Spoiler içeriyor
Film Logan Lerman’ın canlandırdığı ana karakter Charlie üzerinden sorunlu geçen bir çocukluğun ardından, kaygılı ve çekingen bir ruh haliyle, kendini arama çabası içinde olan bir ergenin liseye başladığı zamanı ele alıyor. Film, Charlie’nin kaybetmekten korku duymayacağı, onu asla yargılamayacak ve…devamıFilm Logan Lerman’ın canlandırdığı ana karakter Charlie üzerinden sorunlu geçen bir çocukluğun ardından, kaygılı ve çekingen bir ruh haliyle, kendini arama çabası içinde olan bir ergenin liseye başladığı zamanı ele alıyor. Film, Charlie’nin kaybetmekten korku duymayacağı, onu asla yargılamayacak ve onu her zaman anlayabilecek olan hayali bir mektup arkadaşına yazdığı mektupla başlıyor. Böylece biz de Charlie’nin iç dünyasına adım atıyoruz. Mektup arkadaşına ertesi günün lisedeki ilk günü olduğunu ve bu yüzden fazlasıyla endişeli ve stresli olduğundan bahsedişini izliyoruz. Kendini diğer insanlardan, yani kendi tanımınca “normal” olanlardan hep farklı hisseden Charlie, bu farklılığının daha önce olduğu gibi lise yıllarında da kendisinin dışlanmasına, kategorize edilmesine ve yargılanmasına sebep olacağını düşünüyor. Bu yüzden kendini dış dünyaya tamamen kapatmayı tercih eder. Lisedeki ilk gününde insanlara selam vermekten ve onlarla tanışmaktan çekinip yalnız başına yemek yemesi; İngilizce dersinde cevaplarını bildiği halde sorulara cevap vermekten kaçınması da hep bu yüzdendir aslında.
Charlie’nin bu endişeleri, ergenlik döneminde olan herhangi bir gencin yaşama ihtimali olan endişeler olsa da, film boyunca tekrarlanan yalnızlık ve kimsesizlik hissi bize sosyal anksiyete durumunu hatırlatıyor. Film boyunca gireceği yeni ortamlara ayak uyduramama endişesi, sevilmeme ve kabul görmeme korkusu gibi hisleri oldukça yoğun yaşadığını fark ediyoruz. Bu sosyal anksiyetenin temelinin nereden gelebiliyor olacağını düşündüğümüzde ise film bize Charlie’nin çocukluğundan alıntı yaparak halası tarafından cinsel istismara maruz bırakıldığını gösteriyor. Kız kardeşinin erkek arkadaşı tarafından şiddete maruz kaldığına şahit olmasıyla bir geriye dönüş (flashback) yaşayan Charlie, Helen halasını hatırlar ve biz de Helen halasıyla ilk defa o sahnede tanışırız. Böyle bir travmaya sahip olmak ve bunu çocukluğundan bu yana kimseyle paylaşamamış olmanın getirdiği yalnızlık ve içine kapanma duygusu Charlie’nin deneyiminde kendisini sosyal anksiyete olarak ortaya çıkarıyor. Bu durumun kendisinin hayatını nasıl etkilediğine şahitlik ediyoruz.
Charlie bir süre okulda daha izole takılıyor olsa bile, bir futbol maçında tanıştığı Sam ve Patrick adlı kardeşler onun hayatına heyecan getiren ilk isimler oluyor. Patrick esprili, kendine has tavırları olan bir son sınıf öğrencisidir. Sam ise Charlie gibi müziği seven, eğlenceli ve bir o kadar da güzel bir kızdır. Charlie, ilk gördüğü anda Sam’dan hoşlanır fakat bir erkek arkadaşı olduğunu öğrendikten sonra çok yakın arkadaş olmaya razı olur. Zaten Charlie için Sam’e hissettiği duyguları belli etmek oldukça zor bir durumdur. Sam ve Patrick ile tanıştıktan sonra artık onların arkadaş grubuyla zaman geçirmeye başlayan Charlie, kendini bir gruba, bir yere ait hissetmenin verdiği mutlulukla hayatını yavaş yavaş yoluna koymaya başlar. Artık geçmişin kendisini eskisi kadar rahatsız etmemeye başladığını fark ederiz. Aynı arkadaş grubundan Mary Elizabeth adında bir kızla sevgili olur ve hayali arkadaşına bile artık ihtiyacı kalmaz.
