Merhaba... Kitaplığımın bir kısmını boşaltma ve yenilerini alma kararıyla birlikte bazı kitaplarımı satmaya başladım. İlginizi çekerse bakabilirsiniz... Dolap ismim: memolliyy Gardrops ismim: Memoliiy
Benim için Furuğ, şiir alanında en özel isimlerimden birisi. Öyle ki, en özel "şairim" demeye dahi dilim varabilir. Kendisiyle geçen sene tanıştım. Dost Kitabevi’nde gezerken, kuytu köşe bir yerde buldum “Rüzgâr Bizi Götürecek” kitabını. Önce birkaç sayfasını karıştırdım, sonra kitabı…devamıBenim için Furuğ, şiir alanında en özel isimlerimden birisi. Öyle ki, en özel "şairim" demeye dahi dilim varabilir. Kendisiyle geçen sene tanıştım. Dost Kitabevi’nde gezerken, kuytu köşe bir yerde buldum “Rüzgâr Bizi Götürecek” kitabını. Önce birkaç sayfasını karıştırdım, sonra kitabı almama sebep olan sayfaya, daha doğrusu şiire denk geldim.
“Ne mutlu bana ki kıvılcımınla yanıyorum
Ne mutlu bana ki hayalinle ağlıyorum
Ne mutlu bana ki sana kavuştuktan sonra bile,
Tükenmeyen aşkınla ağlıyorum...
Sanmıştım ki senden koparsam eğer,
Bir daha gelmeyeceksin aklıma.
Ama ne diyebilirim sana,
Tek kıvılcım yok ruhumda bu ateşten başka...
Hurma ağaçlarının yanı başında
Dert çekerek köpüren Karun Nehri gibi
Özlemle çektiğim ahlar,
Yorgun dalgalardan işitiliyor sanki...
Gece, onun kıyısında otur da bir kısacık an
Gör, nasıl anlatacak çektiklerimi
Gece, kendi gölgene bak bir kısacık an
Gör, huzursuz ruhumu...
Şarkılar söyleyerek yaşayıp gidiyorum sana
Sabah rüzgârının soğuk dudaklarıyla.
Her gece parlayan o yıldızım ben
Senin gökyüzü sarayında...”
Bu şiirle başladı hikâyemiz. Bizim hikâyemiz böyle başladı; lakin önce Furuğ’un hikâyesini bilmemiz gerekir.
Kendisi 1935’te Tahran’da dünyaya gelmiş, küçük yaşta zorla evlendirilmiş ve zorlu hayatını genç yaşta, henüz 16’sındayken kaleme almaya başlamış. Evlendiği kişiyi kaldıramayıp kendinden yaşça büyük başka bir kişiye kaçmış ve ondan da bir evladı olmuş. Gel zaman git zaman bir boşanma süreciyle beraber evladını kaybetmiş ve kendini yazmaya vermiş. Keza şiirlerinin bazılarında bu yaşadıklarına da değiniyor. Zor bir hayat yaşarken de 32 yaşında, henüz daha yolun yarısında vefat etmiş.
Gelelim kitaba; zira bu kitabı anlatmaya çalışmak biraz tuhaf hissettiriyor. Çünkü okurken bir “kitap” okuduğunu unutuyorsun. Daha çok, bir kadının kalbinin kapısı aralanmış da sen de o aralıktan sessizce içeri girmişsin gibi. Sanki biri sana hayatını fısıldıyor; gürültüsüz, süssüz, saklanmadan ve sen oraya yerleşmişsin gibi...
Furuğ’yu ilk başta cesur olarak görüyoruz. Ama böyle slogan gibi bir cesaret değil bu. Daha derin, daha anlamlı ve daha riskli bir cesaret. Kendini saklamama cesareti desek de olur gibi. Zira insanların çoğu duygularını törpüler, kelimelerini seçer, kendini kabul edilebilir hâle getirir ama o hiçbir şeyi yumuşatmıyor. Ne hissediyorsa, ne yaşıyorsa, ne görüyorsa olduğu gibi önünüze bırakıyor. Yeri geliyor “muhtacım” dediğini görüyoruz, yeri geliyor “ölüyorum” dediğini. Bir sayfada “seviyorum” dediğini okuyoruz, diğer sayfada “yaşıyorum” dediğini...
Furuğ kendini anlatırken aslında herkesi anlatıyor. Onun yalnızlığı yalnızca ona ait değil. Onun arayışı yalnızca onun değil. Onun içindeki boşluk, kırılganlık, özlem… Hepsi tanıdık. Bir noktadan sonra onun cümleleriyle kendi iç sesim birbirine karışmaya bile başladı. O bankta, şiirlerine bakarken sanki Furuğ benimle beraberdi. O acıyı çekerken, o gökyüzünü seyrederken, o müziği dinlerken hrp brnimle beraberdi...
Peki neden ve nasıl beraberdi? Nasıl olurdu da benimle yan yanaydı? Tek bir sebebi var, o da şu:
Yazdıklarında derin bir yalnızlık var. Ama bu yalnızlık dramatik ya da gece gibi bir karanlık da değil. Daha çok anlaşılmamış olmanın yorgunluğu gibi. Kalabalıkların ortasında hissedilen o ince anlamsızlık... İnsanların seni gördüğü ama seni gerçekten görmediği o mesafe; varken de yokmuşsun gibi... Furuğ bunu öyle sakin, öyle buruk anlatıyor ki acı bağırmıyor ama sürekli canını yakıyor gibi...
Bu acı yetmezmiş gibi sürekli bir arayış hissi var. Sanki metnin altında durmadan akan bir soru var: “İnsan kendini nereye koyar?”
