zaten bu filmi izleyerek 1 saat 40 dakikamı çöpe attım, bir de uzun uzun açıklayarak daha fazla vakit kaybedemem, sizin de vaktinizi almak istemem. izlemeyi düşünen varsa izlemesin, bok gibi bir film.
''4 ay önce film izlemekten sıkıldım, kitaplara yöneleceğim. Benden bol bol kitap incelemesi görebilirsiniz'' demişim, o zamandan bu yana sadece bir kitap gönderisi atmışım. Benim kararlılık ve sözünde durma seviyesi... Neyse bugün bu yokluğa son vermek istedim ve bu 4…devamı''4 ay önce film izlemekten sıkıldım, kitaplara yöneleceğim. Benden bol bol kitap incelemesi görebilirsiniz'' demişim, o zamandan bu yana sadece bir kitap gönderisi atmışım. Benim kararlılık ve sözünde durma seviyesi... Neyse bugün bu yokluğa son vermek istedim ve bu 4 aylık süreçte bitirdiğim kitaplardan biri olan Vatan Yahut Silistire hakkında konuşmaya karar verdim.
Vatan Yahut Silistire, Namık Kemal tarafından yazılan ve sizlerin de bildiği üzere sergilenen ilk tiyatro eseridir. Vatan Yahut Silistire'yi basit bir kitap ya da tiyatro metni olarak görmek yanlış olacaktır. Zira sergilendiği dönemde halk arasında propoganda aracına dönüşmüştür bu naçizane eser. Öyle ki Namık Kemal ve beraberindeki birkaç kişinin sürgün edilmesine de sebebiyet vermiştir.
Namık Kemal'in Magosa'ya sürgün edilmesine sebebiyet veren bu eser ne anlatır peki? Kitabın ana karakterleri İslam Bey ve Zekiye birbirlerini çok seven iki gençtir. Fakat İslam Bey vatanını Zekiye'den daha çok sevmektedir. Bu topraklara olan bağlılığı onun bireysel aşkının önüne geçer ve Zekiye'yi ardında bırakarak cepheye gideceğini söyler. Gitmeden önce de yakınındaki erkeklere şöyle der: “Beni seven benim ardımdan gelsin.” Bu sözü işiten Zekiye girer erkek kılığına, adının Adem olduğunu söyleyip gider cepheye sevdiğinin arkasından. Cephede hem vatan sevgisi kor olur, hem de Zekiye'nin İslam Bey'e olan sevgisi.
Kitap, vatan sevdasını anlatıyor, aşılıyor. Bu topraklar uğruna kimlerin nelerden vazgeçtiğini, kimleri kimleri geride bırakıp geldiğini anlatıyor. Bir de Türk kadının kararlılığını, gücünü ve cesaretini de gözler önüne seriyor. Tüm bunları göz önüne alırsak zamanında oyunun halk arasında bu denli ses getirip bir propoganda aracına dönüşmesine pek de şaşmamalı. Vatan sevdası her şeyin önüne geçer ve en güzel örneklerinden biri de bu eser.
Bir yandan Zekiye'ye gelirsekte aşkın önünde engellerin olmayacağını, insanın sevdiğinin peşinden dünyanın öbür ucu bile olsa gitmesi gerektiğini özetliyor. Tabii bu kişi buna değecekse. Değmeyecekse bir aşağı sokağa bile gidilmez.
Bireysel düşüncenin ve toplumsal düşüncenin, bireysel aşkın ve toplumsal aşkın birbirine karıştığı bir eser. Okurken yormuyor, boğmuyor, sıkmıyor. Su gibi akıp gidiyor. Güzel bir finalle de vedasını yapıyor.
Kitaba dair canımı sıkan tek nokta Abdullah Çavuş karakterinin her şeye “Kıyamet mi kopar?” demesi oldu. ‘Yeter be adam! Kopacaksa kopsun kıyamet.’ diye hayıflandım birkaç defa.
Eee, 4 aylık kitap yorumlarına dair olan sessizliğimi böyle etkili bir eserle bozmuş bulunuyorum. Eser bana vatan sevgisini iliklerime kadar yaşattı. Bir yandan da bireysel sevdayı düşündürttü. Bir sonraki kitapta -umarım bu sefer 4 ay olmaz- görüşmek üzere.
Spoiler içeriyor
Beyinden duman çıkartan, daha sonra ''haaaa'' dedirtip duruma alıştıran paradoks filmi. Beyin yakan diyorum da bence filmi çözmek çok da zor değil, en azından 2. veya 3. izleyişinizde çözersiniz. Aynı günün, aynı anın farklı farklı versiyonlarla tekrarlandığı filmleri seviyorsanız ve…devamıBeyinden duman çıkartan, daha sonra ''haaaa'' dedirtip duruma alıştıran paradoks filmi. Beyin yakan diyorum da bence filmi çözmek çok da zor değil, en azından 2. veya 3. izleyişinizde çözersiniz.
Aynı günün, aynı anın farklı farklı versiyonlarla tekrarlandığı filmleri seviyorsanız ve o 'yeni günde, yeni anıda ne olacak? neler değişecek? karakterler durumun farkına varıp neler yapacaklar' heyecanı, bunu beklemek hoşunuza gidiyorsa Şeytan Üçgeni aradığınız film olabilir.
Biraz filmin konusundan bahsedip düşüncelerimi ekleyeyim. Jess, oğluyla beraber yaşayan bekar bir annedir. Bir gün oğlunu bırakıp bir rıhtıma gelir, orada arkadaşlarına katılıp küçük bir tekneye biner. Bindikleri tekne alabora olur, okyanusun ortasında terk edilmiş bir gemiye çıkarlar. Gemide hepsi öldürülür. Katil ise Jess'in ta kendisidir.
Filmin senaryosunun bu kadar olduğunu, tüm filmi özetlediğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu sadece bir başlangıç. Evet, filmin özeti bu. Yaşanılanlar bundan ibaret, ama tek bir sefer değil. Dediğim gibi bu paradoks filmi ve aynı olaylar sürekli tekrarlanıyor, bu paradoksu yaşayan da Jess karakteri. Her seferinde yaşanılanları sadece o hatırlıyor. Her durumu çözmeye çalıştığında daha kötü bir sonuçla karşılaşıyor ve sürekli bir ses ona şunu tekrarlıyor: "Herkesi öldür, o zaman bu gemiden çıkabilirsin." Acaba?
