kaçınmaya çalışan savcı, ona karşı yükselen sesler sonucu kendisini zor bir durumun içinde bulur. Çok geçmeden Emre, bir kısır döngü içine hapsolur.
Emin Alper’in saatlerce zevkle tartışılan filmler yapması, izlerken ve sonrasında ufku açması, ince detayları insanlara hatırlatması onu çok büyük bir yönetmen yapıyor. Kurak Günler filminde, Alper öncelikle Anadolu perspektifinde, tüm dünyada yaşanan çoğunluğun azınlık üzerindeki baskısı beyaz perdeye net ve başarılı bir şekilde aktarmayı başarmış. Bir yerde kökleşmiş bir kültür, düzen, ahlaki bir norm var ise oraya uyum sağlamayanlar aforoz edilir.
Bu durumları resmedilmesi ise yeni atanan genç savcı Emre'nin üzerinden gerçekleşiyor. İlk aşamada, savcımız bugüne kadar onlarca masum insanın ölümüne ve yaralanmasına neden olan eğlence amaçlı, kontrolsüz silah kullanımına karşı çıkıyor. Ama silah ve devamında gelen kontrolsüz bu kullanımın, taşranın alenen desteklediği bir gelenek olduğunu fark ediyor. Çünkü silah taşrada gücün simgesi.. Savcı Emre bu noktada taşradaki iktidarın parçası olmayı reddediyor fakat aynı zamanda güç tarafından tüm bu durumları idare etmesi isteniyor. Ülkemizdeki etliye sütlüye karışmama, böyle gelmiş böyle gider sorunsallarına ayak uydurması istenmekte kısaca. Bir diğer taraftan posterde de görüldüğü üzere kasaba kuraklık ve susuzluk söz konusudur. Belediye başkanının seçim öncesi sunduğu plan kasabanın tek seçeneği olarak gösteriliyor; genç savcımızın yerel basında çıkan yolsuzluk iddialarına kulak tıkaması gerekliliği de atlanmamış.
Tanık olduğu olaylar karşısında yardım etmek isteyen savcımız; yapılan haksızlıkların, ayrımcılıkların çoğunun çoğunluğun vazgeçemediği gelenekler olduğunu anlıyor. Genç savcı buna rağmen idealistliğinden şaşmıyor hukuku üstün tutmaya çalışsa da karşında kaos ve linç kültüründen beslenen bir sokak gücünün karşında durmaya çalıştığının farkına varıyor. Aynı zamanda homofobinin de altına çizen filmde; savcı, gazeteci (Ekin Koç) ile kurduğu bağ nedeniyle eşcinsel olduğu söylenerek özel hayatıyla da hedef gösteriliyor.
Filmin sonundaki sebep oldukları obruklardan birine kendilerinden birisini kaptırdıklarındaki yüz ifadeleri yok muydu ava giderken avlananların düştükleri, takdire şayandı doğrusu final sahnesi.
Spoiler içeriyor
Kahramanları çok asabi 10 bölümlük Netflix kara komedi dizisi. 2014 yılında çekilen ve çok severek izlediğim "Asabiyim Ben" isimli İspanyol yapımı filmi anımsattı bana. Konu olarak İşleri kötü giden ve taksitle aldığı elektronik eşyayı iade ederek harçlığı doğrultmaya çalışan bir…devamıKahramanları çok asabi 10 bölümlük Netflix kara komedi dizisi. 2014 yılında çekilen ve çok severek izlediğim "Asabiyim Ben" isimli İspanyol yapımı filmi anımsattı bana. Konu olarak İşleri kötü giden ve taksitle aldığı elektronik eşyayı iade ederek harçlığı doğrultmaya çalışan bir müteahhit (Steven Yeun) ve uysal bir kocası olan bir iş kadını (Ali Wong) arasındaki gerilim üzerine kurulu bir senaryosu var. Müteahhit evini paylaştığı umursamaz, kripto ve oyun müptelası kardeşi Paul ile de sorunlu ve bu da senaryoya farklı bir boyut ve derinlik katıyor.
