Etkileyici bir başyapıt. Roman, Alamut Kalesi'nde yaşayan Hasan Sabbah ve İsmailileri konu almaktadır. Eser hakkında birkaç detay aktarmak istiyorum. Kitabın konusu Hasan Sabbah'ın, Alamut Kalesinin, fedailerin ve cennet bahçelerinin hikayesini anlatır. Bir tarafta Hasan Sabbah'n yeryüzü cennetiyle yeni tanışan güzel…devamıEtkileyici bir başyapıt. Roman, Alamut Kalesi'nde yaşayan Hasan Sabbah ve İsmailileri konu almaktadır.
Eser hakkında birkaç detay aktarmak istiyorum. Kitabın konusu Hasan Sabbah'ın, Alamut Kalesinin, fedailerin ve cennet bahçelerinin hikayesini anlatır. Bir tarafta Hasan Sabbah'n yeryüzü cennetiyle yeni tanışan güzel köleler, diğer tarafta onun en güvenilir savaşçıları olan fedailer. Sabbah'ın yarattğı cennetin içinde gözleri açıldığında hepsinin hayatı hiç umulmadık bir şekilde değişir. Hikaye 11. yüzyıl iranında, kendini peygamber ilan eden Hasan Sabbahin, seçilmiş bir grup insanı intihar suikastçısına dönüştürerek bölgede hakimiyet kurmak için çılginca ve aynı zamanda zekice bir plan tasarladığı Alamut Kalesinde geçmektedir.Güzel kadınların, yemyeşil bahçelerin, şarap ve haşhaşın göz boyadığı sanal bir cennet yaratan Sabbah, genç savaşçılarını emirlerine uydukları takdirde bu cennete gidebileceklerine inandırır. Kendilerini onun yoluna adayan, ölmeyi de öldürmeyi de göze almış olan bu küçük orduyla hükümdar sınıfına gözdağı verebileceğini düșünür. Sabbah kendi deyimiyle insanların saflığını kullanıp dine adanmışIığı politik emellerine alet eder. Artık
kapılar onun için ardına kadar açılmıştır. (Alıntı)
Din, mezhep, cennet ve cehennem inanışları bu eserde sorgulanmakta ve yer yer inkar edilmektedir.
Bu nedenden dolayı 1960 tarihi ile 1980'li yıllar arasında bazı ülkelerde kitabının okunması yasaklanmıştır.
Vladimir Bartol bu romanı yazmak için yaklaşık 10 yıl boyunca ayrıntılı bir araştırma yapmış, romanın yazımı onun için bir tutku haline gelmiş ve Bartol günlüklerinde kitabını tamamlayıp yayıncıya teslim etmeden ölmemesi için Tanrıya yalvarmıştır.
Bu dönem İslam dünyasında mezhep çatışmalarının yoğun olduğu bir zamandır.
Eser gerçek, tarihi figürleri, kurgusal ögeleri ustaca harmanlar. Bu da okuyucuya hem tarihi bir perspektif sunar hem de kurgusal bir hikayeyi anlatır.
Hasan Sabbah ve İsmail'i Doktrini; "İnsanları ikna etmek için her kapıyı çalın. En önemlisi de önce onların güvenini kazanın. Her seferinde aynı yöntemleri denemeyin. Hep farklı taktikler geliştirin. Eğer karşınızdaki inançlı biriyse, Kur’an’a sıkı sıkı bağlıysa ona sizin de aynı derecede inançlı olduğunuzu gösterin. Herkesle kendi kişiliğine ve düşüncelerine uygun biçimde konuşup zihinlerinde kurulu düzenin işleyişiyle ilgili kuşkular uyandırmaya çalışın. Aynı zamanda da alçakgönüllü olup azla yetinen biri olduğunuzu gösterin. O an hangi düşünce tarzını savunuyorsanız ona uygun davranın."
Hasan Sabbah karakterize ve Kurnaz bir lider olarak tasvir edilir. Onun İsmail'i doktirini kullanarak insanları nasıl manipüle ettiği ve intihar suikastçılarına dönüştürdüğü anlatılır. İsmail'i mezhebinin öğretileri kitapta merkezi bir rol oynar. Bu da okuyucunun dini inançlar ve fanatizm konusunda düşünmesine yol açar.
Kitapta aynı zamanda iktidar uğruna yapılan fedakarlıkları ve insan doğasının karanlık yönlerini gözler önüne serer.