Şeytan Üçgeni, aslına bakarsanız bir Yunan mitine gönderme içeriyor. Mitolojide Sisifos adlı bir kral, Tanrıları kandırdığı için bir cezaya mahkum ediliyor. Dev bir kayayı dağın tepesine yuvarlama cezası. Fakat her ulaşmaya çalıştığında kaya yuvarlanıp düşüyor, aynı döngü yeniden yaşanıyor.
'Konu bu mitolojiye nasıl bağlandı?' diye sorarsanız da şöyle anlatabilirim. Film boyunca gördüğünüz hiçbir karakter yaşamıyor, Jess dahil olmak üzere hepsi ölü. -Onu rıhtıma getiren taksicinin de onu cezasını çekmek üzere hazırlayan Melek gibi bir şey olduğunu düşünüyorum- Jess'in oğluna kötü davrandığını, iyi bir anne olmadığını izliyoruz. Belki de arkadaşlarını gerçekten öldüren de o. Bunun cevabını anlayamadım, ya da film vermedi. Yani kısacası Jess günahlarının cezasını, o günleri yeniden yaşayarak tekrar tekrar anımsayarak çeker. Vicdanıyla hesaplaşır.
Ben konusunu ilk okuduğumda çoklu kişilik bozukluğuna ya da şizofreniye dikkat çeken psikolojik bir film izleyeceğimi düşünmüştüm. Bambaşka bir işle karşılaşmak memnun etti.
Finaline gelirsek de final bize şunu gösteriyor ki Jess her ne kadar kurtuldum sansa da yeniden gemiye geri dönmesi bu döngüden hiçbir zaman çıkamayacağını gösteriyor.
Spoiler içeriyor
"Amazonda kanat çırpan bir kelebek, Amerika'da kasırgaya neden olabilir." Hayatımızda yaptığımız herhangi bir seçimin sadece kendimizi değil, çevremizi, hatta hiç tanımadığımız insanların bile hayatlarını ne ölçüde etkilediğini, etkileyeceğini hiç düşündünüz mü? Mesela kazandığınız o üniversiteyi, o bölümü tercih etmeseydiniz kaç…devamı"Amazonda kanat çırpan bir kelebek, Amerika'da kasırgaya neden olabilir."
Hayatımızda yaptığımız herhangi bir seçimin sadece kendimizi değil, çevremizi, hatta hiç tanımadığımız insanların bile hayatlarını ne ölçüde etkilediğini, etkileyeceğini hiç düşündünüz mü?
Mesela kazandığınız o üniversiteyi, o bölümü tercih etmeseydiniz kaç kişinin hayatı değişirdi? Düşünün; sizden oluşan açığa başkası başvuracak. Veyahut başvurup kabul edildiğiniz o işe hiç başvurmasaydınız, kimlerin hayatı değişirdi? Birilerinin ressam olma hayallerini sanat okulu engellemeseydi, birilerinin futbolcu olma hayaline babası ket vurmasaydı... Neyse, tehlikeli sularda yüzmeye başladım. İşte böyle böyle hayatımıza dair birçok örnek verebiliriz aslında. “O sokaktan hiç geçmeseydim, o otobüse binmeseydim, o otobüsü kaçırmasaydım…” Hayat, milyarlarca ihtimalle ve milyarlarca alternatifle dolu. Biz de seçimlerimizin sonucunu –iyi ya da kötü– hem kendimizi hem başkalarını etkileyerek yaşıyoruz.
Tam burada ilgimi çeken çoklu evren teorisine girmek isterdim ama filmin konusu bu değil, o yüzden girip gereksiz uzatmak istemiyorum.
Bu soruları siz hiç düşünmediyseniz bile, yönetmen ya da senarist düşünmüş. Ortaya da Kelebek Etkisi filmi çıkmış.
Filmin konusundan kısaca bahsetmek istiyorum. Evan, geçmişindeki korkunç hatıralarla mücadele etmeye çalışan genç bir adamdır. Bir gün, anılarına gidip onları değiştirebildiğini fark eder. Fakat her değiştirdiği anı, geleceğini –yani bugününü– büyük ölçüde değiştirecektir.
Evan her geçmişe gidip bir şeyleri düzeltmeye çalıştığında “Tamam, bu sefer oldu” derken, daha kötüsü geldi. Değişen her anı ve yapılan her eylem bence gerilimi ve dramayı daha da artırdı. Çünkü hep yanlış eylemlerde bulundu. Yapmaması gerekeni yaptı. Birileri öldü, birileri hasta oldu, birileri sakat kaldı… Film her ihtimali göstermeye çalışmış, her seçeneğin olası geleceğini anlatmış. Kimlerin neler yaşayacağını, kimlerin ne ölçüde etkileneceğini gözler önüne sermiş.
Kelebek Etkisi’nin akıl dolu bir senaryoya sahip olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Kafanızı karıştıracak bir şey yok; ama yine de çok zekice örülmüş bir kurgu. İşten çıktıktan sonra izledim filmi. Biraz baş ağrısı, biraz da gelmekte olan bir gribin ön fragmanı eşliğinde... Buna rağmen film beni yormadı. Her sahnesi olmasa da birçok sahnesini hayranlıkla izledim.
Gelelim final sahnesine. Daha doğrusu, finallerine. Evet, finalleri diyorum çünkü filmin dört farklı finali varmış. Tabii hepsini aynı anda izleyemiyorsunuz; hangi platformdaysanız, o versiyon yer alıyor. Diğer finallere ise biraz araştırmayla ulaşabiliyorsunuz.
Bu noktada spoiler uyarısı veriyorum. İzlemeyenler bu kısımdan sonra okumasa daha iyi olur. “Spoiler umurumda değil” diyenler buyursun.
!!! SPOİLER !!! – FİNAL SAHNELERİ
Benim izlediğim finalde, Evan doğum kasetlerini izleyerek annesinin karnına dönüyor ve kordonunu kopararak hiç var olmadığı bir gelecek yaratıyor. Yani her şeyi bitiriyor, hiç yaşanmamış gibi… O olmayınca herkesin hayatı daha mutlu oluyor. Oldukça dramatik bir sondu. Evan anne karnına döndüğünde “Hayır, hayır. Buna hiç gerek yok. Her şeyi başka bir şekilde de güzel yapabilirsin.” demiştim kendi kendime. Olmuş. Yani film yapımcıları da bunu düşünmüş olacaklar ki, Evan’ın var olduğu ve her şeyin iyiye gittiği finaller de yazmışlar.