Topluma mı, aşka mı, aileye mi, yalnızlığa mı? Furuğ bu soruya net cevaplar vermiyor gibi dursa da, o da ben gibi aşkı seçenlerden. Bazı metinlerin öyle bir güzelliği var ki, “Ancak seven bir insan böyle yazabilir” diyorsunuz. O kadar güzel ve anlamlı ki sözler, “Aşk bir de böyleymiş” diyorsunuz...
Ama bazen okurken, rahatsız olduğum yerler de oldu. Lakin kötü anlamda değil. Daha çok birinin sana çok dürüst davranması gibi. Çünkü Furuğ duyguları romantikleştirmiyor. Aşkı da, kırgınlığı da, özlemi de süslemiyor. Her şeyi olduğu hâliyle bırakıyor. Ve gerçek duygular çoğu zaman güzel değil, karmaşıktır... Anlatamazsınız ya bazı şeyleri, öyle işte. Bazen bir bankta, bazen bir çimenin üstünde saatlerce oturursunuz tek kelime etmeden. Bazen bir şarkıyı defalarca dinlersiniz gözlerinizi hareket dahi ettiremeden. Bazen bir söz okursunuz tebessüm edemeden; bazen de bir tatlıyı izlersiniz boğazınızdan dahi geçemeden...
Furuğ’un dünyasında sevgi çok ilginç bir yerde duruyor. Sevgi onun için bir kurtuluş ya da sığınak değil. Daha çok insanın kendini anlamaya çalıştığı bir alan gibi. Sevdiğinde tamamlanmıyorsun; sevdiğine akıyorsun gibi. Bazı şeyleri sadece onun için yapıyorsun da o olmayınca her şey siyah ve beyaz gibi. Kitap boyunca o siyah ve beyazlığın kırılganlığı üzdü beni. Özellikle de yeniden okuyunca...
Kitap bittiğinde de büyük bir heyecan kalmıyor insanda. Daha çok sessizlik kalıyor... en azından bende kalıyor. Zaten hep bende bir şeyler kalıyor. Hep. O sessizlik de acıtıyor insanın canını. Hani biriyle uzun bir gece boyunca konuşursun da sonra herkes gider, odada yalnız kalırsın ya da gidene kadar birisini arkadan izlersin, dönüp bakacak mı diye durursun da bakmaz ya, öyle bir sessizlik işte…
Bu kitabın bitimi, ne kadar bakarsan bak, son kez baktığını bilmeden bakmak gibi işte...
İyi geceler, iyi olabildiği kadar elbette.
"Seni istiyorum ve biliyorum ki,
Gönlümce kucaklayamayacağını
Sen, aydınlık ve el değmemiş gökyüzüsün
Ben, bu kafesin köşesinde bir kuşum, tutsağım
Karanlık ve soğuk parmaklıklar ardından
Hasret dolu gözlerim, bakıyor yüzüne hayranlıkla
Bir elin uzanışını düşünüyorum
Ve ansızın kanatlanmayı sana..
Bir gaflet ânında aklımdan geçiriyorum
Bu sessiz zindandan kanatlanıp uçmayı
Tebessümle bakarak gardiyanın gözlerine,
Senin yanında hayata yeniden başlamayı...
Düşünüyorum ama biliyorum ki,
Hiç gücüm yok bu kafesten kurtulmaya
Gardiyan razı olsa da,
Takatim yok kanatlanıp uçmaya..."
Bundan on bir ay evvel, bu dizi hakkında gönderi yazmıştım. Fakat bölümler raflara eklenmeyince, izlemeyi de bırakmıştım. Geçtiğimiz haftalarda, bu diziye bir kez daha dönüp baktım. O ilk yazıya, “Uzun zamandır bir Türk yapımı beni böylesine yakalayamamıştı,” diye başlamışım. Şimdi…devamıBundan on bir ay evvel, bu dizi hakkında gönderi yazmıştım. Fakat bölümler raflara eklenmeyince, izlemeyi de bırakmıştım. Geçtiğimiz haftalarda, bu diziye bir kez daha dönüp baktım.
O ilk yazıya, “Uzun zamandır bir Türk yapımı beni böylesine yakalayamamıştı,” diye başlamışım. Şimdi ise başka bir giriş daha münasip görünüyor: Bu dizi, 2026 yılı itibarıyla Türk televizyon tarihinin “en iyi tarih dizisi." Zira şu an yetmişinci bölümdeyim. İki buçuk saatten hesaplayınca yaklaşık yüz yetmiş beş saat… Aralıksız yedi gün. Bir ömürden kesilmiş yedi gün. Hayatımda hiçbir diziye bu kadar vakit ayırmayı bırak, isteğini dahi kurmamıştım ammaaa bu sefer öyle olmadı.
Peki bu yapımın alametifarikası nedir?
Evvela tarihî gerçeklik meselesi… Elimdeki bilgi ölçüsünde, göze çarpan bir zafiyet ya da abartı sezmedim. Bilakis, özenle dokunmuş bir geçmiş anlatısı var. Oyuncu tercihleri pek çok yapıma kıyasla hayli isabetli. Çandarlı Halil Paşa, Gülşah Hatun, Kurtçu Doğan ve Evrenosoğlu karakterleri… Sanki tarih sayfalarından kalkıp bugüne yürümüşler de karşımıza dikilmişler gibi. Performanslarında gösteriş değil, içtenlik var; rol değil, hâl var. Elbette diğer oyuncular da başarılı; fakat bu dört isim, anlatının ruhunu taşıyan sütunlar gibi yükseliyor.