Hasan Sabbah'ın hırsları ve manipülasyonları bu temaları iyice vurgular. İnsanların inanç sistemleri ve ideolojiler uğruna nasıl hareket ettiği kitabın ana temasıdır.
Alamut; tarihi bir roman olmanın ötesinde, insan doğasını, inanç sistemlerini ve iktidar etkilerini derinlemesine inceleyen bir başyapıt.
Spoiler içeriyor
Aslan Akbey Harp Okulundan mezun olmuştur.Gençlik yıllarında Doğu Eşrefoğlu tarafından yetiştirilmiş bir istihbaratçıdır. Ortağı Mehmet Karahanlı ile birlikte başta Türk Mukavemet Teşkilatı olmak üzere pek çok görevde bulunmuştur. Karahanlı'nın aldığı son görev sırasında ihanet ederek katıldığı masonik teşkilatına bağlılığını bildirmek…devamıAslan Akbey Harp Okulundan mezun olmuştur.Gençlik yıllarında Doğu Eşrefoğlu tarafından yetiştirilmiş bir istihbaratçıdır. Ortağı Mehmet Karahanlı ile birlikte başta Türk Mukavemet Teşkilatı olmak üzere pek çok görevde bulunmuştur. Karahanlı'nın aldığı son görev sırasında ihanet ederek katıldığı masonik teşkilatına bağlılığını bildirmek için, Filistin'de kampta bulunan Türk İstihbaratçılarını ihbar etmesi sonucu İsrail bu kampları bombalamıştır.
Bu kampların içinde Aslan Akbey'in kardeşi ve kardeşinin hamile sevgilisi de bulunmaktadır. Hem ortağının ihanetini, hem de kardeşi ve kardeşinin sevgilisinin öldürülmesini kaldıramayarak Mehmet Karahanlı'nın oğlu Efe Yakup Karahanlı'yı kaçırmış ve yıllarca süren eğitimler sonucu bir vatanperver olarak yetiştirerek KGT birimine bağlı bir istihbaratçı yapmıştır. Candan Ailesine evlatlık olarak giden Efe Karahanlı bir vatansever olarak yetişmiştir. Gerçek kimliğini bilmeyen Efe, kendisini Ali Candan olarak bilmiş ve ailesinden gizli olarak KGT adına dünyanın çeşitli bölgelerinde başarılı operasyonlar gerçekleştirdikten sonra Akbey tarafından yurda davet edilerek bir estetik operasyonla yüzü değiştirilerek öz babası Mehmet Karahanlı ve Konseyiyle savaşmak için ünlü kabadayılardan Duran Emmi'nin yeğeni Polat Alemdar olarak mafyanın içerisine sızdırılmıştır. Bu operasyona Kurtlar Vadisi Operasyonu adı verilmiştir.
Mehmet Karahanlı Kurtlar Konseyi'nin baronudur ve mafyanın en tepesindeki kişidir. Büyük Orta Doğu'nun en büyük baronudur. Yüce Seçilmişler tarafından seçilen, 10 hamle sonrasını görebilen Baron görevine 1983 yılında getirildi. Selefi İran yüzünden aforoz edilmişti. Çok zeki ve aristokrat bir karakterdir.
Gençlik yıllarında Doğu Eşrefoğlu tarafından eğitilmiş bir istihbaratçıydı. Devlet için ortağı Aslan Akbey ile Kıbrıs'ta Türk Mukavemet Teşkilatı adına çeşitli görevlerde bulunmuştur. Bu görevlerinin en önemlisi Türk Mukavemet Teşkilatını silahlandırmaktır. Adada portakal tüccarı rolüyle silah dağıtmıştır.
Mehmet Karahanlı'nın tek zaafı, henüz çocukken kaçırılan oğlu Efe Yakup Karahanlı'dır. Hayattaki tek başarısızlığı, oğlunu bulamayışıdır. Doğu Bey tarafından Kıbrıs Harekâtı'ndan sonra aldığı ikinci görevi olan gizli güçleri çökertme görevi sırasında güce olan zaafı nedeniyle saf değiştirmiş ve devlete ihanet etmiştir. Gizemli güçlerin tarafına geçen Karahanlı, çeşitli kademeleri başarıyla geçerek Büyük Orta Doğu'nun Büyük Baronu olmuştur. Oğlu Efe için büyük bir imparatorluk kurmuştur.