Filmin ikinci finalinde ise –söylenene göre bu orijinal finalmiş– Evan, Kelly’ye gidip ondan nefret ettiğini, onu öldürmek istediğini söylüyor. Evan’dan korkan Kelly, ailesi boşandığında annesinde kalmayı seçiyor. Onu yalnız bırakmak istemeyen kardeşi Tom da annesini seçiyor. Böylece ikisi de normal bir hayat sürüyorlar. Kelly çocuk pornosu çekmek zorunda kalmıyor, sapık babasının istismarına uğramıyor. Tom ise sağlıklı bir anneyle büyüdüğü için belaya bulaşmayan, iyi bir çocuk oluyor.
Peki Evan neden Kelly’e böyle bir şey söyledi? Çünkü Kelly onu çok seviyor. Onunla çok iyi anlaşıyor. Eğer annesiyle giderse Evan’ı bir daha göremeyeceğini düşünüp babasında kalmayı seçiyor. Sevgisi uğruna sapık babasına katlanmayı göze alıyor. Evan ise Kelly’i daha çok sevdiği için, onun ileride iyi bir hayat yaşaması adına daha çocukken ondan vazgeçip kendisinden nefret ettiriyor.
Ve düşündüğü gibi de oluyor.
Aslında her son, her ihtimal Kelly’nin hayatına dokunuyor. Evan’ın ana karakter olduğu, onun gözünden anlatılan anıları, değişen gelecekleri izliyoruz ama bence asıl karakter Kelly. Asıl izlediğimiz, onun alternatif gelecekleri. Evan da elbette etkileniyor seçimlerden, fakat en büyük bedeli Kelly ödüyor.
Yaşadığımız hayat, sonsuz olasılıklardan sadece biri. Ve film, o olasılıkların ne kadar vurucu olabileceğini bir kez daha hatırlattı…
Bu filmde kanat çırpan kelebekler, zihnimde fırtınalar kopardı.
Uzun zamandır film izlemiyordum, buraya da bir şeylerin değerlendirmesini yazmıyordum. Bunu özlediğimi farkettim ve boş bir anımı filme ve yorumlanmasına ayırmak istedim. İşte şimdi buradayım! Filmi Onedio'nun dev film arşivi diye oluşturduğu listesinden tamamen rastgele seçtim. Yaptığım bu rastgele seçim…devamıUzun zamandır film izlemiyordum, buraya da bir şeylerin değerlendirmesini yazmıyordum. Bunu özlediğimi farkettim ve boş bir anımı filme ve yorumlanmasına ayırmak istedim. İşte şimdi buradayım!
Filmi Onedio'nun dev film arşivi diye oluşturduğu listesinden tamamen rastgele seçtim. Yaptığım bu rastgele seçim için de pişman değilim, filmi izlemek için harcadığım vakte kesinlikle değdi.
Jüri! Bir Amerikan bağımsız mahkeme filmi. Dustin Huffman ve Gene Hackman'ı karşı karşıya getiren film haklıyı, haksızı, dürüstü satılmışı çatıştırıyor. Güçlünün güçsüzü nasıl ezdiğini, kişisel çıkarlar uğruna nelerin feda edileceğini gözler önüne seriyor. Akıl doldurucu bir adalet terazisi yorumu.
Adalet demişken... Peki adalet sadece mahkeme salonlarında mı sağlanır? Burada salon sadece basit bir dekordu bence. Asıl mahkeme jürilerin, avukatın, davacının, davalının zihninde yaşandı. Para hırsı vicdanla çatıştı, terazi eğrildi. Doğruldu mu doğrulmadı mı onu izleyip görün artık.
Film bir şirkete yapılan silahlı saldırı ile başlıyor. Zaten mahkemenin kurulma sebebi de bu saldırı. Fakat dava saldırıyı yapanlara değil, silah şirketine açılıyor. Filmin anlatmak istediğinde önemli olan saldırıyı kimin ya da kimlerin gerçekleştirdiği değil, perde arkasındaki suçlular. Silaha bu kadar kolay erişimi sağlayanlar, silah tüccarları. Parasıyla her şeyi elde edebileceğini sananlar. Gücün her daim kendinde olduğunu düşünenler... İşte film bunları bir pencereden gösterip, insanı düşündüren bir anlatımla gözler önüne seriyor.
Rüşvet, çıkarlar, güçlü ve zayıf, sistem çarkı, manipülasyon, adalet terazisi... Mahkeme salonlarının görünmeyen ve bilinmeyen kirli, arka yüzü. Zihin bulandırıcı değil, aslında her şey çok net. Kazanan kaybeden bile belli ama yine de getirdiği yorum itibarıyla insanı düşünmeye sevk ediyor.
Eğer 12 Kızgın Adam filmini izleyip beğendiyseniz buna da bir şans verin. Mahkeme dramalarını sevenlere özellikle önerilir.
Başlandığı gibi bitecek, kısa kitap arayışında olanlar için Jose Saramago'dan Bilinmeyen Adanın Öyküsü'yle geldim. Bilinmeyen ada hakkında konuşmadan önce kitabın yazım tarzı hakkında konuşalım. Öncelikle ilk defa Saramago okudum, eğer dil ve uslübü, anlatış tarzı hep böyle ise ben Saramago'nun…devamıBaşlandığı gibi bitecek, kısa kitap arayışında olanlar için Jose Saramago'dan Bilinmeyen Adanın Öyküsü'yle geldim. Bilinmeyen ada hakkında konuşmadan önce kitabın yazım tarzı hakkında konuşalım.
Öncelikle ilk defa Saramago okudum, eğer dil ve uslübü, anlatış tarzı hep böyle ise ben Saramago'nun tarzını çok beğendim. Yalındı, hoştu, değindiği semboller ve iç dünyası harikaydı. Fakat beğenmediğim bir nokta var. O da yazım tarzı. Nokta, virgül harici hiç noktalama işareti kullanmaması. Paragraflara falan ayırmıyor hiç. Yani nerede kadın konuştu, nerede adam konuştu nerede anlatıcı devreye girdi kafam karıştı doğrusu. Daha uzun kitapları da böyle bir anlatıma sahipse anlama açısından yorucu olabilir.
