İnsan tek başınayken doğruyu, yanlışı iyi ayırt ediyordu da üzerine iki üç bakış sinince şaşıyordu terazisi. O bakışlar ne diyor diye bakası geliyor, baktıktan sonra da bir daha kendine dönemiyor, o terazi bir daha eski dengeyi bulamıyordu.
Spoiler içeriyor
Dinler felsefesi dersini sevenlere göre bir film. ‘Ölümün Soluğu’, Auschwitz’teki bir grup Yahudi mahkumun, yaşadıkları acılardan sonra Tanrı’yı yargılamaya karar vermesi üzerinden ilerleyen oldukça etkileyici bir film. Filmin en güçlü tarafı, ‘Tanrı var mı?’ sorusundan çok, ‘Eğer varsa neden bütün…devamıDinler felsefesi dersini sevenlere göre bir film.
‘Ölümün Soluğu’, Auschwitz’teki bir grup Yahudi mahkumun, yaşadıkları acılardan sonra Tanrı’yı yargılamaya karar vermesi üzerinden ilerleyen oldukça etkileyici bir film.
Filmin en güçlü tarafı, ‘Tanrı var mı?’ sorusundan çok, ‘Eğer varsa neden bütün bunlara izin veriyor?’ sorusuna odaklanması. Üstelik bu soru, teorik bir tartışma olarak değil, ölümün ve korkunun tam ortasında soruluyor. Bu da karakterlerin inançlarını çok daha gerçek ve ağır hale getiriyor.
Herkesin Tanrı’ya bakışı farklı. Kimi inancına tutunuyor, kimi öfkeleniyor, kimi ise yaşananları açıklamak için Tanrı’nın sorumluluğunu sorguluyor. Aralarındaki tartışmaların güzel tarafı da filmin tek bir doğru cevap vermemesi.
Beni en çok düşündüren nokta, insanın yaşadığı acıya mutlaka bir anlam bulma ihtiyacı oldu. Her şeyin bir sebebi, bir planı veya sonunda bir adaleti olduğuna inanmak rahatlatıcı olabilir. Ama film, bazı acıların karşısında bu açıklamaların ne kadar yetersiz kalabileceğini gösteriyor.
Tek mekanda ve büyük ölçüde diyaloglarla ilerlemesine rağmen gerilimini korumasını da sevdim. Dışarıda onları bekleyen sonu bildikçe, yaptıkları tartışma daha da ağırlaşıyor.
Finalde mahkumlar Tanrı’yı suçlu buluyor. Fakat tam kararın ardından askerlerin gelişiyle, verdikleri hükmün onları kurtarmadığını görüyoruz. Birkaç dakika sonra gaz odasına götürüleceklerini bilmek, bütün tartışmayı daha da trajik hale getiriyor.
Bu zamana kadar 1.5k'dan fazla film izledim ama bu film benim için en önemlisi olarak kalacak. Çünkü ben o anneyim. O kadar ağladım ki. O glukagon yapmaya çalıştığı sahne... Ne yazsam anlatamam.
Spoiler içeriyor
Bu yazdığım en uzun inceleme olabilir. Ve kendi rızamla izlediğim ilk anime. İzlemem de bayar bir uzun sürdü. Daha çok felsefi bir yorum oldu. Evangelion’u bitirdikten sonra bir süre ne düşündüğümü tam toparlayamadım açıkçası. Çünkü ilk başta insan ister istemez…devamıBu yazdığım en uzun inceleme olabilir. Ve kendi rızamla izlediğim ilk anime. İzlemem de bayar bir uzun sürdü. Daha çok felsefi bir yorum oldu.
Evangelion’u bitirdikten sonra bir süre ne düşündüğümü tam toparlayamadım açıkçası. Çünkü ilk başta insan ister istemez ‘EVA ne, Melekler ne, Second Impact ne, bunlar niye savaşıyor '.
Shinji’yi izlerken bazen sinir oldum, bazen üzüldüm ama çocuğa tamamen kızamadım. Çünkü sürekli birilerinin onayına ihtiyaç duyuyor. Babası sevmiyor, o da gidip başka insanlardan bunu almaya çalışıyor. Ama bir yandan da reddedilmekten korktuğu için kimseye tam olarak yaklaşamıyor. Birinin onu sevmesini istiyor ama biri gerçekten yaklaşınca da kaçıyor.