Çok uzun bir kitap olmasına rağmen inanılmaz akıcı diyebilirim. Kitabı bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine okumaya başladım. Kitabın ana teması Ezel dizisine uyarlanmış aslında. Kitapla ilgili düşüncelerime gelirsek; Monte Kristo Kontu, sadece bir intikam romanı değil, aynı zamanda insan doğasının, toplumsal…devamıÇok uzun bir kitap olmasına rağmen inanılmaz akıcı diyebilirim. Kitabı bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine okumaya başladım. Kitabın ana teması Ezel dizisine uyarlanmış aslında.
Kitapla ilgili düşüncelerime gelirsek;
Monte Kristo Kontu, sadece bir intikam romanı değil, aynı zamanda insan doğasının, toplumsal adaletsizliğin, ahlaki sorunların ve yaşamın anlamını derinlemesine incelendiği bir başyapıt.
Kitabın kahramanı Edmond Dantes, hayatının en güzel gününde, tam evleneceği anda dost olarak gördüğü kişiler yüzünden iftira atılarak, haksız yere hapse atıldığında, masum ve iyimser bir gençtir. Umudunu yitirmeyen hayata dolu dolu bakan, saf ve temiz yürekli kahramanımız hayatın öyle olmadığını uzun bir süre hapis hayatı yaşayarak öğreniyor. Ancak yıllarca hapiste çektiği acılar, onu soğuk, hesaplı ve acımasız bir intikamcıya dönüştürür. Monte Kristo Kontu olarak yeniden doğan Dantes, kendisine ihanet edenlere karşı kusursuz bir plan hazırlar. Ancak bu planın sonucunda, Dantes’in intikam duygusu, onun sevgi, dostluk, vicdan ve mutluluk gibi değerleri kaybetmesine neden olur. Dantes, intikamının bedelini ödemek zorunda kalır.
Kitap, okuyucuya, intikamın tatlı ama zehirli bir bal olduğunu, adaletin insan eliyle değil, Tanrı’nın iradesiyle sağlanabileceğini, insanın hayatını kendi seçimlerinin belirlediğini ve gerçek mutluluğun ancak sevgiyle bulunabileceğini gösterir.
Filmi yeni bitirdim. Düşüncelerim tazeyken aklımda kalanları aktarayım. Aslında bir öğretmen olarak filmin çok etkisinde kaldığımı söylemek isterim. Doğuda ücra bir köye atanmış öğretmenin yaşadığı sadelik ve saflığın yanında yalnızlığı da sadece bu mesleği yapanlar çok iyi bilir. Empatiyi, o…devamıFilmi yeni bitirdim. Düşüncelerim tazeyken aklımda kalanları aktarayım.
Aslında bir öğretmen olarak filmin çok etkisinde kaldığımı söylemek isterim. Doğuda ücra bir köye atanmış öğretmenin yaşadığı sadelik ve saflığın yanında yalnızlığı da sadece bu mesleği yapanlar çok iyi bilir. Empatiyi, o duyguları bilenler daha iyi yaşar. Filmi izlerken böyle bir duyguya kapıldım.
Nuri Bilge Ceylan'ın şu sözleri filmin özeti aslında. "Mutluluğun başka yerde olduğu avuntusu çoğumuz için geçerlidir. Hayatımızdan memnun değilsek nerde olursak olalım, mutluluğun başka yerde olabileceği avuntusu bize iyi gelir.
Bununla ilgili Kemal Sayar'ın çok güzel bir alıntısını paylaşmak istiyorum. "Bizler çok şeyler hayal ettik fakat çok az şeye sahip olduk. Daha başka bir yerde daha iyi bir hayatın olacağı düşüncesi ruhumuzu sürekli yokluyor. Bu da huzursuzluğumuzun sebeplerinden bir tanesi. Çoğu insan iyi bir hayatın başka bir yerde saklı olduğunu düşünüyor. İnsanlar bir kaldırımdan giderken hay Allah diğer kaldırım daha rahattı keşke ordan yürüseydim derler. Ona şöyle bir fenomen adı veriliyor: Benim olmadığım yerler yemyeşil fenomeni. Olmadığımız hayatın daha cazip olabileceği yönünde tuhaf bir yanılsamaya sahibiz aslında.