Fatih Sultan Mehmed'e gelince… Bana göre nokta atışı bir seçim. On bir ay önce diziyi yirmi beşinci bölümde bırakmıştım. Şimdi baştan başlayıp yetmişinci bölüme kadar gelmek ve Mehmed’in değişimine adım adım şahit olmak, bir karakterin zamana karşı yürüyüşünü izlemek gibiydi. Sevgiyle, bakışla, sabırla işlenmiş bir dönüşüm… Üstelik bunu bir padişahın hikâyesinde görmek daha da anlamlı. Çünkü dizide tek bir “Fatih” yok. Eş Mehmed var, baba Mehmed var, oğul Mehmed var, şehzade Mehmed var. İnsan olan Mehmed var.
Tarih, elbette dizilerden öğrenilmez; bu herkesin malumu. Fakat burada küçük bir parantez açmak isterim. Bu yapımda “Fatih olmayan Mehmed”, hikâyenin can damarıdır. Özellikle baba ve eş kimliğiyle işlenen sahneler, anlatının kalbini oluşturuyor. Gülbahar Hatun ile ele alınan son bölümler, “Gerçek Mehmed bu,” dedirten bir içtenlik taşıyor.
Harem meselesi ise ayrı bir konu... Çoğu zaman romantize edilen yahut küçümsenen bu yapı, burada ne yüceltilmiş ne de karalanmış. Hak ettiği tarihsel ciddiyetle ele alınmış. Devlet işleyişindeki yeri, saray ekosistemindeki rolü, stratejik önemi; hepsi zarif bir dengeyle sunulmuş. Bazı sahnelerde sultan eşlerine tek bir bakış dahi atamamaları, elçi saraylarında örtüye bürünmeleri, yüzlerini gizlemeleri ve saray içinde korumaların bakmamak adına direkt yan dönmesi… Tarih kitaplarında bile nadiren değinilen incelikler olarak karşıma çıktı.
Batı dünyasının tasviri ise yer yer taraflı görünebiliyor. Bazen insanın içini sıkıyor, bunu inkâr edemem. Türklüğün fazla yüceltilip diğerlerinin gölgede bırakıldığı anlar var. Lakin bir devlet kanalı yapımı olduğu düşünülünce, bu yaklaşımı yadırgamadım. Bunun dışında siyasi mücadelelerin işlenişi ve karakterlerin arka plan hikâyeleri tatmin edici.
Şimdi gelelim eksik taraflara…
İlk olarak, hadiselerin işlenişi derinlikli olsa da klasik Türk dizisi hastalığından nasibini almış. Peki nedir o? Elbette reklam arası uzatmaları... Hikâyenin akışını boğmuyor; fakat bazı sahnelerde yapay bir uzatma olduğunu hissediyorsun. Bu sebeple 1.5x hızda izlemek neredeyse şart.
İkinci eksik ise savaş sahneleri. Beklediğim görkemin uzağında kaldılar. İstanbul’un fethi, benim için büyük bir hayal kırıklığıydı. Kale kuşatmaları da öyle… Yüz, yüz elli kişilik bir kalabalığı tepeden çekmekle ordu hissi verilmiyor. Bazı savaş sahneleri ise farklı bölümlerde tekrar tekrar kullanılmış. Mekân değişiyor, isim değişiyor; fakat görüntü aynı kalıyor. Bu noktada prodüksiyon kalitesini vasat bulduğumu söylemek zorundayım.
Ve şimdi… Bu dizinin gönlümü bütünüyle fetheden tarafına geliyorum.
Tasavvuf.
Akşemseddin Efendi ve sufilerin işlenişi… İşte burada anlatı bambaşka bir boyuta taşınıyor. Tasavvufun ne olduğunu, bir sufinin nasıl olması gerektiğini yalnız anlatmıyor; hissettiriyor. Bazen bir şiir gibi, bazen bir dua gibi izleyenin içine işliyor. Bu sahneleri defalarca açıp izledim; anlamak için değil, hissetmek için.
Çünkü yalnız savaş meydanlarında değil; sarayın taş avlularında, zihin oyunlarında, gündelik sohbetlerde bile bu maneviyatın yankısı hissediliyor. Bir medeniyetin özünün din temelli olduğunu en berrak hâliyle gösteren sahneler bunlar. Tasavvufun bir boşluk değil, bir terbiye olduğunu her defasında yeniden idrak ettim.
Bir kalbi kırmamayı…
Gönül yıkmamayı…
Kırdıysan helallik almayı…
Kılıca sevgiyi, yumruğa şefkati, gözyaşına verilen değeri orada öğrendim. Aşkın bir deniz olduğunu; incinsen de incitmemen gerektiğini, kin tutmanın gönlü kararttığını, sevginin ise arındırdığını… Dil sustuğunda kalbin konuştuğunu… En uzun yolculuğun insana doğru olduğunu… Kalp daraldığında aslında nefes almaya başladığını…
İmanın en büyük zenginlik, hiçliğin en büyük terbiye olduğunu…
Bir şeyi çok aramanın, aslında o şeyin de seni araması olduğunu…
Ak Şeyh bana çok şey gösterdi, çok şey öğretti. Çok şey..
Yanmayı ateşe değmeden öğretti. Dumanın bile üzerine sinmeden kül olmayı..
Önce susmayı öğretti; kelimeler boğaza dizildiğinde konuşmamayı...
Affetmeyi öğretti; haklıyken affetmeyi...
İç yanarken merhamet göstermeyi öğretti. Kinin taşıyana yük, bağışlamanın ise kalbe hafiflik olduğunu..
Kaybetmeden vazgeçmeyi öğretti. Vazgeçmeden sevmeyi, vazgeçmeden çaba vermeyi..
Bir kalbi kırmanın bir dünyayı yıkmak kadar ağır olduğunu öğretti. Bir gönlü onarmanın ise bir ömür inşa etmek kadar zor ve kıymetli olduğunu..
Hiç olmayı öğretti; kalabalıklar içinde silinmeyi değil, benliğin gürültüsünü susturmayı...