Kitaptaki çizimleri de çok beğendiğimi belirttikten sonra bilinmeyen adaya, kitabın duygusuna bi' giriş yapmak isterim.
Masal tarzında bir kitap. Bir yandan da gerçek bir hikâye dinliyor gibi hissettiriyor. Hani şu aile büyüklerinden dinlediklerimizden. Sembolleri, simgeleri, bunları kullanışı... İki havayı da çok güzel bir şekilde yansıtıyor. Basit ve sıradan bir öykü ya da masal kitabı olarak görünse de içerisinde oldukça derin anlamlar, insan zihnini düşünceler denizine düşüren, dalgaların arasında sörf yaptıran bi' anlatı taşıyor içinde. Zaten kitapta ufak bir teknede geçiyor. Bu teknede de iki kişi var; biri bilinmeyen adayı bulmak için Kral'ın kendisine verdiği teknede -alana kadar kırk takla attı- yelken açan adam, diğeri ise sarayı temizlemekte sıkılmış, dileklerin kapısının açılıcılığını yapan ama artık tekneyi temizlemeye karar vermiş bir kadın. Oh be! Ne uzun anlatım oldu.
Bilinmeyen ada; kimi için ulaşılamayan, ulaşılmak isteyen hayalleri temsil eder. Kimi için de bilinçaltının bilinmeyenlerini. Bir başkası için de tamamen başka bir şeyi. Yani bilinmeyen ada için tam olarak 'şudur!' demek pek de mümkün değil. Adı üstünde ''Bilinmeyen Ada.''
Başka sembolik şeyler de vardı. Kadının artık sarayı temizlemekte sıkılması; konfor alanımızdan çıkmamızı istemeyi, dış dünyalara açılmayı, açılma isteğini temsil ediyordu. Fakat teknede bile oranın temizliğini yapma fikri alışkanlıklardan vazgeçememeyi, kendi yarattığımız alanın dışına pek çıkamamayı, bilinçaltındaki korkuları ifade ediyordu. Ben başka bir şey bilmem ki korkusu...
Adamın ısrarla tekneyi istemesi ve kullanmayı bilmediği halde denize açılması onun kararlılığını ve cesaretini temsil ediyordu. 'Sonunu düşünen kahraman olamaz!' atasözünün cuk oturacağı bir yer. Ha, bir de şöyle bir şey var; 'Eşeğe altın semer vurmuşlar. Eşek yine eşekmiş.' Bu olmadı, yani arkadaşlar. Bazı şeyleri de çok zorlamamak lazım.
Çıktıkları yolculukta bilinçaltının keşfi, hayallerin derinliğine bir bakıştı.
Böyle diyorum ama sizler belki farklı anlamlar çıkarırsınız. Her okuyanın karakterlerden, simgelerden bir şeyler çıkaracağı, herkesin de kendince şeyler çıkarabileceği bir eser.
Yazım tarzı biraz garip. Hiç Saramago okumayanlara uyarı olsun.
Spoiler içeriyor
Sözlerime Aristo'nun ''İnsan düşünen hayvandır.'' sözleriyle başlayıp elime denizkabuğunu almak istiyorum.🐚 Denizkabuğunu aldıktan sonra mı başlasaydım? Neyse önemli değil. Kayanın üstüne çıktım, elimde denizkabuğum size kitabı anlatacağım. Lütfen elinize denizkabuğu almadan konuşmayınız. Film izlemekten çok çok sıkıldığım için uzun bir…devamıSözlerime Aristo'nun ''İnsan düşünen hayvandır.'' sözleriyle başlayıp elime denizkabuğunu almak istiyorum.🐚 Denizkabuğunu aldıktan sonra mı başlasaydım? Neyse önemli değil. Kayanın üstüne çıktım, elimde denizkabuğum size kitabı anlatacağım. Lütfen elinize denizkabuğu almadan konuşmayınız.
Film izlemekten çok çok sıkıldığım için uzun bir süre filmlere ara verip kitap okumaya ağırlık vereceğim. Bu sebeple şu aralar bol bol kitap incelemesi görebilirsiniz benden. Bugün birkaç gün önce okuyup bitirdiğim William Golding'in Sineklerin Tanrısı kitabını anlatacağım, irdeleyeceğim.
Eğer kitabı okumadan önce kitap hakkındaki yorumları okusaydım, önyargım oluşur okumak konusunda çekinti yaşayabilirdim. Çünkü yorumların birçoğu kitabın kötü olduğuna, okunmaması ve vakit kaybı olduğuna dair. Kabul ediyorum, kitabın başları oldukça sıkıcı. Çünkü rutin şeyler kendini tekrar ediyor; pek bi' olay, hareketlilik, kaos yok. Ara ara yaptıkları ufak tefek sürtüşmeler dışında. Ateş yakıyorlar, meyve topluyorlar, avlanıyorlar, barınaklar inşa ediyorlar, iş bölümü yapıyorlar, birbirleri ile tartışıyorlar. Öyle öyle bir süre geçiyor. Kitap adada canavar olduğu iddiası ortaya atıldıktan sonra merak uyandırıcı bir hâle gelip, çocukların Jack'ın ve Ralph'ın önderliğinde ikiye bölünmesiyle iyice hareketlenip en sonunda büyük bir yangının -hem gerçekten hem de mecazen- ortasına değin sürükleniyor.
William Golding uzun bir süre hiçbir yayınevinin basmak istemediği, en sonunda yayımlatabildiği Sineklerin Tanrısı kitabında insanın doğasını, psikolojisini, iyiliği ve kötülüğü, yönetimi, halkı, kitleleri, mantığı ve duyguları irdeleyip anlatıyor.
Kitap 3. Dünya savaşı esnasında, hiçbir yetişkinin bulunmadığı bir grup çocuğun mahsur kaldığı ve kurtuluş amacıyla hayata tutunmak için didindikleri ve yavaş yavaş içlerindeki hırslar sebebiyle kaosa sürüklendikleri ıssız bir adada geçiyor.