Basit görünen ancak izleyiciyi hassas yerinden yakalayan senaryosunu ve akışını sevdim. Başrollerin uyumu ve performansları çok iyiydi. En son Walking Dead dizisinde izlediğim "Gleen" karakterini bu dizide Danny olarak başrolde görmek güzeldi. Dizinin adının anlamı biftek değil tabii ki; "rahatsız olma, sıkıntı, itiraz demek". Bölümlere başladığında, aslında bir şey olmuyor gibi ama aynı zamanda bir şeyler oluyor.
Otoparkta başlayan bir kavga ile dizi başlıyor. Hayatla olan kavgaları bitmeyen kahramanlarımızın öfkeleri de bir türlü geçmiyor. O istedikleri mutluluk bir türlü gelmiyor. İkisinin de anne & baba kaynaklı çocukluk travmaları, göçmenlik kaynaklı sürekli kendini ispat çabası var. Hiç bir zaman takdir edilmiyorlar. Sosyal sınıfları tam zıt olsa da aslında çok benzer bir kaderi paylaşıyorlar. Özünde ikisinin de birbirinden bir farkı yok. Zira son bölümde zehirlendikleri sahnede Danny kendini Amy, Amy de kendini Danny sandı; bu da aslında ikisinin de aynı olduğunu gösteriyordu. İki başrolün adeta birbirleriyle"dertleştiği" bu bölüm gerçekten ufuk açıcıydı; varoluşsal sancı ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi çünkü.
Karakterlerin veya olayların odak noktası öfke değil aslında "duygusal boşluk" ve duygusal boşluğun getirdiği "yalnızlık hissi". Çocuklukta o boşluğa düşünce insan kendini suçlama evresine geçiyor ve kötü biri olduğuna inandırıyor. Sonra kendine bir maske seçiyor ve içindekileri hapsediyor o maskenin altına. Dışarıdan bakıldığında güven veren, normal biri gibi ancak içeride fırtınalar kopuyor. Bu maskeler ancak kendi gibi biriyle karşılaşınca ortadan kalkabilir. Dizi finalinde de bu durum şiirsel bir dille anlatılmış zaten.
Raf'a eklediğim 157.Dizi
Bitirme Tarihim: 20 Ocak 2025
Bu benim sinemayla tanıştığım ilk filmdi. 1994 yılında lise öğrencisiyken izlemiştim. Tam 31 yıl olmuş.Benim için anlamı olan bir hoş film; çok da eğlenmiştim keyifli bir filmdi. Edit: Bu öğlen Atv denk geldi, oturdum bi daha izledim. Gözümden yaş geldi…devamıBu benim sinemayla tanıştığım ilk filmdi. 1994 yılında lise öğrencisiyken izlemiştim. Tam 31 yıl olmuş.Benim için anlamı olan bir hoş film; çok da eğlenmiştim keyifli bir filmdi.
Edit: Bu öğlen Atv denk geldi, oturdum bi daha izledim. Gözümden yaş geldi gülmekten ya. Hem nostalji hem süper keyifliydi. 19 Nisan 2026
Spoiler içeriyor
Dantel gibi işlenmiş öyküsü ve atmosferiyle bu masalsı filmin görüntü yönetimi filmin en başarılı kısmı demek yanlış olmaz. İlk bölüm cinayet sahnesi ile adeta bir Stephen King romanı gibi başlamışken sonrasında aşk üçgenine dönüyor. Mahkeme sahneleri ile farklı bir havaya…devamıDantel gibi işlenmiş öyküsü ve atmosferiyle bu masalsı filmin görüntü yönetimi filmin en başarılı kısmı demek yanlış olmaz. İlk bölüm cinayet sahnesi ile adeta bir Stephen King romanı gibi başlamışken sonrasında aşk üçgenine dönüyor. Mahkeme sahneleri ile farklı bir havaya girip devam ediyor. Filmin adına bakıp aldanmayın, kya ne şarkı söylüyor ne de şarkı söylediği bir mekan mevcut değil. Düşük bir temposu var ama kendini izletiyor. Hikaye olarak North Carolina'da geçmesine rağmen filmin çekimleri Louisiana'da yapılmış ve bu hali ile bataklık, kumul ve sulak alan coğrafyası seven biri olarak bazı sahneleri gözümü kırpmadan izledim.