Görmeden inanmayı öğretti. Her hakikatin göze görünmediğini, bazılarının yalnız kalbe dokunduğunu...
İnsanlardan uzaklaşırken merhamete yaklaşmayı öğretti. Kalabalıkların ortasında kaybolmanın, tek başına yürümekten daha zor olduğunu...
Sevmeyi öğretti; karşılık beklemeden. Sevginin ticaret değil, bir aşk olduğunu...
Kırıldığında sertleşmemeyi öğretti. Acıdığında acıtmamayı, yaralandığında yaralamamayı… Gücün incitmekte değil, incinse de incitmemekte saklı olduğunu...
Sabretmenin beklemek olmadığını öğretti. Sabır; yanarken bağırmamaktır, dağılırken dağılmamaktır, çökerken varabilmektir diye öğretti...
Ve son olarak, yanmanın yok olmak olmadığını öğretti. Yanarken de gülümsemeyi sevdirdi...
Kaçını hayatıma işlerim, kaçını yaşayabilirim, bilmiyorum. Zira hepsini işlemek, neredeyse imkansız görünür. Özellikle de bana. Lâkin, unutamadığım bir sözü hep aklımdadır:
"Gayret bizimdir, takdir Allah’ın. Kader, insanı kaybettikleriyle değil; vazgeçmedikleriyle sınar."
Kitabı eline alırsın, çevirirsin sayfaları. Sayfa 11, ilk cümleye merhaba dersin. Şöyle der Nurullah Genç: "Aşk ölümcül bir hülyadır." Sonra okumaya devam edersin, bir saat geçer, belki de biraz daha fazla. Sayfalar çevrilir, şiirler ardı ardına okunur. Bazı dizelerde durursun,…devamıKitabı eline alırsın, çevirirsin sayfaları. Sayfa 11, ilk cümleye merhaba dersin. Şöyle der Nurullah Genç: "Aşk ölümcül bir hülyadır."
Sonra okumaya devam edersin, bir saat geçer, belki de biraz daha fazla. Sayfalar çevrilir, şiirler ardı ardına okunur. Bazı dizelerde durursun, tekrar okursun. Bazılarını ise farkında bile olmadan hızlıca geçersin. Derken kitabın sonuna ulaşırsın. 106. sayfa. Son başlık, son söz... Bu kez şöyle der Nurullah Genç: “Aşk, cefa ülkesinde umudun rüyasıdır.”
"Aşk, ölümcül bir hülyadır."
"Aşk, cefa ülkesinde umudun rüyasıdır."
Aşkı Nurullah Genç’ten dinlemek benim için biraz tuhaftı. Çünkü kitabı okurken kendimi tam olarak bir yere ait hissedemedim. Ne kitabı çok sevenlerin tarafına geçebildim ne de hiç beğenmeyenlerin. Sanki arada bir yerde kaldım; hep olduğu gibi yine araftaydım.
Kitapta 41 şiir var. Hepsini dikkatle okumaya çalıştım. Hatta çoğuna ikinci bir şans bile verdim. Bir dizeyi kaçırmış olabilir miyim diye bazı sayfalara geri döndüm. Ama sonunda şunu fark ettim ki, içime işleyen şiir sayısı yedi taneyi geçmemiş. Haliyle şöyle düşündüm; galiba kitaba biraz fazla beklenti yüklemişim...
Beğendiğim şiirlerin az olma sebebi, şairin kalemiyle sosyal medyada gördüğüm söyleşileri arasındaki farktı. Okurken bu farkı hissetmek de bir hayli kolaydı. Bir yerde şiir başka bir şey söylüyor gibiydi, söyleşilerde kurulan cümleler ise bambaşka bir yerde duruyordu. Bu durum ister istemez beni biraz soğuttu.
Ama yine de hakkını teslim etmem gerekiyor, kitaptaki bazı şiirler gerçekten çok güzel. Özellikle beğendiğim birkaç tanesi var ki, okurken durup düşündüm ve belki 3, belki de 4 defa tekrar tekrar okudum.. Ancak bu 7 şiir dışında neredeyse bütün şiirlerinde kendini baltalamış, buna da çok üzüldüm. Birinci cümle güzel, ikinci cümle ise pek güzel lakin konu 3. satıra gelince bütün o anlam ve hissiyat seçtiği kelimeler yüzünden kaybolup gidiyor.
Şiir tam akıp gidecek gibi oluyor, bir duyguyu yakalıyorum, bir ritim oluşuyor… Sonra bir yerde duraksıyor. Sanki şiir kendi yolunu bulmuşken bir yerde Nurullah Genç geliyor ve her şeyi gereğinden fazla açıklamaya çalışılıyor..
Tabii ki biliyorum, bu iş kolay değil. Aşk gibi bir şeyi anlatmaya çalışmak zaten başlı başına zor bir mesele. Bir insanın karşısına geçip gözlerinin içine bakarak hislerini söylemek bile bazen mümkün olmazken, bunu şiire dökmek kim bilir ne kadar zor, en iyi ben bilirim.
Yine de daha iyisi olabilirdi.
Belki beklentim çok yüksekti. Belki de bazı şiirlerde yakaladığım o güzel duyguyu kitabın geneline yayılmış halde görmek istedim ama olmadı. Her şeyde olduğu gibi, nasip..
Son olarak, beğendiğim birkaç şiiri eklemek isterim;
Öncelikle en beğendiğim, sayfa 57..
"Şahdamarımda solar nergisleri sevincin
Ruhumdur, köşelerde dağılıp viran olan
Gitme; çözmek üzredir son düğmeyi güvercin
Bazan muştu çiçeği, bazan da hüsran olan,
Ya başucumda cellât, tenhâda bekleyen cin
Ya da şâhikalarda katıksız hicran olan...