Üçüncü Dünya Savaşı'nda geçiyor olması önemli bir ayrıntı. Zira kitap insan doğasını irdelerken bize şunu anlatıyor; kötülüğün de iyilik gibi insanın içinde doğuştan olabileceğini savunuyor. Bu düşünceye pek katıldığımı söyleyemem; ben her iki davranışında sonradan öğrenildiğini düşünüyorum. İyilikte, kötülükte aileden, okuldan, çevreden, yaşanılan coğrafyadan, hayatını getirdiklerinden ve götürdüklerinden öğrenilir. Kitabın bir bölümü o kadar yordu ki bunlardan bahsettiler mi hatırlamıyorum ama -muhtemelen bahsi geçmedi- belki de Jack'ın ya da Roger'ın çok acımasız bir ailesi vardı, belki de bir aileye sahip değillerdi. Yalnızlık onları kötülüğe sürükledi. Yani çocukları iyi olmaya ya da kötü olmaya sürükleyen bir şey vardır. İçimizdeki meleği de şeytanı da -kitabın diliyle konuşursam canavarı- besleyen bir şeyler olur elbette. Eee? İlk taşı kim attı ortaya. İlk kötülük kimden çıktı? Kardeşini katledip ilk kanı döken Kabil'den mi? Yasak meyveyi yiyip cenetten kovulan Adem ve Havva'dan mı? Ona, onlara yol gösterip kötülüğe sürükleyen, yol gösteren iblisten mi? Yoksa iyilikle beraber kötülüğü de yaratan Tanrı'dan mı? Kötülük diye bir şey var olmasaydı, bize yapılan iyi davranışları iyi olarak adlandırabilir miydik? İyiliğin bir değeri olur muydu? Bu sorular da bu konuda uzar gider, kitaba devam edeyim.
Savaş ayrıntısı önemli demiştim. O da şu sebepten önemli. ''Bakın!'' diyor Golding bize. ''Sadece yetişkinler savaşa sebebiyet vermez. Çocuklarda gittikleri yerlere kaosu, savaşı sürükleyebilirler.'' Evet, kitapta Jack önderliğinde vahşileşen bazı çocuklar adaya savaşı kendileriyle birlikte getiriyorlar. Peki onlar savaşmayı kimden öğrendi? Bu arada şunu da kabul ediyorum. Bazen bazı çocuklar biz büyüklerinden daha acımasız olabiliyorlar. İlkokulda zorbalanan varsa demek istediğimi daha iyi anlayacaktır. Dillerinin asla kemiği yok. Pat pat pat konuşuyorlar.
Kitapta önemli bazı metaforlar vardı. En önemlisi ateşti. Ateş insanlık için her zaman en önemli şey olmuştur. Yemek pişirip karınlarını doyurmaları için önemliydi ateş. Fakat daha da önemlisi dumanının bir gemi, bir uçak tarafından görülüp kurtuluş amacı, özgürlük gayesi taşıyor. Zaten aralarındaki ilk sürtüşmede ateşin sönmesinden ötürü çıkıyor. Bir gemi kaçırıyorlar ve buna sebep olduğu için Jack'ın üstüne gidiyor Ralph. Bu da Jack'ın daha sert karşılık vermesine ve de zaman geçtikçe büyük bir kaosun, iğrenç bir savaşın ortasında kalıyorlar.
Bir diğer önemli şeyse Domuzcuk'un gözlüğüydü. İlkel aletlerin temsiliydi gözlük. Adanın en mantıklı çocuğunun görmesini sağlayan ve de ateş yakmak için önemliydi gözlük. Gözlük ve ateşin üstünden çok olay döndü.
Çocukların karınlarını doyurduğu, şehvetlerini tatmin ettikleri, canavara sunak olarak sundukları, canavara benzettikleri, hareketlerini takip ettikleri domuzlarda kitaptaki önemli metaforlardandı. Yine gözlük ve ateş gibi domuzların da üstünden epey olay döndü. ''Yani pek de uzun olmayan bir kitaba bu kadar olay nasıl sığdı?'' diyecek olursanız o da Golding'in yazma becerisi. ''Sen daha yazacak mısın? Biz daha okuyacak mıyız?'' derseniz de 'evet.' Yani tabii buraya kadar okuyabildiyseniz.
Ha bir de denizkabuğu var. Kendisini elinde tutan kişiye konuşma hakkı veren denizkabuğu adaletin, eşitliğin sembolü idi.
İnsan doğasını inceleyen bir kitapta karakterlerden bahsetmeden geçmek olmaz. Bahsedelim.
Ralph; iyi bir lider örneği idi. İyi ve eşitlikç bir lider. Sadece bir konuya değil, birçok şeye önem veriyordu. Barınak yapmaya, yemek bulmaya, ateş yakmaya, iş bölümüne, herkesin söz sahibi olmasına. Kısacası demokrasi ve adalete. Elinde denizkabuğu olanın konuşma hakkı olması fikri de demokratik yapısını destekliyor Ralph'ın. En çok önem verdiği şey ise ateşti. Çünkü ateş bir kurtuluştu. Halkını bataklıktan kurtarmaya her şeyden çok önem veren liderler gibi tıpkı.
Jack; liderlik özelliğine sahip bir diğer karakter. Fakat Ralph'ın tam tersi. Saf kötülük barındıran, acımasız, gerekirse halkına işkence etmekten, onları cezalandırmaktan çekinmeyen, mutlak söz sahibinin sadece kendisinin olduğunu düşünen bir lider. Jack ilk kez avlandığında ve bu sebeple ateş söndüğünde Ralph'ın verdiği tepkiyi çok abartılı bulmuştum. Evet, bir gemi kaçırmışlardı, ama Jack'te kötü bir şey yapmamamıştı ki... Neticede karınları doyurmak için herkese yetecek kadar et bulmuştu. Daha sonra Jack'ın karakteri ortaya çıkınca yani iyice vahşileşince anladım ki; o avlanmaya, karnını ya da diğerlerinin karnını doyurmaya önem vermiyor. Yalnızca kan dökmekten haz alıyor. Roger'da tıpkı Jack gibi bir karakter. Acımasız, empati yoksunu, kan ve kaos ile beslenen. İçindeki canavarı besleyen.