Filmin ilerleyen sahnelerinde Charlie’nin en yakın arkadaşının ölmüş olduğunu öğreniyoruz. Charlie yaşadığı bu kaybı bir parti ortamında arkadaşlarına açıklar. Bunun üzerine Patrick, herkesi toplayıp Charlie adına bir kadeh kaldırarak “Yeni arkadaşımıza!” der. Charlie’nin o anda verdiği cevap aslında onun iç dünyasını anlamamızı sağlar: “Beni fark ettiğinizi bilmiyordum.” Başkaları tarafından fark edilmenin, önemsenmenin ve sevilmenin açlığını yaşayan Charlie için tek bir söz motivasyonunu sağlamaya yeterlidir. Her şey yolunda gidiyorken, Noel günü geldiğinde Charlie’nin halüsinasyonları ve geriye dönüşleri (flashbackleri) tekrar onun bilincini istila etmeye başlar. Film boyunca serpiştirilen geriye dönüşler (flascbackler), Charlie ve iç dünyası hakkında daha fazla bilgiye sahip olmamızı sağlıyor.
Geriye dönüşlerde (flashbacklerde) Charlie’ye Noel hediyesi almak için arabayla dışarı çıkan Helen halasının bir kaza geçirdiğini ve öldüğünü görüyoruz. Charlie’nin yıllar sonra olsa bile bu ölüm ile ilgili içten içe kendini suçladığını anlayabiliyoruz. Mary Elizabeth’le arkadaşlıkları iyi gidiyorken doğruluk-cesaretlik oyununda yaptığı bir hata yüzünden arkadaşlarıyla arası açılır ve tekrar hayali arkadaşıyla mektuplaşmaya başlar. Bu süreçte Patrick ve onun erkek arkadaşının, birlikteyken babasına yakalandığını ve babasının, erkek arkadaşını öldüresiye dövdüğünü öğrenir. Ertesi gün okula gittiğinde bir kavga çıkar ve erkek arkadaşının zorba arkadaşları Patrick’i aralarına alıp dövmeye başlar. Charlie müdahale ederken gözleri kararır ve gördüğümüz ilk sahnede Patrick’i döven çocuklar yerde yatar ve Charlie’nin eli mordur. Bu sahnede aslında Charlie’nin geçmişte maruz kaldığı sahnelerden aldıklarını, her ne kadar onaylamıyor olsa bile kendi hayatında da nasıl yansıttığını görüyoruz. Şiddete maruz kalmanın yanı sıra, şiddete şahitlik etmenin dahi ilerleyen zamanlarda şiddete yatkınlığı artırdığını da Charlie üzerinden görmüş oluyoruz. Halasının, erkek arkadaşı tarafından şiddete maruz kaldığı anlara şahitlik eden Charlie, her ne kadar bu konuda hassas olsa da, öfke patlaması ve arkadaşını koruma içgüdüsüyle aynı şekilde şiddete başvuruyor. Bir süre sonra işleri biraz daha olsun yoluna koyup, tekrardan arkadaşlarıyla zaman geçirmeye başlayan Charlie, bu olaydan sonra düşüncelerine hakim olamadığını mektup arkadaşına itiraf eder. Bu arada Sam üniversiteyi kazanmıştır ve bağ kurduğu en iyi arkadaşlarından biri olan Sam’in üniversiteye gidecek olması da çok canını sıkmaktadır. Valizini hazırlamakta Sam’e yardım eden Charlie ile Sam arasında yine filmin ana fikrine hizmet eden şu konuşma geçer:
“Neden ben ve sevdiğim herkes, bize hiçmişiz gibi davranan insanları seçiyoruz?”
“Çünkü hak ettiğimizi düşündüğümüz aşkı kabul ederiz.”
Sonraki günlerde Sam ve Patrick’in üniversiteye gitmesiyle Charlie yeni kurduğu bağları da kaybetmiş olma hissiyle gittikçe daha da kötüleşir ve halası Helen tarafından istismar edildiği anıları tekrar gün yüzüne çıkar. Charlie bu duygulara tamamen esir olmuş halde eve geldiğinde ablasını arayıp, “Helen hala benim yüzümden öldü, değil mi?”, “Ya içten içe onun ölmesini istemişsem” diyerek suçluluk duygusu içinde telefonu kapatır ve trans haline geçer. Uyandığında kendini bir klinikte bulur.