Mehtabında büyüyen karanfilleri yakıp
Ben miyim yeryüzünde sadece üryân olan
Ben miyim terkedilen, ben miyim ziyân olan
Ülkemi leyl-ü nehâr yangınlarında bırakıp
Gitme ey ipek yüzlü, gitme ey insan olan..."
Sayfa 86
"Cesedini bir taşın oyuğunda bulurlar
Kalbini bir çiçeğin sürülen yaprağında
Onunla kabre giren örselenmiş duygular
Kutsal bir lâle gibi yeşerir toprağında
Harami bir tufanı uyandırır yeniden
Filintası sellere kapılır derelerde
Aşk odu bir yıldırım gibi düşer aniden
Çeken bilir, çare bulunmuyor bu derde"
Sayfa 72
"Uzaktan damıttığın susamlı gözlerinle
Ağır bir mermi gibi dalıyorsun içime
Eskiyen o ay renkli umutları yeniden
Beyâbân esrârınla salıyorsun içime
Nasıl da seyra daldım bıkkın kirpiklerini
Kükürtlü dalgalara ölümsüz dalgakıran
Fedâiler adına ektiğimiz her tohum
Bugün birer cihangîr, sevda için haykıran..."
Bazı kitaplar vardır; okur, kapağını kapatır ve hayatına kaldığı yerden devam eder insan. Ama bazı kitaplar da vardır ki kapağı kapandığında aslında bitmezler. Sessizce insanın içinde yaşamaya devam ederler. Nurullah Genç’in kaleminden çıkan Yağmur benim için tam olarak böyle bir…devamıBazı kitaplar vardır; okur, kapağını kapatır ve hayatına kaldığı yerden devam eder insan. Ama bazı kitaplar da vardır ki kapağı kapandığında aslında bitmezler. Sessizce insanın içinde yaşamaya devam ederler. Nurullah Genç’in kaleminden çıkan Yağmur benim için tam olarak böyle bir kitaptı. Bitirdiğimde kitabı kapattım ama içimde yaşayan şey hâlâ devam ediyor, nefes alıyor...
Şiirin benim dünyamda her zaman ayrı bir yeri oldu. Zira şiir, bazen uzun uzun anlatılamayan duyguların en kısa yolu, bazen de sığınabileceğim tek liman oldu. Bir dize yazarken bazen sayfalarca anlatıdan daha fazla şey söylüyor gibi hissettim, kimi zaman da tek bir cülmede bütün yüküm gitti, ruhum rahatladı. Gün geldi noktayı koyunca kalbim sıkıştı, gün geldi yeni satırda nefesim tükendi..
Bu kitabı okurken de sık sık böyle anlar yaşadım. Bazı mısraların üzerinde durup uzun uzun düşündüm; bazılarını ise sadece hissettim. Bazısı canımı yaktı, bazısı rahatlattı. Nurullah Genç'in bazı kelimeleri vardı, benimki gibiydi. Okuyordun ama açıklayamıyordun sanki. Okuyordun, anlıyordun, yankısını hissediyordun ama açıklayamıyordun sanki..
Kitap “Yağmur” şiiriyle başlıyor. Ama burada karşılaştığımız yağmur, gökyüzünden düşen sıradan damlalar değil elbette. Yağmur, bambaşka bir anlam dünyasına taşınıyor sayfalarda. Bazen bir gözyaşı gibi süzülüyor dizelerin arasından, bazen bir özlemin ağır bulutu gibi çöküyor insanın ruhuna. Bazen de içimizi arındıran bir rahmet gibi iniyor kelimelerin üzerine. Şiiri okudukça insan fark ediyor ki, doğada gördüğümüz birçok şey aslında ruhumuzun içindeki duyguların sessiz bir aynası. Yaşıyoruz, görüyoruz lakin fark edemiyoruz.
Kitabın geri kalanında ise bambaşka duygularla karşılaşıyorsunuz. Sevgi var, özlem var, kırgınlık var ve hepsinden de öte, tanıdığım o bekleyiş var. Bazen bir aşkın insanı nasıl yüceltebildiğini görüyorsunuz, bazen de aynı aşkın insanın içinde nasıl derin bir yara bırakabildiğini... Bu yüzden şiirleri okurken çoğu zaman insan kendinden bir parça buluyor çünkü insan, karşısında duyguları zorla süslenmiş bir metin değil; içten gelen bir şey hissediyor. Kelimeler yazılmak için yazılmış gibi değil, bir duyguyu gerçekten anlatmak için kurulmuş gibi geliyor.
Zaten Nurullah Genç'in hayat hikâyesini öğrenince bu içtenlik daha da anlam kazanıyor. Anadolu’nun küçük bir köyünde dünyaya gelen bir çocuk düşünün. Maddi anlamda zor bir hayat ama manevi anlamda zengin bir çevre.. İnsanların akşamları bir araya gelip kitap okuduğu, şiirler ezberlediği, edebiyat ve hayat üzerine konuştuğu bir ortam… Düşündükçe insanın içini ısıtan bir tablo bu. Belki de o yüzden bu kadar derin bir şiir dili ortaya çıkmış. Belki de o yüzden yazdıklarını tek seferde okuyup geçemedim.
Hayatının birçok döneminde çalışmak zorunda kalması, eğitimini sürdürürken türlü zorluklarla mücadele etmesi, bazen geceleri tren garlarında geçirmek zorunda kalması… Bunları öğrenince şiirlerde geçen bazı sözler bambaşka bir anlam kazanıyor. Özellikle tren garları… Oraya sadece bir mekân gibi değil, artık ev gibi bakıyorsunuz.