Asuka’nın durumu da farklı görünmesine rağmen aslında çok benzer. O sürekli güçlü olmak zorunda. Başarılı olmak zorunda. Herkesten iyi olmak zorunda. Çünkü bunları yapamadığında kendisinin bir değeri kalmayacağını düşünüyor. Shinji ‘beni sevin’ diye bağırıyor gibi, Asuka da ‘bana hayran olun’ diye bağırıyor. İkisinin de istediği şey aslında görülmek.
Rei ise bambaşka bir yerde. O neredeyse kendisinin bile kim olduğunu bilmiyor. Başkalarının ona verdiği anlamla var oluyor gibi. Bu yüzden Rei’yi izlerken en çok ‘bu kızın kendisine ait neyi var?’ diye düşündüm.
Zaten bütün karakterler bir şekilde yalnız.
Ve bu yalnızlık bana dizinin en gerçek tarafı.Çünkü insanın başka insanlara ihtiyacı var ama insanlarla yakınlaşmak da her zaman iyi sonuç vermez.Birine yaklaştıkça onu incitebiliyorsun, o seni incitebiliyor. Uzak durunca da yalnız kalıyorsun.
Hani dizide kirpilerle ilgili bir şey vardı ya, bence Evangelion’un bütün meselesini biraz onun üzerinden anlatabiliriz. Birbirimize yaklaşmak istiyoruz ama dikenlerimiz var. Ve bazen karşımızdakinin dikenleri kadar kendi dikenlerimiz de can yakıyor.
Bir de ben Evangelion’da ‘insanlar birbirini severse her şey düzelir’ gibi bir şey görmedim. Tam tersine, sevgi bile bazen insanı kötü şeyler yapmaya itebiliyor.
Gendo mesela. Yui’yi kaybetti ve onu geri getirmek için bütün hayatını bunun için harcadı.Dışarıdan bakınca sevdiği kadını kaybetmiş ve onu geri istiyor gibi. Ama bunun için Shinji’yi kullanıyor, insanları kullanıyor, herkesi manipüle ediyor. Yani birini çok sevmen, yaptığın şeyleri otomatik olarak doğru yapmaz.
Instrumentality kısmı da bayağı düşündürdü beni. Herkesin birbirine karıştığı ve artık kimsenin kimse tarafından reddedilemediği bir dünya. İlk düşününce güzel bile geliyor. Kimse yalnız değil, kimse seni terk edemiyor, kimse seni incitemiyor.Ama sonra fark ediyorsun ki bunun sebebi artık gerçekten ayrı bir insan olmaman.Yani acı çekmemek için kendinden vazgeçmek.
Ben burada biraz kendi hiçlik düşüncelerimi de düşündüm. Hani bazen ‘hiç olmasaydık hiçbir sorun da olmazdı’ diye düşünüyorum. Teknik olarak doğru. Hiçlikte acı yok. Ama mutluluk da yok. Kaybetmek yok ama kazanmak da yok. Kimse seni reddedemez çünkü ortada reddedilecek biri bile yok.
O yüzden 0’ın hiçbir problemi yok gibi geliyor bana. Ama zaten hiçbir deneyimi de yok.
Evangelion’un buna verdiği cevap bana ‘hayat çok güzel, mutlaka yaşamalısın’ gibi gelmiyor. Zaten böyle bir mesaj verse biraz sinir olurdum muhtemelen. Çünkü hayatın güzel olması gerektiğini söylemek, insanın yaşadığı şeyleri ortadan kaldırmaz.
Finalde Shinji’nin kendisiyle ilgili bir şeyleri fark etmesi de bu yüzden hoşuma gitti. Dünyanın bütün problemlerini çözmüyor. Babası düzelmiyor, geçmişi silinmiyor, diğer insanlar bir anda onu anlamaya başlamıyor.
Sadece kendisinin de var olabileceğini kabul
Evrenin bizim ne yapmamız gerektiğiyle ilgilendiğini düşünmek için bir sebep yok. Ama bu, yaptığımız hiçbir şeyin anlamlı olamayacağı anlamına da gelmiyor.
Belki anlam hazır olarak gelmiyor zaten.
Belki insan kendi anlamını kendisi oluşturuyor. Belki bazen oluşturamıyor bile. Bazen sadece yaşadığı günün içinde bir şeyler oluyor ve o kadar.