Saksı Olmanın Faydaları (The Perks of Being Wallflower), travmatik bir geçmişe saplanıp kalmış, kendini diğer insanlardan, yani normal olanlardan farklı hisseden bir ergenin; bütün bu duygu durum karmaşasına rağmen yine de toplumda bir yere sahip olmaya, kendini bir yere ait hissetmeye ve kendisini bulabilmeye çabalayışını anlatan derin bir lise filmi.
Alıntıdır.... Yazan Şeyma Diş
Üç benzemez karakterin garip bir şekilde gerçekleşen şartlar sonucu mecburiyetten bir araya geldiği bir hikaye bu. Garsonluk yapan bekar bir anne, insan sevmez ve takıntılı bir yazar ile eşcinsel bir ressam, hikayemizin kahramanları. Ana kahramanımız Melvin, huysuz, insan sevmez, karşılaştığı…devamıÜç benzemez karakterin garip bir şekilde gerçekleşen şartlar sonucu mecburiyetten bir araya geldiği bir hikaye bu. Garsonluk yapan bekar bir anne, insan sevmez ve takıntılı bir yazar ile eşcinsel bir ressam, hikayemizin kahramanları.
Ana kahramanımız Melvin, huysuz, insan sevmez, karşılaştığı herkese kaba davranan, obsesif kompülsif takıntıları olan bir yazar. Doktora gitse de ilaçlarını pek düzenli almıyor. Pek tabii ki yalnız yaşıyor, hayatını keskin bir düzen içinde sürdürüyor. Örneğin, evden çıkarken kapıyı birkaç kez açıp kilitleyip açıp tekrar kilitliyor, kaldırımda yürürken çizgilere basmıyor ve her sabah kahvaltısını aynı restoranda, aynı masada, aynı yiyeceklerle ve yanında getirdiği çatal bıçak ile yiyor. Eğer onun masası doluysa oturanları rahatsız edip kaçırtıyor mesela, kaç kere restorandan kovulmasına ramak kalmış. Ona katlanabilen ve hatta başa çıkabilen tek kişi ise kendisine servis yapan (çünkü maalesef o masadan o sorumlu) garson Carol. Carol bu durumdan pek hoşlanmasa da, servisi Carol'ın yapması da Melvin'in ritüelinin bir parçası.
Bir gün Melvin'in kapı komşusu, eşcinsel bir ressam olan Simon, evinde saldırıya uğrayıp soyuluyor ve bir süre hastanede yatmak zorunda kalıyor. Bir şekilde, Simon'un küçük çirkin süs köpeği, Simon hastaneden çıkana kadar Melvin'in başına kalıyor. Matematiksel düzene sahip evde bir köpek! Bu da yetmezmiş gibi restoranda ona servis yapan garson Carol, hasta oğlu ile ilgilenmek üzere izin alıyor ve Melvin için kahvaltı yapmak imkansızlaşıyor. Sıradan görünen bu iki durum Melvin için tam bir kaos!
Öte yandan köpek ile ilgilendikçe, Melvin biraz biraz yumuşamaya başlıyor. Bir yandan da, huzur içinde kahvaltısını yapabilmek için Carol'ın evine, masrafları kendisi tarafından karşılanmak üzere işinin ehli bir uzman doktor gönderiyor. Carol karşılık olarak ne istendiğini anlamadığı için başta huzursuz olsa da, sonunda Melvin'e bir teşekkür mektubu yazmaya karar veriyor.
Hastaneden çıkan Simon, sağlık sigortası olmadığı için, hastane masrafları nedeniyle iflasın eşiğine geldiğini ve evini bile kaybedebileceğini öğreniyor. Derin bir depresyona sürüklenen ve çalışamayacak hale gelen Simon'ın para isteyebileceği tek kişi ebeveyni, ancak yıllardır görüşmemişler ve telefonlarına da cevap vermiyorlar. Bizzat gitmesi gereken bu yolculuğa tek başına çıkması da mümkün değil. Simon'ı götürmek Melvin'in başına kalıyor ancak kaçınamadığı bu görevin stresiyle başa çıkmak için, doktor yardımının karşılığı olarak Carol'dan kendisiyle gelmesini istiyor. Böylece üç benzemez insan birlikte, her biri çok değişmiş olarak dönecekleri bir yolculuğa çıkıyorlar...