Filmi özetlersek; Samet, Doğu Anadolu’nun ücra bir köyünde zorunlu görev yaptığı dört yılın sonunda İstanbul’a tayin olmayı bekleyen genç bir resim öğretmenidir. Bulunduğu okuldan bıkmış ve bi an önce buralardan gitmek için can atan Samet’in, öğrencileri arasında yakın olduğu ve kendisine değer verdiği 14 yaşındaki Sevim de vardır. Birgün okulda aramaya yapılırken Sevim’in defterinde Samet’e hitaben yazılmış kalplerle bezeli bir aşk mektubu başka bir öğretmen tarafından bulunur. Sınıf öğretmeni Samet olduğu için mektup ve sınıftan çıkan diğer eşyaları da alıp odasına geçer. Samet öğretmen, mektupta ne yazıldığını merak edip okumak ister. Öğrencisi Sevim ise bu mektubun öğretmeni tarafından okunmasını istemez. Fakat bunun için çok geçtir. Öğretmeni tarafından mektubunun okunduğunu gören Sevim, öğretmeninden mektubunu geri vermesini ister. Samet ise mektubu okumadığını ve yırtıp çöpe attığını, mektubun ve yazılanların çok önemli olmadığını, yazılan her neyse gayet normal olduğunu dile getirerek öğrencisinin incinmesini istemez. Buna inanmayan ve gururuna dokunan Sevim, öğretmeninden öc almak için kadın öğretmenlerden birine Samet öğretmenin kendisine ve birkaç kişiye dokunduğunu söyleyerek iftara atar. Sadece Samet öğretmene değil aynı zamanda okulda başka bir öğretmen olan Kenan öğretmeni de işin içine katar. Böylelikle çocuk aklıyla intikam almış olur. Samet’in hayalleri, Kenan’la birlikte bir cinsel istismar suçlamasının hedefi hâline gelmesiyle yıkılır. Büyük bir hayal kırıklığı yaşayan Samet asıl hedefin Kenan olduğundan şüphelenir ve arkadaşlıkları giderek bozulur. Suçlamadan adını temize çıkarmaya çalışırken köy kurallarına uyma zorluğuyla karşı karşıya kalır. Yaşadığı sıkıntıların üstesinden gelmesine yardımcı olabilecek başka bir öğretmen olan Nuray ile tanışınca da işler değişir.
Samet, Nuray'ın evinde yemek yerken aralarında şöyle bir konuşma geçiyor.
Nuray: E tayin isteyecek misin?
Samet: Ben doldurdum vademi. doldurmayanlar düşünsün. 4 sene ya. Yetmez mi.
- Ama bence sen köpürtüyorsun. Abartıyorsun yani.
- Neyi?
- Bütün sıkıntılarının faturasını buralara kesiyorsun. Bence hiç alakası yok. İstanbul'da seni ne bekliyor sanıyorsun. İnsan nereye giderse kendini de götürüyor sonuçta.
- Şuan bunları düşünecek durumda değilim. Yani tek bildiğim artık algımın yorulmaya başladığı. Nereye baksam bi boşluk, soğuktan kıvranmış büzünmüş nesneler, aç hasta biçare köpekler.
- Senin gibi biri bırak İstanbul'u İsveç'e bile gitse görecek şeyler budur.
Nuray, Samet'e insan nereye giderse gitsin kendini de götürür. Sen buralarda bunu görüyorsun ama nereye gidersen git bunları görmeye devam edeceksin. Mutluluk insanın içinde aslında.
İnsanların şikayet ettikleri şeylerle şükrettiği şeyler aslında aynı şeylerdir. Sadece olaylara bakış açısını değiştirerek bakmak bizi mutlu edebilir. Örneğin bir fincana bakıp ne kadar sade ve basit diyerek gözümüzde küçültebilir veya aaa ne kadar sade ve şık diyerek gözümüzde ışıltılı hâle getirebiliriz.
Film, Türkiye’nin toplumsal sorunlarına cesurca değinen ve eleştirel bir bakış açısı sunan bir film. Filmdeki taciz suçlaması, köydeki baskıcı ve yozlaşmış düzeni, eğitim sistemindeki adaletsizliği ve öğretmenlerin yaşadığı zorlukları gözler önüne seriyor. İzleyiciyi hem duygusal hem de düşünsel olarak sarsıyor. Aynı zamanda bir insanlık dramı da sunuyor.
Filmdeki karakterler, kendi hayalleri, tutkuları, vicdanları ve sorumlulukları arasında sıkışıp kalmış, çaresiz ve yalnız insanlar. Onların yaşadığı çatışmaları, seçimleri, pişmanlıkları ve umutları da çok iyi bir şekilde anlatıyor.