Domuzcuk; kilosu ve gözlüklü olması ve de aklıma gelmeyen başka sebepler sebebiyle sürekli adadakiler tarafından alaya alınan Domuzcuk ise aklın ve mantığın temsiliydi. İnsanlık nasıl da alay ediyor akılla, bilimle? Oysa birçok fikri Domuzcuk ortaya atmıştı. Onu dinleselerdi keşke.
Simon; o da Domuzcuk gibi aklı temsil eden karakterdi. Bunun yanında realistliği de temsil ediyordu. İnsanın içini gören bir çocuktu. ''Asıl canavar bizim içimizde!'' diyerek ve çocukların canavar dedikleri şeyin gerçekliğini görerek karakterinş temsil etmişti.
İkizler; her zaman beraber hareket eden, aynı anda konuşan, aynı anda düşünen ikizlerse iyi bir yöneticinin liderliğinde yaşamak isteyen ama Jack'a boyun eğmek zorunda kalan yine de saflığı temsil eden -kötülüğü engellememek de bir kötülüktür- pısırık halkı temsil ediyorlardı. İkizler birbirine zıt karakterde olsalar, yani Sam Jack gibi olurken Eric Ralph gibi olsaydı; belki de daha değişik şeyler çıkardı ortaya. Daha fazla kargaşa.
Her karakter, her eşya bir şeyleri temsil ediyor. Bir duyguyu, bir davranışı, bir eylemi, bir zamanı, bir kelimeyi. Metaforlara oldukça önem veren bir kitap. İlk sayfalarda dediğim gibi sıkılsam da çocukların iki gruba bölünmesiyle kitabı elimden bırakmak istemedim. Kendimi o adada, o kargaşanın ortasında hissettim.
İyiliğin doğasını da kötülüğün doğasını da mantığı ve duygusallığı da gerçekliği ya da rüyaları/kabusları da çok iyi anlatmış. En sevdiğim kitap olabilir mi? Belki, evet. Yani en azından bu yıl için oluşturacağım listelerde buna aday gibi. Daha okurum tabii.
Sonunun nereye gideceği bir şekilde belliydi. Bazı olaylarım tahminim dışında gelişti. Çok ani oldular ve beni şoka uğrattılar. Başka bir kitapta Bim'e uğratır. Ehehehe. Neyse neyse. Peki final gerçekten kurtuluş muydu? Yoksa Mina Urgan'un da sonsöz de açıkladığı gibi bir savaştan kurtulup yeni bir savaşın ortasına mı sürüklendiler? Kitabı okuyup da aklınızda bir şeyler takılı kalırsa mutlaka sonsözü okuyun. Çevirmen Mina Urgan kitabı sadece iyi çevirmekle kalmamış, kitaptaki birçok şeyi de iyi bir şekilde açıklamış, özetlemiş.
Yetişkin animasyonlarını sevenler, hâlâ daha izlememiş olanlar için BoJack Horseman ile karşınızdayım. Dikkat! Eğer depresif bir ruh haline sahipseniz dizi sizi eğlendirmekten ziyade daha depresif hâle sokabilir. BoJack 40'lı yaşlarında, Horsin Around adlı komedi dizisiyle ün yapmış, şu sıralar ününü…devamıYetişkin animasyonlarını sevenler, hâlâ daha izlememiş olanlar için BoJack Horseman ile karşınızdayım. Dikkat! Eğer depresif bir ruh haline sahipseniz dizi sizi eğlendirmekten ziyade daha depresif hâle sokabilir.
BoJack 40'lı yaşlarında, Horsin Around adlı komedi dizisiyle ün yapmış, şu sıralar ününü kaybetmiş olan bir at adamdır. Çevresinde onu seven birçok insan ya da hayvan olsa da BoJack kendi içerisinde çok yalnızdır. Çok depresiftir. Fazlasıyla da bağımlıdır. Onu bu kadar depresif, uzak yapan da bağımlılığı zaten. Neyse BoJack'ın bağımlılığıyla birlikte diziden, anlattıklarından, hissettirdiklerinden ve de karakterlerinden bahsedeyim.
Kafamı dağıtmak, eğlenmek, iyi vakitler geçirmek amacıyla açtığım animasyon dizisi beni depresif bir ruh hâline, düşünmeye, sorgulamaya sevk etti. Kabul, bazı bölümleri bazı sahneleri aşırı eğlenceliydi. Karakterlerin davranışları, yanlış anlaşılmalar, çatışmalar, ilişkiler... Bunların eğlenceli olduğu sahneler vardı. Fakat genel anlamıyla psikolojik olarak çok rahatsız edici, çok düşündürücü bir diziydi. Rahatsız edici kelimesi yanlış anlaşılmasın, beğendim diziyi. Sadece ruh hali bana biraz rahatsızlık verdi. Hele bazı bölümleri vardı, tam bi' 70'lik devirmelik, peşpeşe sigara yakmalık. Sağlıklı yaşamı seçtiğim için uzun zamandır alkol, sigaradan uzak duruyorum ama kullansaydım eğer bu bölümleri izlerken 1 paket sigara bitirirdim.
Dizi ilişkilere, arkadaşlıklara, iş sorunlarına, oyunculuğa, bağımlılığa, cinselliğe aklıma şuan gelmeyen birçok konuyla ilgili birçok şey anlatıyor. Düşündürüyor, hayatınıza bir baktırıyor. ''Vay be!'' dedirtiyor. Yani bir çizgi diziden beklenmeyecek şeyler...
Final sezonunda dramasını, depresif ruh halini epey arttırdı. Hep bi' hüzün, hep bi' psikolojik sorun izledik. Karakterler de yoğun depresyondaydı.
Karakterler demişken sevdiğim, sevmediğim karakterlerden bahsedecektim. Sevmediğim biri olmadığı aklıma geldi. Yani bence dizideki tüm karakterler sevilesiydi. Sadece azıcık Mr. Peanutbutter'dan hoşlaşmadım o kadar. O da azıcık. Hani köpekler sadık olurdu? Eskisini unutup yenisine aşık olma hızı ışık hızından daha hızlı. En sevdiğim karaktere gelirsem de Diane oldu. Her halini, her durumunu çok sevdim. Dizinin en iyi karakteri bence, en sevilesi. En, eni.