Sevdiğim üç oyuncunun başrolleri paylaştığı bu film, sevdiğim ve çokça izlediğim filmlerden biri. Melvin rolündeki Jack Nicholson ve Carol rolündeki Helen Hunt, bu filmdeki rolleriyle en iyi erkek oyuncu ve en iyi kadın oyuncu Oscarını aldılar. Simon rolündeki Greg Kinnear da çok başarılı. Karakterlerin her üçü de çok gerçek, derinliği olan karakterler. Her biri bir şekilde yalnız olan birbirinden çok farklı üç insan, ummadıkları biçimde ve şartlarda bir araya geliyor ve birbirlerinin varlığında teselli buluyor. Bir yandan her biri kendileri için oldukça ciddi sorunlarla uğraşıyorlar ancak bir yandan da feci komik ve eğlenceli sahneler var. Eğlence kısmı seyirci için tabii :)
Bir replik eklemesem olmaz :)
Yayıncının sekreteri: Size hayranım. Kadınları nasıl bu kadar iyi yazabiliyorsunuz?
Melvin: Bir erkeği ele alıyorum, sonra mantık ve sorumluluğu çıkarıyorum.
Amazon Prime üyeliği alınca ne izleyelim diye bakarken şans verelim dedik. Çok zor bitirdik gerçekten. Müzikal ve tiyatral bir yapısı var, konu ilgi çekici gibi olsa da işleyiş çok ama çok sıkıcıydı. Zaten ilk yorum da benden gelmiş belli ki…devamıAmazon Prime üyeliği alınca ne izleyelim diye bakarken şans verelim dedik. Çok zor bitirdik gerçekten. Müzikal ve tiyatral bir yapısı var, konu ilgi çekici gibi olsa da işleyiş çok ama çok sıkıcıydı. Zaten ilk yorum da benden gelmiş belli ki kimsenin ilgisini çekmemiş
Birkaç gün önce Atv’de “Tv’de İlk” başlığı ile yayınlanınca izledim. Filmin bu kadar güzel olacağını açıkçası beklemiyordum ama biyografi filmleri neticede yaşanmışlıklardan izler taşıdığı için her zaman sonuna kadar kendini izletmeyi başarıyor. Göğebakan’ın hayatının tam olarak yansıtılamamış eleştirileri olan bir…devamıBirkaç gün önce Atv’de “Tv’de İlk” başlığı ile yayınlanınca izledim. Filmin bu kadar güzel olacağını açıkçası beklemiyordum ama biyografi filmleri neticede yaşanmışlıklardan izler taşıdığı için her zaman sonuna kadar kendini izletmeyi başarıyor.
Göğebakan’ın hayatının tam olarak yansıtılamamış eleştirileri olan bir yapım. Burak Sevinç birebir canlandırmış, yok böyle bir oyunculuk. Hatta filmdeki şarkıları da bizzat seslendirmiş, sesi de harikaymış, helal olsun. Murat Göğebakan’ın oğlu ile hastanedeki konuşma sahnesinde çok duygulandım ve dayanamadım ağladım. Kimse yaşattığını yasamadan ölmez demişler. Murat Göğebakan’ın eşi Gül’e reva gördüğünü, ikinci karısı Selma da Murat Göğebakan’a reva gördü.
Yüzüne karşı ne söylense "eyyvallah" cevabı alınacağı önceden bilinen enteresan bir adamın dramı var karşımızda, yazdığı söylediği onlarca harika şarkıyı hatıra olarak bırakan bir adam.. Kesinlikle bir şansı verilmeyi hak ediyor.
Güney Kore’de oldukça yaygın olan lise zorbalığı hakkında yapılmış dizi. Hoş kızın başına gelenlere zorbalık demek hafif kalır. İşkence demek daha doğru olur. Netflix'in Kore malı “ufak tefek cinayetler” dizisi de diyebiliriz zira konusu ya da işlenişi aynı olmasa da…devamıGüney Kore’de oldukça yaygın olan lise zorbalığı hakkında yapılmış dizi. Hoş kızın başına gelenlere zorbalık demek hafif kalır. İşkence demek daha doğru olur. Netflix'in Kore malı “ufak tefek cinayetler” dizisi de diyebiliriz zira konusu ya da işlenişi aynı olmasa da vibe olarak ufak tefek cinayetleri anımsattı bana. Lise dönemi hesaplaşmalar, mağdur kızın yıllar sonra ortaya çıkması, karşısında onun canını yakmış bir ekip (buradaki fiziksel), elebaşı bir kadın, kadının kocası falan derken sanki benzer bir seyrin içindeymişim gibi hissettim.