Derindeki mesajları, alt metinleri çok güçlü bir film. Kya'nın hikayesi de beni başka bir yerden yakaladı. O kendi başınalık ne kadar iyi bir kurguyla harmanlanmış. Ailesinin terk edişi, yaşamaya dair o çabası, babasıyla balık tutması, Tate ile okumayı öğrenip kendini bulması, Chase ile olan kısım, vedalarla ilgili hissettikleri, onunla bağ kurmama sebep oldu.
Filmin ana karakteri Kya, babasının uyguladığı şiddet yüzünden annesi ve kardeşleri tarafından terk edilen, çok küçük yaştan itibaren tek başına hayatta kalmayı öğrenmek zorunda olan yalnız bir karakter. Her ne kadar bu yalnızlığını Tate ve Chase'le paylaşmaya çalışsa da bir şekilde hep terk ediliyor ve -bazen istemsizce de olsa- kandırılıyor. Şehirde yaşamaması ve içselleştirdiği yalnızlığı sebebiyle toplumdan izole yaşıyor. "Ben onlardan degil, onlar benden nefret ediyor.” çıkışı ise filmle ilgili en beğendiğim sahne oldu. İzole yaşamayı Kya seçmemisti, izole yaşamaya zorlanmıştı. "Bazen avın hayatta kalabilmesi için avcının ölmesi gerekir."
- Spoiler - Mahkeme sonuna kadar masum olduğuna ben de inanmıştım. Sma katili ortaya çıkarmayınca septik kendimin de aklına o mu yapmıştı, kesin oydu diye şüpheler bi düşmedi değil. En sonunda da anlaşılıyor kocası Tate'i bile şaşırtıcı şekilde gerçek. Çünkü sanatçı ruhlu iyi bir insanın cinayet işleyebileceğine inanamıyor insan, inanmak istemiyor. Ama iyi yapmış da öldürmüş pezevengi de diyorsunuz. Sen kızı kandır, nişanlın varken evlilik hayalleri kurdur, ardından git tecavüz et, sonra yaptığın yanına kalsın. Kendi halinde yaşayıp kimseye zararı olmayan bir insana travma yaşatan insanların hepsi bu şekilde ölmeyi hak ediyor. Akıllı kızmış, hiç yakalanmadan gebertmiş çocuğu. Filmin özeti en sondaki üç ila beş cümlede yer alıyor. Kya, doğada yaptığı gözlemleri nasıl da işlediği cinayette kullanıyor! Bazen av da avcıyı (yırtıcıyı) yer. Gel-gitlerin zamanını iyi takip etmek lazım. dişi, erkeği öldürür. vs vs. Mahkemede kürsüde ifade vermemesi bile planın bir parçasıymış.
Üst üste ters köşeleri olan son zamanlarda izlediğim en iyi psikolojik dram dizisi. Amazon Prime'de izlenebilir en iyi içeriklerden biri, bu kadar az yorum alması dizinin henüz keşfedilmemiş olduğunu düşündürdü. Çekim kalitesi ve oyunculuklar gerçekten çok iyiydi. Psikolojik gerilim-dram sevenler…devamıÜst üste ters köşeleri olan son zamanlarda izlediğim en iyi psikolojik dram dizisi. Amazon Prime'de izlenebilir en iyi içeriklerden biri, bu kadar az yorum alması dizinin henüz keşfedilmemiş olduğunu düşündürdü. Çekim kalitesi ve oyunculuklar gerçekten çok iyiydi. Psikolojik gerilim-dram sevenler için izlenesi güzel bir dizi olduğunu düşünüyorum. Sam Worthington'ın oynadığı Fractured diye bir film vardı, konu olarak onu da anımsattı.
Alman yazar Sebastian Fitzek'in aynı adı taşıyan romanından uyarlanmış, altı bölümden oluşan dizinin bölüm süreleri 42-55 dakika aralığında değişmekte. Josy Larenz rolünde News of the World ve System Crasher gibi filmlerden anımsanabilecek Helena Zengel karşımıza çıkıyor
Olay örgüsü ve işleyiş hakkında biraz bilgi vereyim, dikkat spoiler içerebilir....
Viktor Larenz isimli bir adam var hikayemizin merkezinde. Victor, 13 yaşındaki kızı Josy’yi doktor muayenesine götürmüştür. Bekleme salonunda bir tabloya bakıp dalıp gitmişken kızı ortadan kaybolur. Kaçtı mı? Kaçırıldı mı?