Dizi içerisindeki meslekleri öyle bir anlatmış ki insanın o mesleği yapası geliyor. Prenses Caroline'yi izlerken menejer olmak istedim, Diane'yi izlerken yazar, Todd'u izlerken her mesleği yapmak istedim, -hayalim- ama bu konuda Todd'u kendime benzetebilirim. Yani birçok işi tecrübe etmiş, hiçbir işte tutunamamış, hiçbir işi beğenememiş -bir ikisi hariç hepsinden kendim çıktım- bir insanım. Televizyon sinema bitirdim mesela. Onu da 1-2 ay deneyimledim. Bana göre değilmiş deyip bıraktım. İkizler burcu sorunları mı nedir? Veyahut tamamen benim dengesizliğim. Bir işte yıllarca çalışmak yerine 2-3 ayda bir iş değiştirip para kazanma fikri daha mantıklı geliyor. İşe nereden geldiysek. Ha şey borcum var para lazım, para içinde kalıcı iş lazım -geçici şeylerden gelen paralar geldiği gibi gidiyor ahsosnsks- oradan geldik. Bu pek sizi alakadar etmez ama konusunu açmışken içimi dökmek istedim.
Dizide en aklımda kalan bölüm; Noel Baba ilgili bir bölüm vardı. O oldu. Horsin Around dizisindeki ufaklık -adını unuttum Sareline miydi neydi?- Noel babadan hediye istiyordu. Şimdi bölümü de anlatmayayım. Doğrudan Tanrı'yı eleştiren bir bölümdü. O kadar bölümün arasında aklımda da bu kaldı. İşte bazı şeyler insanın bilinçaltına böyle yerleşiyor.
İzlediğim başka dizilerdeki gibi ayrılamıyorum, bitmesin gibi triplere girmedim. Ha 1 sezon daha olsa fena mı olurdu? Hiç de olmazdı. Bayıla bayıla izlerdim.
Seksten, uyuşturucudan, depresif sahnelerden, bu dizideki anlatılan sorunlardan, gülerken üzülmekten rahatsız olacak olan varsa baştan başlamasın.
Spoiler içeriyor
Yine Hüseyin Rahmi Gürpınar ve yine ben. Daha iyisini okuyana kadar en iyisi bu dediğim, içindeki her bir olaya, eleştiriye, nükteye bayıldığım bir kitapla geldim. Efsuncu Baba! Peki kimdir bu Efsuncu Baba? Nedir, ne yapar? Amacı nedir? Efenim Efsuncu Baba,…devamıYine Hüseyin Rahmi Gürpınar ve yine ben. Daha iyisini okuyana kadar en iyisi bu dediğim, içindeki her bir olaya, eleştiriye, nükteye bayıldığım bir kitapla geldim. Efsuncu Baba!
Peki kimdir bu Efsuncu Baba? Nedir, ne yapar? Amacı nedir? Efenim Efsuncu Baba, yani asıl adıyla Ebufazl Enveri Efendi; sihire, büyüye, tılsımlara merak salmış bir zattır. Babasından kalan bir büyü kitabındaki tılsımı çözmek ve gizli hazineye ulaşmak için Binbirdirek sarnıçlarına gider. Orada gördüğü iki Ermeni gencini -Agop'la Kirkor- kendisine yardım edecek melekler; Mahur'la Lahur sanır. Üçlü arasında tuhaf bir ilişki ve yine oldukça tuhaf bir yolculuk başlar.
Kitabı okurken ara ara Türkçemin kaydığını hissettim. Agop'la Kirkor'dan ötürü neredeyse her cümlede bozuk bir Türkçe vardı. Mürebbiye'de de bahsettiğim gibi bu durum beni rahatsız etmiyor, tam aksine seviyorum. Eğlenceli bence.
İki Ermeni gencin şarkı tartışmasıyla başlayan kitap büyülere, tılsımlara, define avcılığına, olmadık yerlere uzanıyor. Tabii sonunda da Hüseyin Rahmi yapıyor yapacağını. Buraya daha sonra yine geleceğim.
Hurafeleri komik bulsam da Enveri Efendi'nin inancını ve bu kadar kararlı olmasını takdir ettim. Yani zaten o bu kadar kararlı, inançlı ve inatçı bir karakter olmasaydı böyle bir kitap olmazdı, değil mi? Peşinde olduğu hazineye can-ı gönülden inanıyordu. Aynı şekilde Kirkor ve Agop'un da melek olduğuna bayağı inanmıştı. Hatta öyle bir inandı ki bir ara Kirkor ve Agop'u bile şüpheye düşürdü. Onların dâhi bir ara ''lan acaba!? biz melek olabilir miyiz?'' diye şüpheye düştükleri oldu. Yalan yok, bir ara ben de düşündüm.
Komik bir üsluba sahip olan eser bol bol fantastik öge, olay da barındırıyor içerisinde. Okurken hem güldüm, hem de hafiften bir ürperti hisettim, şaşırdım, tuhaflaştım falan filan. Yani en başında dediğim gibi daha iyi okuyana kadar en iyi kitap bu. Hem akıcı, hem tuhaf, hem komik hem de kısa. Bir oturuşta okunuyor. Bir kitapdan daha ne bekleriz ki?
Hurafeleri, batıl inançları kendi mizahi diliyle eleştiren, okuyuca da eleştirtmeyi başaran Gürpınar kitabın sonuna kendi düşüncelerini de eklemiş. Onun yalın düşüncelerini okumaktan keyif aldım, tıpkı kitabın genel kurgusunda olduğu gibi.
Finalinden bahsedeceğim demiştim, böyle bir final bekliyordum. Kitabın efsununa kendine kaptırdığım için ufaktan bir şaşırmış olabilirim. Eh, Gürpınar olayları öyle bir anlatıyor, öyle gerçekçi kılıyor ki insanın kendini kaptırmamasının mümkünatı yok.
Küçük bir dua kısmı vardı. Duanın arapçasını okuyunca azıcık korkmuş olabilirim. ''Ulan yanlışlıkla büyü yapmış olabilir miyim? Gece iyi saatte olsunlar ziyarete gelmesinler şimdi.'' diye düşünüp bir şüpheye düşmüştüm. Sonra Türkçesine baktım, -sayfanın altında yazıyor- sıkıntı yokmuş.
Neyse efendim. Okuyun, okutun. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ı abartalım.