Evangelion’u bitirince bende kalan şey biraz bu oldu. Bana hayatın güzel olduğunu kanıtlamaya çalışmadı. Daha çok, hayat kötü olduğunda bile kendinden tamamen vazgeçmek zorunda olmadığını söyledi.
Şu kısa filmi her semtin meydanında günde bir kere izletmeliyiz. Tabii yine bir anlam çıkarmayacak insan suretinde olan ne olduğu belirsiz şeyler olacaktır.
Spoiler içeriyor
Bütün gönderilerimi geri yüklemişken bir film paylaşayım dedim. İzlediğim en gerçekçi senaryoya sahip eski yapımlardan. Fatma Girik ve Hülya Avşar'ın anne kız uyumu çok güzeldi. Özellikle Fatma Girik'in kızı için yaptığı fedakarlıklar beni çok duygulandırdı. Kızın o saf nefreti, aile…devamıBütün gönderilerimi geri yüklemişken bir film paylaşayım dedim.
İzlediğim en gerçekçi senaryoya sahip eski yapımlardan.
Fatma Girik ve Hülya Avşar'ın anne kız uyumu çok güzeldi. Özellikle Fatma Girik'in kızı için yaptığı fedakarlıklar beni çok duygulandırdı. Kızın o saf nefreti, aile içinde gördüğü davranışları kendince yorumlaması ve çocuklara sorunların yansıtılınca ortaya çıkan psikolojik sorunlar. Çok güzel bir filmdi.
Spoiler içeriyor
Size pek bilinmeyen ve ters köşeli bir film. “İnsan gerçekten en çok neyden korkar? Ölmekten mi, yoksa unutulmaktan mı?” Asıl mesele, insanın kendi yerini kaybetme korkusu. Sidney’yi izlerken sürekli şunu düşündüm: İnsan gerçekten başarısını mı kaybeder, yoksa başarıyla birlikte kimliğini…devamıSize pek bilinmeyen ve ters köşeli bir film.
“İnsan gerçekten en çok neyden korkar? Ölmekten mi, yoksa unutulmaktan mı?”
Asıl mesele, insanın kendi yerini kaybetme korkusu.
Sidney’yi izlerken sürekli şunu düşündüm: İnsan gerçekten başarısını mı kaybeder, yoksa başarıyla birlikte kimliğini de mi? Yıllarca alkışlanmış birinin, bir gün kendisinden daha iyi birini görmesi yalnızca kıskançlık değil; varlığının sorgulanması gibi geliyor. Çünkü bazı insanlar yaptıkları işle öyle özdeşleşiyor ki, o başarı elinden gittiğinde geriye kim kaldığını bilmiyor.
Film boyunca ahlakın bir anda yok olmadığını görüyoruz. Kimse sabah uyanıp 'Bugün kötü biri olacağım'demiyor. Önce kendini haklı çıkarıyorsun, sonra vicdanını susturacak bahaneler buluyorsun. Bir süre sonra da asla yapmam dediğin şey, normalleşmeye başlıyor. Bence filmin en ürkütücü tarafı da buydu. Kötülük bazen büyük bir öfkeyle değil, sessizce ve mantıklı görünen gerekçelerle geliyor.
Filmin en sevdiğim yanı ise kimseyi tamamen iyi ya da tamamen kötü göstermemesi oldu. Çünkü gerçek hayatta da insanlar çoğu zaman tek bir yüz taşımıyor. Hepimizin başkalarına gösterdiği maskeler var.
Dün akşam kızıma uyurken bu masalı okudum. Çocuk uyumak yerine ağlamaya başladı. Yanlışlıkla psikolojisini bozdum. Masalın sonunda ise demez mi 'onlar ne gördüğünü bilmiyor ' diye. Kız üşümüş donmuş hala güzelliyor. Ay, bize çocukken ne korkunç şeyler okutmuşlar. Ben 3.sınıfken…devamıDün akşam kızıma uyurken bu masalı okudum. Çocuk uyumak yerine ağlamaya başladı. Yanlışlıkla psikolojisini bozdum. Masalın sonunda ise demez mi 'onlar ne gördüğünü bilmiyor ' diye. Kız üşümüş donmuş hala güzelliyor. Ay, bize çocukken ne korkunç şeyler okutmuşlar. Ben 3.sınıfken Yakup Kadri'nin Kiralık Konak kitabını okutmuştu öğretmenim. Şimdi ise ne alaka diye düşünüyorum.