Başroldeki kadın oyuncu “Moon Dong Eun” ile erkek başrol olan doktor “Joo Yeo-jeong” arasındaki yaş farkı yüzünden ne yaparlarsa yapsınlar abla kardeş gibi durduklarından aradaki aşkı seyirciye hissettirilememiş gibi geldi bana.
16 bölümlük ilk sezonda her bölüm ortalama 1 saat sürüyor, bence 10-12 bölümde anlatılabilecek olayları biraz uzatmışlar, bu da zaman zaman insanı sıkıyor. Eğer intikam hikayelerini seviyorsanız bu diziye bir şans verin derim.
Bir Zamanlar Anadolu 4 yıldır izleme listemde olan bir filmdi, uzun süresi sebebiyle hep erteliyordum, sonunda izledim. Film, bozkırın ortasında gömülü bir cesedin peşindeki insanların hikâyesini anlatırken, işlenen cinayetten ziyade cinayeti araştıranların ruhlarındaki karanlığa ışık tutuyor. Gündelik yaşamın her yanına…devamıBir Zamanlar Anadolu 4 yıldır izleme listemde olan bir filmdi, uzun süresi sebebiyle hep erteliyordum, sonunda izledim. Film, bozkırın ortasında gömülü bir cesedin peşindeki insanların hikâyesini anlatırken, işlenen cinayetten ziyade cinayeti araştıranların ruhlarındaki karanlığa ışık tutuyor.
Gündelik yaşamın her yanına sirayet etmiş bir iktidar hiyerarşisi, bir ezme-ezilme yarışı var adeta filmde. Komiser Naci altında çalışan memurlar ve katil zanlısı karşısında muktedir, telefonda onu azarlayan karısı ve savcı karşısında ise kifayetsiz. Savcı neredeyse herkesin üzerinde muktedir. Ortada mücadele edecek gerçek bir iktidar alanı olmadığından, bulunan her alanda top çevrilen iktidar oyunu da elbette çıkar ilişkileri tarafından belirleniyor. Çünkü, polisin reçete yazdırmak için eli doktora muhtaç; muhtarın bir ‘mezarlık ihalesi’ durumu var, otopsi teknisyeninin yeni otopsi aletlerine ihtiyacı var, ikisi de savcının eline bakıyor.
Gördüklerimiz daha çok araba içlerindeki sohbetlerde, birilerinin yüzüne karşı ve hemen akabinde arkasından edilen laflarda, küçük düşürmelerde, yapılan tuhaf şakalarda, insanların birbirleriyle kurdukları ilişkilerde gizli.
Bir de neredeyse tamamen sessiz olanlar, sesi çıkmayanlar var. Katil zanlıları Kenan ve Ramazan, maktulün karısı Gülnaz ve oğlu Adem ve hatta maktul Yaşar. Onlar topyekûn bu dünyanın en alt tabakasındakiler, bir mevki sahibi olmayanlar. Bir de, bütün bunların arasında her şeye biraz uzak duruyor gibi görünen Doktor Cemal var.
Nuri Bilge Ceylan’ın filmleri söylendiği gibidir; yavaştır, sekanslar durgundur, oyuncular düşünceli, sahne kasvetlidir… Depresiftir hatta biraz… Eh nihayetinde söylemekte bir sakınca görmüyorum ‘anlaşılması zordur’… Yani olması gerektiği gibidir, hayat gibidir Nuri Bilge Ceylan sineması… Bir Zamanlar Anadolu’da tam olması gerektiği gibi, Filmde bütün bir gece boyunca bozkırın kör karanlık yollarında bir çeşmeden diğerine yapılan yolculuk, film niyetini yavaş yavaş açık etmeye başladığı andan itibaren giderek daha da metaforik bir hale bürünüyor.
Son dönemlerde izlediğim en güzel filmlerden biriydi, eski bir yapım ama adını çok duymuştum bugüne kısmetmiş. Konya’nın Hüyük ilçesi Çavuş köyünde çekilmiş film. Yönetmen Atalay Taşdiken de Beyşehir doğumluymuş. Köy yaşantısını yüzde yüz saf haliyle yansıtmışlar. Yokluk, en çok çocukken…devamıSon dönemlerde izlediğim en güzel filmlerden biriydi, eski bir yapım ama adını çok duymuştum bugüne kısmetmiş. Konya’nın Hüyük ilçesi Çavuş köyünde çekilmiş film. Yönetmen Atalay Taşdiken de Beyşehir doğumluymuş. Köy yaşantısını yüzde yüz saf haliyle yansıtmışlar.