Spoiler içeriyor
Her sakallıyı imanlı, her batılıyı edepli sanmayacaksın. Hayırlı cumalar. Türk Edebiyatı klasiklerinin 2. kitabıyla buradayım. Yine Hüseyin Rahmi Gürpınar ve yine oldukça eğlenceli bir anlatım. O kadar alıştım ki Hüseyin Rahmi okumaya eserleri su gibi akıp gidiyor. Hatta daha dün…devamıHer sakallıyı imanlı, her batılıyı edepli sanmayacaksın. Hayırlı cumalar.
Türk Edebiyatı klasiklerinin 2. kitabıyla buradayım. Yine Hüseyin Rahmi Gürpınar ve yine oldukça eğlenceli bir anlatım. O kadar alıştım ki Hüseyin Rahmi okumaya eserleri su gibi akıp gidiyor. Hatta daha dün Efsuncu Baba kitabını okuyup bitirdim. Yakın bir zamanda onun da yazısı gelebilir. Şimdi Mürebbiye hakkında konuşalım.
Öncelikle kitabın dilinin hafif olması ve bol bol entrika, hareketli sahne olması sebebiyle su gibi aktığını belirtmek isterim. Belki sadeleşmemiş olanları ağırdır, ama ben sadeleşmişini okuduğum için okurken hiç zorluk çekmedim.
Hüseyin Rahmi, kitaptaki her olayı öyle bir betimleme ve detayla anlatmış ki okurken kendimi film izliyor gibi hissettim. Başlarında birazcık ağırlık vardı. Karakterlerden, yalıdan, gelişecek olaylardan bahsediyordu. Tabii bu ağırlığı da ince nüktelerle kamufle etmiş. Yani okurken sıkılmıyorsunuz, ben sıkılmadım.
Kitabın ilerleyen bölümlerinde özellikle sonlarına doğru hareket, entrika, yalan dolan artıyor, herkes birbirine giriyor, hesaplaşmalar, düşünmeler, yakınmalar, kavgalar, gürültüler baş gösteriyor.
Bu kavganın gürültünün sebebini anlatmadan devam etmek olmaz sanırım. Konağında oğulları, kızları, damadı, kardeşi, kahyaları ile birlikte yaşayan Dehri Bey, konağa oldukça edepli, ahlaklı (şüpheli) Fransız bir genç kızı, Matmazel Anjel'i çocuklarına mürebbiyelik -öğretmen dadı- yapsın diye işe alıyor. Eskiden hayat kadını olan genç kız tabii bu alışkanlıklardan vazgeçemiyor, konağın erkekleri ile işveli cilveli, odalara almalı, geceleri beraber geçirmeli bir aşk oyununa başlıyor. Eh, aynı çatı altında birbirinden habersiz sonsuza dek idare edemez değil mi? Gün geliyor her şey patlak veriyor, olaylar üstüne olaylar kavgalar üstüne kavgalar, oyunlar üstüne oyunlar oluyor tam da dediğim gibi.
Daha çok Anjel'in 3 aşığının, yani Amca, Sadri ve Şemi'nin sevdasını, birbirlerine yapmaya çalıştıkları oyunları, birbirleri ile girdikleri mücadeleleri okuyoruz. Bir de tabii diğerlerinden habersiz Anjel'la oynadıkları aşk oyununa ''bu kız bana yanık abi, ufff çok yakışıklıyım. alem duruşuma kızlar bakışıma hasta'' demelerine şahit oluyoruz. Biri yakışıklı olduğu için etkilediğini düşünüyor, biri kaslarıyla. Amca Bey de kendi dış görünüşüne pek de güvenmediği için 'bunlar boş iş' diye düşünüyor. O ise kızı zekasıyla etkilediğini düşünüyor. Yazık. O kadar zeki ki kadının konağın tüm erkeklerine yaptığı cilveyi cidden şahit olana, onlardan duyana kadar anlamıyor bile.
Kahya Eda Hanım'ın olayları farkedip Dehri Bey'i ayaklandırması ve konağı birbirine katması sahnesi çok güzeldi. Hem heyecanlandım, hem eğlendim. Yani yalan parayla olsa Anjel kredi çeker yine söylerdi sanırım. Önden yürü Kraliçe. Bu neçe yalan söyleme becerisidir? Çatpat Türkçesi ile herkesi inandıracak, dize getirecek bir yalan söyledi. ''Ben namus kari. Siz ediyor bana iftira. Edep sen güzel şey.'' diye ağlayıp ağlayıp masumluğunu kanıtladı sözde hanımefendi. Aslında düşününce çok da kanıtlamış sayılmaz. Dehri Efendi öyle inanmak, inanıyor gibi yapmak istedi. Ne desin adam? ''Ben de ara ara ziyaret ediyorum. İsterseniz grup yapalım.'' mı desin?
Kitapta birçok güldüğüm espri, eğlendiğim sahne oldu. En çok eğlendiğim sahneler ilki Kahya Eda'nın olanı biteni haber vermek için Dehri Efendi'nin odasına gittiği esnada Dehri Efendi'nin muazzam bir taklitle -evet sesi kulağıma geldi- Moliere'nin bir oyununu -sanırım Moliere, bazen yanlış hatırlayabiliyorum- okuması ve sonra Eda ile birlikte ufak bir kısmını canlandırmasına çok güldüm.
Bir diğer beni eğlendiren sahnede üç aşığın tutuştuğu kavga idi.
Bir de Sadri'nin aşçıya bir şeyler öğretmeye çalıştığı, aşçının asla anlamadığı kelimelerle ders verdiği bir sahne vardı. Orada aşçının tepkilerine çok güldüm. Yani kitap sadece Anjel'in yaramazlıklarından bahsetmiyor. Araya başka başka, akışı da bozmayan sahneler sıkışırmış Gürpınar.
Bu arada aşçı demişken aklıma geldi. Kitaplarında karakterleri illa ki İstanbul Türkçesiyle konuşturmak için kasmamasına bozuk Türkçelerini, yöre ağızlarını yazıya da aktarmasına bayılıyorum. Bence kitabı daha eğlenceli kılıyor.
Finali beklemediğim yerden geldi. Son cümleyi ya da cümleleri okuyunca ağzımdan ufak bi' ''hasss... çıktı.'' Yani aslında o kadar şaşırılacak bir şey yok tabii ama anlık vurdu. Üçünün de domino taşı gibi pıtpıtpıt bayılmasına çok güldüm.