Ve ister istemez şunu düşünüyorsunuz, "Bizler çoğu zaman başarılı insanların sadece ulaştıkları noktayı görüyoruz." O noktaya gelene kadar yürüdükleri yolları, katlandıkları zorlukları ve sabırlarını çoğu zaman neden görmüyoruz? Her güçlü hikâyenin arkasında görünmeyen bir emek olduğunu neden es geçiyoruz? Bu hikâyeleri bilmek, insanın hayata bakışını da biraz değiştiriyor mu?
Bilmiyorum, belki de bu yüzden bu kitap hızlı okunacak bir kitap değil. Bir solukta tüketilecek bir metin ise hiç değil. Bazı sayfalar insanı tekrar tekrar çağırmalı. Hızlı okunup bitirilmemeli. Bazen bir mısraın üzerinde uzun süre kalınmalı, iyice anlamalı çünkü şiir kelimelerle yazılmıyor. Şiir kalple yazılıyor. Eğer kalpten çıkmışsa zaten okuyanın kalbine de bir şekilde işliyor. Bu kitapta da tam olarak bu his var. En azından bende var..
Şiir insanı değiştiriyorsa, benim için ancak o zaman şiirdir. Benim yağmura karşı bakışım değiştiyse, bu kitap sayesindedir.. Beğendiğim şiirleri ve cümleleri de şöyle bırakmak isterim..
"Hasretin alev alev içime bir an düştü,
Değişti hayal köşküm, gözümde viran düştü,
Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde,
Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü"
"Kalbimde müzehher hayallerin izi var,
Her gece adını fısıldar yıldızlar..."
"Neden ötemde çoksun, böyle azsın yanımda.."
"Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım.."
"Uzanıp öpesim geliyor bulutları
Bulutların ötesinde gözlerin.."
"Nereden bileceksin, şehrin sokaklarında
Kaybolan ışıkların gözlerim olduğunu
Her seher yüreğimde açan karanfillerin
Her akşam ellerimde sararıp solduğunu..."
"Bilemezsin; içimde bir denizdir yaşamak
Sen, denizin en uzak noktasında şen, şakrak.
Ben, kırgın dalgalarla avunurum derinde
Gemilere yosunlu mendiller bağlayarak.."
"Korkusuyla yüzleşen kahramandı yüreğim
Bir umut türküsüdür, biter sandı yüreğim..."
"Çaresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım
Bir cezîr yaşadım ki, yaşanmamış, mazide
Dokunduğun küçük bir nakış da, ah ben olsaydım..."
Ve son olarak...
"Son bir karanfil gibi taşıyacağım seni
Kalbimin hüsnüyusuf mahrem bahçelerinde
Derindesin, rüya kadar derinde..."
İyi geceler. İyi olduğu kadar elbette..
"Sevdiğinin her gün sabah çıktığı kapıdan geri geldiğini görmek, bir mucizeydi." "Dokuz yaşından bu yana senin sayende hayatımın her günü bahardı. Sen olmasan bu kitap olmazdı. Yeniden buluşacağımız bahara kadar her gün baharmış gibi yaşayacağım." Senden nefret ettim, çünkü seni…devamı"Sevdiğinin her gün sabah çıktığı kapıdan geri geldiğini görmek, bir mucizeydi."
"Dokuz yaşından bu yana senin sayende hayatımın her günü bahardı. Sen olmasan bu kitap olmazdı. Yeniden buluşacağımız bahara kadar her gün baharmış gibi yaşayacağım."
Senden nefret ettim, çünkü seni çok sevdim.
Diziyi tek cümleyle anlat deseler, sanırım tek diyebileceğim söz bu olurdu. Zira bu dizi, sadece bir dizi olmadı benim için. Kanımdan, canımdan, hayatımdan bir parçaydı. Belki de bu yüzden neredeyse her bölümünde az ya da çok gözyaşı döktüm. Belki de uzun zamandır sızlamayan yüreğim bu dizi sayesinde sızladı. Belki de uzun zamandan sonra bu yüzden canımın yandığını, sevincimin göklere eriştiğini, çaresizliği iliklerime kadar hissettiğimi gördüm.
Bu dizinin belli bir yaşı var. Belli bir yaşanmışlık aralığı var. Buna sahip olmayan hiçbir ruh, diziyi ve vermek istediğini tüketemez. Ama bana sorsalar, tükettiğine pişman mısın diye? Vallahi çok pişmanım. Vallahi çok pişmanım… Ben, nasıl baba olacağım...
Neredeyse her sahnede o kadar canım yandı, o kadar çok pişman oldum ki, bazı şeyleri ancak o zaman anlayabildim. Ailemi özlediğim şu sıralar, onların evladı olarak yine onlara ne kadar haksızlık yaptığımı, annemin emeklerini, babamın yüreğini zamanında ne kadar çok kırdığımı hatırlayıp o kadar üzüldüm ki, belki de duygusallaşıp bu denli etkilenmemin sebebi geçmişimdi. Ama buna rağmen arkamda hep dağ gibiydiler. Ben ise onların gözünde hâlâ küçük adımlarla yürüyen o çocuktum. Bende Ae-sun gibi "bir gün bile yalnız kalmamıştım." Ailem, ablam, annem ve babam… Hepsi yanımdaydı. İnsan uzak olunca, o burun kıvırdığı baş okşamasına, yapayalnız saatlerce oturduğu bankta öylesine muhtaç kalıyor ki, o zaman anlıyorsun ailenin önemini; senin için çektikleri çileyi… Saatler geçiyor bankta, biliyorsun kimse seslenmeyecek sana o içten sıcaklığıyla. Kimse anlamayacak seni. Kimse sarılmayacak yapayalnız ruhuna. Sonra kalkıp gideceksin gözlerin dolu, her zaman olduğu gibi yalnız bir şekilde.