Yokluk, en çok çocukken mi bu kadar zor acaba? En çok çocukken mi bu kadar büyük boşluklar açıyor da, kapanmasına bir ömür yetmiyor sonra? En çok çocukken mi hissettiriyor varlığını, tam da elde avuçta çocukluktan başka hiçbir şey yokken?
Anneleri ölmüş, babaları başka bir kadınla evlenmiş ve çocuklarına yüz çevirmiş iki küçük kardeşin yarı felçli dedeleriyle beraber hayata tutunma çabalarını konu ediniyor film. Ahmet kardeşi Ayşe’nin sorumluluğunu üstüne almış, kendi önceliklerini ve korkularını bir kenara bırakmış, bir yandan da dedesine bakıyor; evin yemeklerini yapıp bulaşıklarını yıkıyor. Çaresizlik, terk edilmişlikle ilerleyip hüzünlendiğiniz filmin beni en çok üzen durumu ise filmin gerçek bir hikâye olması. insanın aklına ister istemez Zarifoğlu’nun “ne çok acı var” demesi geliyor.
Filmin başlangıçta genel havası höykürerek ağlayacağımı düşündürttü ama öyle olmadı. Çünkü abartılmış bir dram yoktu, hayatın gerçekleri vardı. İzledikçe içim ezildi; kırıldım. Dedenin çaresizliği, o abinin minicik haliyle Ayşe’nin her şeyi olması, Ayşeciğin saçları kesilirken ayaklarına düştüğü sahne.
Küçük, sade ama samimi bir hikâye. Üzerine yüklenen sorumluluğu elinden geldiğince üstlenmeye çalışan Ahmet ve hayata saf bir çocuk bakışıyla bakıp hala babasından medet uman Ayşe’nin “abi” diye biten tatlı cümlelerden oluşan konuşmalarıyla sempatikliğini de esirgemeyen Kız Kardeşim Mommu’yu es geçmeyin, mutlaka izleyin
Not: Filmi ilk 09 Eylül 2010'da izlemişim. 14 yıl sonra aynı keyifle yine izledim...
Film insanların girip çıkmak istemeyeceği, belalı, tehlikeli alanlarda işleniyor. Çekimde kullanılan mekanlar genelde kenar köşe diye tabir ettiğimiz yerler. Bundan dolayı konu dahilinde oluşan karakter çerçevesi entelektüel birikimi olmayan, işleri kara düzende çözmeye çalışan, kendi kanunları olan kişiler ki zaten…devamıFilm insanların girip çıkmak istemeyeceği, belalı, tehlikeli alanlarda işleniyor. Çekimde kullanılan mekanlar genelde kenar köşe diye tabir ettiğimiz yerler. Bundan dolayı konu dahilinde oluşan karakter çerçevesi entelektüel birikimi olmayan, işleri kara düzende çözmeye çalışan, kendi kanunları olan kişiler ki zaten gerçek oyunculardan oluşan bir kasta da sahip değil.
Konusu itibariyle ülkemizde hali hazırda devam eden hassas noktalara değiniyor. Yönetmen koltuğunda Sıfır Bir’in dizi versiyonunda da oturmuş, Kadri Beran Taşkın'ı görüyoruz. Kendisinin filmde ortalama bir iş çıkardığını düşünüyorum. Bunun sebebi, sahne geçişlerinin çok hızlı olması, çekim açılarının yer yer senaryoyu yansıtmaması. Her ne kadar yapımında, senaryosunda ve oyunculuklarda problemler var gibi gözükse de gayet izlenebilir bir yapıya sahip. Bu yüzden ön yargıyla yaklaşmadan gidip bir göz atmanızı öneririm. Fakat film içerisinde olay örgüsü çok zayıf olduğundan dolayı filmi sürükleyici hale getiren tek şey sahnelerin hareketliliği. Bunu dikkate almanızı öneririm.
İnsan ismine aldanıp filmin sonuna kadar mistik birşeyler bekliyor ama film boyunca saçmalıklar devam ediyor. Nasıl bir maddeyse aynı mekandaki birileri ölürken, birilerine hiçbir şey olmuyor. Yani ne anlatmaya çalıştığını anlatamayan, vakit kaybı bir film