Film, izleyiciye hem karakterlerle empati kurma hem de onları yargılama imkanı veriyor. Gerçekçi ve yalın bir anlatımla, insanın iç dünyasını ve çevresiyle olan çatışmalarını gözler önüne seriyor. Filmdeki karakterler, hayatlarını değiştirmek için çabalarken, karşılaştıkları zorluklar ve engeller yüzünden umutsuzluğa kapılıyorlar. Film, izleyiciyi hem duygusal hem de düşünsel olarak etkileyen, sürükleyici ve etkileyici bir yapım.
Uzun zamandır böyle kaliteli bir film izlememiştim. Filmi biraz Lost dizisi, Memento, Tenet ve Interstellar gibi filmlerle bağdaştırdım. İnanılmaz güzel bir tema üzerine kurulmuş. Filmin yönetmeni Christopher Nolan mı diye düşünmedim değil. Filmin adından da anlaşılacağı gibi Deja Vu daha…devamıUzun zamandır böyle kaliteli bir film izlememiştim.
Filmi biraz Lost dizisi, Memento, Tenet ve Interstellar gibi filmlerle bağdaştırdım. İnanılmaz güzel bir tema üzerine kurulmuş. Filmin yönetmeni Christopher Nolan mı diye düşünmedim değil.
Filmin adından da anlaşılacağı gibi Deja Vu daha önce yaşadığımız anı sanki tekrar yaşıyor muşuz hissene kapıldığımızdır.
Filmin temasıda tamamen bunun üzerine kurulmuş. Filmde karşılığı ise Deja Vu duygusunun aslında geçmişten gönderilen bir uyarı ve geleceğe dair bir ipucu olabileceği fikrini işliyor.
Filmi şöyle özetleyebilirim.
Filmdeki baş karakter Doug Carlin (Denzel Washington), New Orleans’ta bir feribotun bombalanması sonucu meydana gelen büyük patlamayı araştırmakla görevlendirilen bir A.T.F. ajanıdır. Patlamanın kurbanlarından biri olan Claire Kuchever’in (Paula Patton) cesedini inceleyen Carlin, onun ölmeden önce kaçırıldığını ve işkence gördüğünü fark eder. Carlin, patlamadan sorumlu olan Carroll Oerstadt’ı (Jim Caviezel) bulmak için FBI’ın gizli bir projesine dahil olur. Bu proje, geçmişe dönük olarak dört gün ve altı saat öncesine ait görüntüleri izlemeye yarayan bir teknoloji kullanmaktadır. Carlin, bu teknoloji sayesinde Claire’in hayatını takip eder ve ona aşık olur. Carlin, Claire’i kurtarmak ve patlamayı önlemek için geçmişe dönme riskini alır. Bu sırada, zaman yolculuğu, paralel evrenler, kader ve seçim gibi ilginç temalarla karşılaşır.
Film, hem bilim kurgu hem de aksiyon açısından başarılı buldum.
Film, zaman yolculuğu konusunu mantıklı ve ilgi çekici bir şekilde işlemiş ve izleyiciyi şaşırtan bir sonla bitiyor.
Filmdeki oyunculuklar, senaryo, yönetim ve görsel efektler çok etkileyici ve kaliteli. Hem aksiyon hem de romantizm sevenler için ideal bir film.
Kitap, Güneydoğu Asya’da siyah kanla çizilmiş bir yolun peşine düşen bir gazeteci ile bir seri katilin karşılaşmasını anlatıyor. Kitap, gerilim, sürpriz ve şiddet dolu bir hikaye sunuyor. Oldukça etkileyici ve akıcı bir şekilde yazılmış. Yazarımız, farklı kültürler, inançlar ve gelenekler…devamıKitap, Güneydoğu Asya’da siyah kanla çizilmiş bir yolun peşine düşen bir gazeteci ile bir seri katilin karşılaşmasını anlatıyor.
Kitap, gerilim, sürpriz ve şiddet dolu bir hikaye sunuyor. Oldukça etkileyici ve akıcı bir şekilde yazılmış. Yazarımız, farklı kültürler, inançlar ve gelenekler arasındaki çatışmaları ve çelişkileri iyi bir şekilde yansıtmış. Kitabın karakterleri de ilgi çekici ve derinlikli.
Kitabı şöyle özetleyebilirim;
Siyah Kan, bir gazeteci ile bir seri katil arasındaki tehlikeli bir oyunu konu ediyor.