Denizin kokusunu özleyeceksin, yanına gelip yorganın yanlarından sıkıştırıp seni sarmalamalarını… Laf ettiğin öpmelerini özleyeceksin. Sırf sen mutlu ol diye mutfakta yapılan o tavuklu pilavı… Özleyeceksin sen seversin diye alınan yemekleri, iki üç meyve için çıkılan akşam pazarını. Özleyeceksin "paşam" diye sevmelerini, özleyeceksin birkaç gün gittin diye dünyalar onların olmuş gibi sevinmelerini. Özleyeceksin bu soğuk şehirde arkanda sıcacık duran babanı, özleyeceksin herkesi, her şeyi. O kıymet bilmediğin anneni, ablanı…
Benim babam da "çelik yürekti." Benim çelik yüreğimdi… Benim için her şeyi yapan, mutlu olmam için çile çeken, cefasını çekerken mutluluğumla mutlu olandı. Benim için biraz daha çalışan, biraz daha yorulan, biraz daha yaşlanandı. Babamın yorgunluğu bana hep sıradan görünürdü. Akşam eve gelişi, ayakkabılarını sessizce çıkarışı, annemin “yemek hazır” diye seslenişi… Hepsi hayatın değişmez, sıradan parçalarıydı benim için. Oysa şimdi düşünüyorum da, o sıradan sandığım anların içinde ikimize verilmiş koca bir ömür saklıymış. Son sahnede ağlarken bunu anladım.
Bir baba bazen sevgisini kelimelerle anlatmaz. Bazen sevgisi sabah erkenden kalkıp işe gitmesidir. Bazen sofraya koyduğu ekmektir. Bazen de hiçbir şey söylemeden o balkonda oturup saatlerce sigara içmesidir. Ben o dili çok geç öğrendim, buna üzülürüm.
İnsan bazı şeyleri anlamak için yıllar harcıyor. Oysa o gerçekler yıllarca gözünün önünde duruyor. Babamın balkondaki sessizliğini şimdi düşününce, o anların aslında bir adamın bütün hayatını sırtında taşıdığı dakikalar olduğunu fark ediyorum. Sigaranın dumanı ağır ağır yükselirken o da belki içindeki yorgunluğu gökyüzüne bırakıyordu. Ben ise o zamanlar yalnızca kendi hayatımı düşünüyordum.
Gençliğin en büyük yanılgısı belki de budur. İnsan dünyanın kendi etrafında döndüğünü sanıyor. Oysa yıllar geçtikçe anlıyorsun, senin hayatın dediğin şey aslında başkalarının fedakârlıkları üzerine kurulmuş.
Babamın erken yaşlanan saçları, annemin bitmeyen telaşı, evin içinde yıllarca süren o görünmez emek… Bunların hiçbirini gerçekten görmemişim.
Mesela bir akşam..
Babamın balkonda oturduğu, evin içinden televizyonun boğuk sesinin geldiği, annemin mutfakta bir şeyler karıştırdığı sıradan bir akşam. O gün hiçbir şey olmamıştı. Hiçbir büyük olay yoktu. Ama şimdi o akşamı düşündüğümde, oturduğum bankta içim sızlıyor. Çünkü biz hep ileriyi düşünerek yaşıyoruz. Bir gün büyüyeceğiz, bir gün başka şehirlerde olacağız, bir gün kendi hayatımızı kuracağız… Ama kimse bize “bir gün” dediğimiz şey geldiğinde, arkamızda bıraktığımız ailemizin, onların hayatının değişeceğini söylemiyor.
Babamın o balkondaki akşamları da öyleymiş. Ben onları sıradan bir alışkanlık sanıyordum. Belki günün hesabını yapıyordu, belki geleceği düşünüyordu, belki yalnızca susarak dinleniyordu ve belki de bizim için daha iyisini hayal ediyordu. Bana verdiklerinin hakkını veremedikçe kahroluyorum.
Şimdi düşünüyorum da, insan büyüdükçe babasına benzemeye başlıyor. Eskiden, 17–18 yaşındayken, "nasıl babama benzemem" diyordum. Şimdi yaşım 23, tek dediğim ise "babam gibi olabilecek miyim?" Ona hiçbir zaman içten sarılamadım, hiçbir zaman içten bir teşekkür edemedim, hiçbir zaman içten bir şekilde "nasılsın" diyemedim. Ama bana şu an öl dese, uğruna ölebileceğim insan o. Çünkü eskiden anlamadığım o sessizlikler erkek olarak bana artık tanıdık geliyor. Kalabalığın içinde bile bazen durup hiçbir şey söylemek istemiyorsun, aklına o geliyor. Arkanda olmadığını biliyorsun, senden uzakta olduğunu. Eksik hissediyorsun. Hayatının arkasında öyle sağlam durduğunu görünce, yanıbaşında olmadığı her vakit eksik hissediyorsun.
Belki de babalar bu yüzden az konuşuyor. Çünkü hayat onları erken konuşturuyor. Biz daha hayatın ne olduğunu anlamadan onlar çoktan anlamış oluyor. Biz dünyayı yeni keşfederken onlar dünyanın ağırlığını çoktan sırtlanmış oluyor ve onunla beraber bize yüksüz bir hayat sunuyor. İnsan bunu fark ettiğinde mahcubiyet dolu bir acı hissediyor.
Bazen kendime o kadar çok kızıyorum ki… Sevgimi göstermekte hep geri kaldım. Ne sözler, ne eylemler. Yapmam gereken yerde yapmadım, vakti geldiğinde sustum. Sanırım bu koca şehirde o yüzden bu denli yalnızım. Kimse kalbimin içini göremiyor. Tek suçlusu da benim. Şimdi anlıyorum ki onun bana bıraktığı en büyük miras, bu taşımakta zorlandığım geçmişim. Onun gibi olabilme uğraşı... Kötü olan duygularını gizlemeyi, güçlü görünmeyi, acı çekerken bile göstermeyerek gülümsemeyi ondan öğrendim. Konuştuğumuzda da ne diyeceğimi bilemiyorum. "Nasılsın" demek gelmiyor içimden çünkü nasıl olduğunu biliyorum aslında. Tıpkı benim gibi, yorgun, sessiz ve anlaşılmak isteyen biri olduğunu biliyorum. Ama işte o kelimeler bir türlü çıkmıyor, düğümlenip kalıyor boğazımda.