Aradan 2 sene geçmiştir. Josy’den bir haber yoktur. Öldü mü? Sağ mı?
İsim yapmış bir psikiyatrist olan ve sektörden iyi de para kazanmış olan Victor, kızının kayboluşu sonrasında depresyona girmiş, hayattan tat alamaz hale gelmiş. Mesleğini icra etmeyi de bırakmış.
Hayatındaki çöküş anlarının ardından bir kaçış mekanı olarak kullandığı Parkum isimli küçük ve çok fazla kişinin yaşamadığı bir adada bulunan sahil kenarındaki evine gider Victor, kızının kayboluşunun 2. yıldönümünde.
Kafa dinlemek için geldiği bu yerde Victor’un kapısını genç, çekici ve gizemli bir kadın çalar. Victor, ilk anda röportaj arayışı içerisinde olan bir gazeteci sanar bu kadını ama öyle değildir. Anna Spiegel isimli bu kadın sektörde isim yapmış olan bir yazardır. Yazdığı kitaplarla ilgili kısım büyük bir gizem barındırmaktadır ki o kısım hikayemizin ilerleyen sürecinin konusudur.
Anna Spiegel, kendisini bir şizofren olarak tanımlamaktadır. Victor’a kendisine yardım edebilecek tek psikiyatristin o olduğuna inandığını söyler. Victor’un mesleğini yeniden icra etmek gibi bir niyeti yoktur. Hele hele de bu inziva anında. Ama bu kadına dirayetli bir şekilde hayır demek pek kolay olmayacaktır. Kim bilir; belki de kendi depresyonunun ilacı hiç tanımadığı bu kadında mevcuttur.
Dizide bir yandan günümüzde yol almaya devam ederken bir yandan da flashback sahneleriyle Victor’un, ailesinin, kızının hayatına bir mercek tutmaya başlıyoruz.
Senaryosunun The Book of Mirrors adlı kitaba dayandığı, "katil kim?" temalı bir film. Aksiyonu az polisiye-gerilim filmlerini seviyorsanız bu film hoşunuza gidebilir. Düşük temposuna rağmen sonuna kadar sizi düşündürüyor ve ilginiz sürekli canlı tutmayı başarıyor. Alzheimer hastası karakterin gözünden izlediğimiz…devamıSenaryosunun The Book of Mirrors adlı kitaba dayandığı, "katil kim?" temalı bir film. Aksiyonu az polisiye-gerilim filmlerini seviyorsanız bu film hoşunuza gidebilir. Düşük temposuna rağmen sonuna kadar sizi düşündürüyor ve ilginiz sürekli canlı tutmayı başarıyor. Alzheimer hastası karakterin gözünden izlediğimiz için bizimle aynı bilgiye sahip bir ana karakter var. Karakter geçmişini hatırlamadığı için bir arka plan bilgisi, tecrübesi de yok. dolayısı sanki cinayeti izleyici ile birlikte çözüyormuş hissi veriyor.
Bana biraz meshur "Memento" filmini hatırlattı, hafıza, geçmiş, suçluluk, unutma, şüphe üzerine güzel bir psikolojik gerilim olmuş... Bir şansı hak ediyor. Açıkçası ben filmi beğendim. Finalini ise çok beğendim.
Konusu kısaca şöyle "Filmde Russell Crowe, hafıza kaybıyla mücadele etmek için son teknoloji alzheimer tedavisi gören eski bir cinayet masası araştırmacısı olan "Roy Freeman"'ı canlandırıyor. Freeman'ın on yıl önce vahşi bir cinayetten dolayı tutukladığı idam mahkumunun bir ay içinde idam edilecek olması nedeniyle avukatına sormuştuma polisleri ile son kez görüşmek istediğini söyler, böylece Roy eski hayatındaki bir soruşturmanın etkisiyle boğuşmak zorunda kalır. Hafızasını yeniden kazanmak için çetin bir mücadele veren Freeman, bir üniversite profesörünün sadistçe öldürülmesinin ardındaki gizemi çözmeye çalışırken eski ortağına başvurur. Açgözlülük, sırlar ve çelişkilerle dolu bir ağla karşılaşan Freeman'ın soruşturması, masum bir adamın işlemediği bir suçun bedelini ödeyebileceği gerçeğiyle yüklüdür."