Gazeteci Marc Dupeyray, cinayetleri araştırırken, katil Jacques Reverdi’nin ilgisini çeker. Reverdi, Marc’a siyah kanın sırrını çözmesi için bir dizi ipucu gönderir. Marc, ipuçlarını takip ederek Güney Asya’ya gider. Orada, farklı kültürler, inançlar ve gelenekler arasındaki çatışmalarla karşılaşır. Aynı zamanda, Reverdi’nin kurbanlarına yaptığı korkunç işkenceleri de öğrenir. Marc, siyah kanın hem bir lanet hem de bir güç sembolü olduğunu anlar.
Sonunda, Reverdi ile yüzleşir ve siyah kanın gerçek anlamını öğrenir. Ancak bu, onun hayatını kurtarmaya yetmez.
Kitabı oldukça etkileyi ve akıcı buldum, okuyucuyu hem gerçek hem de fantastik bir dünyaya götüren, gerilim, sürpriz ve şiddet dolu bir polisiye roman.
"Gerçek rahatsız ettiğinde yalan üstüne yalan söyleriz. Ta ki yalanın orda olduğunu unutuncaya kadar. Fakat hâla ordadır. Söylediğimiz her yalanla gerçeğe borçlanırız. Er ya da geç o borç mutlaka ödenir." İzlediğim kaliteli mini dizilerden biri. Gerçeği çok güzel bir şekilde…devamı"Gerçek rahatsız ettiğinde yalan üstüne yalan söyleriz. Ta ki yalanın orda olduğunu unutuncaya kadar. Fakat hâla ordadır. Söylediğimiz her yalanla gerçeğe borçlanırız. Er ya da geç o borç mutlaka ödenir."
İzlediğim kaliteli mini dizilerden biri. Gerçeği çok güzel bir şekilde yansıtmışlar. İnsanoğlunun yarattığı tahribat gerçekten çok acı. Diziyi izleyince bunu çok net şekilde görebiliyoruz.
Genelde sonradan devamı çekilen dizilerin kalitesi çok iyi olmuyor. Ama Şahsiyet dizisi için bunu söyleyemem. Dizinin ilk sezonunun başarısını ve kalitesini 2. Sezonda da görebiliyoruz. Diziyi, ilk sezonla başarılı şekilde bağlamışlar. Agah'ın Alzheimer olduktan sonra bir ilaç bulunarak tekrar yaptıkları…devamıGenelde sonradan devamı çekilen dizilerin kalitesi çok iyi olmuyor. Ama Şahsiyet dizisi için bunu söyleyemem.
Dizinin ilk sezonunun başarısını ve kalitesini 2. Sezonda da görebiliyoruz.
Diziyi, ilk sezonla başarılı şekilde bağlamışlar. Agah'ın Alzheimer olduktan sonra bir ilaç bulunarak tekrar yaptıkları şeyleri hatırlaması ve yarım kalan işlerini tamamlaması iyi bir bağlayıcı tema olmuş.
Dizinin topluma verdiği mesajlar gerçekten de inanılmaz. İzleyiciye sadece bir cinayet hikayesi değil, aynı zamanda bir insanlık hikayesi sunuyor.
Dizide, toplumsal yaralara bir hastalık üzerinden mesaj vererek yaymak Hakan Günday'ın kaleminin ince detayı olmuş. Acaba dizide Agah'ın hastalığı toplumumuzda yaygın olan unutkanlık mıdır? Veya işlediğimiz günahların hiç olmamış, sanki onları hiç yapmamış gibi geride bırakıp bize hatırlatan vicdanımız mıdır?
Dizinin sonunda Agah sevgili eşi Mebrureye kavuşuyor ve duygularını şöyle dile getiriyor.
"O günlüğü aldığımda o defterde adı geçen bütün alçak insanları adalete teslim etseydim ya da en azından mahkemeye çıkması için çaba gösterseydim ne bunca yıllık vicdan azabı olurdu ne de köpek öldüren diye bir katil."
İnsanlar adaleti kendileri sağlasa bile vicdanları onları rahat bırakmıyor. Her zaman sığınmamız gereken sağlam bir adalet arayışana giriyoruz.
Dizide dikkatimi çeken birkaç repliği buraya bırakmak istiyorum.
" Hayatını adalete adamak öyle şahsi bir mesele değil. Bir şahsiyet meselesidir."
"Çok empati yapıyorsunuz, ne dünya bu kadar hassasiyeti kaldırır, ne de insanlar inceliği."
"Yok, haksız tahrik, yok iyi hal..."