En çok korktuğum şey, bir gün ona sarılmak için çok geç kalmış olmak. Bir gün telefonun diğer ucunda onun sesini duyamamak. Bir gün "keşke" demek. Rabbim umarım o günleri göstermez. Hiçbir zaman diyemesem de, hepiniz iyi ki varsınız.
Hazreti Ömer olsa ağzımı yüzümü dağıtırdı, İftar sonrası çay ve sigaralardan (!) Hazreti Ali kâle bile almazdı şu bitirme tezini Bir evsizle çorba içecek kadar cesur olmadığım duyulsa, Ensar kız vermezdi Medineli çocuklar tebessümler fırlatırdı nefsim kanayana dek Tenimi ilk…devamıHazreti Ömer olsa ağzımı yüzümü dağıtırdı,
İftar sonrası çay ve sigaralardan (!)
Hazreti Ali kâle bile almazdı şu bitirme tezini
Bir evsizle çorba içecek kadar cesur olmadığım duyulsa,
Ensar kız vermezdi
Medineli çocuklar tebessümler fırlatırdı nefsim kanayana dek
Tenimi ilk gazvede bırakıp kurtulmak belki
Bakışlarıma mescidin kumları bile fazla...
Bir naat yazacak yaşa gelmedim henüz
Ezberimde Rimbaud ve masamda Heidegger
Bütün bildiklerim sol cebimde silahsız bir şarjör olarak,
Beni şimdi en fazla casus yapar, kılığım da müsait...
Sakallarımdan ahirete iman ettiğim anlaşılmıyor
Namaz kılarak bu dünyayı gözden çıkardığım söylenemez
Kot pantolon, tişört, beyoğlu ve iyi günler
Kılığım da müsait, özel bir görev için hep burada,
Orta sınıf kureyşliler arasında yaşamaya..
"Düşünüyorum ama biliyorum, Hiç hücüm yok bu kafesten kurtulmaya... Gardiyan razı olsa da, takatim yok kanatlanıp uçmaya..." Bu satırları okurken durduğumu hatırlıyorum. Bilerek mi durdum, yoksa bir söze mi takıldım bilmiyorum. Bazen insan durduğunu bile sonradan fark ediyor. Sayfayı işaretlememiş…devamı"Düşünüyorum ama biliyorum,
Hiç hücüm yok bu kafesten kurtulmaya...
Gardiyan razı olsa da,
takatim yok kanatlanıp uçmaya..."
Bu satırları okurken durduğumu hatırlıyorum. Bilerek mi durdum, yoksa bir söze mi takıldım bilmiyorum. Bazen insan durduğunu bile sonradan fark ediyor. Sayfayı işaretlememiş olmama sinirlendim önce. “Nasıl kaçırdın bunu?” dedim, "nasıl?" Oysa kaçırmamıştım. Sadece bakmıştım. Göz ucuyla. İnsan bazı şeylere bakıyor ama görmüyor ya hani. Öyle işte. Neden? Görmek için hâl kalmıyor bazen de ondan.
"takatim yok uçmaya.."
Bu “takatim yok” meselesi… Orada duruyor insan. Ne dramatik, ne de acı. Açıklama yok, savunma yok. Sadece söylüyorsun, "yoruldum" diyorsun. Ve insanın söyleyebildiği en ağır şeylerden biri bence bu. Çünkü güçsüzlüğü itiraf etmek değil mesele, isteksizliği itiraf ediyorsun. Belki her ikisini de. İçinde hâlâ bir ihtimal olduğunu bilip ona uzanamamak... İşte bunu, ancak birisinden duyduğunda kavrıyorsun. O yorgunluğu, isteksizliği hissettiğinde..
Şiirin ilk satırlarını okurken de durdum.
“Sen, aydınlık ve el değmemiş gökyüzüsün
Ben, bu kafesin köşesinde bir kuşum, tutsağım”
Sanırım ben hâlâ o kafesin köşesindeyim. Ve köşeye sinmiş olmak, sadece tutsaklık değil bir yandan alışkanlık da bende. Her şeyden uzak, korkmuş, açılmak isteyen ama kafesten adımını dışarı atamayan bir kuş gibiyim.
Sonra devam ediyor Furuğ:
“Bir gaflet ânında aklımdan geçiriyorum,
Bu sessiz zindandan kanatlanıp uçmayı
Tebessümle bakarak gardiyanın gözlerine
Senin yanında hayata yeniden başlamayı…”
Bir gaflet ânı... İnsan umut etmeyi bile böyle tanımlıyorsa, orada çok şey bitmemiş midir? Ya yeniden başlamak? Ne kadar kolay söyleniyor, ne kadar zor hissediliyor değil mi? Birisine karşı yeni bir adım, yeni sözler, belki de yeni bir elbise. Yeni kitap, yeni şiirler, yeni gün.. Hepsi ardısıra geliyor yaşama hevesimiz için. Peki mesele ne?
“Takatim yok kanatlanıp uçmaya.”
Şu an ölsem, yarım kalan ne olurdu? Kim gerçekten sarsılırdı? Ve Rabbim, beni hangi hâlimle hatırlardı?
Masada açık duran defterime baktım. Yazılmamış sayfalarım var. En son şiirimi sanırım 6 7 ay önce yazmış, yenisi için yer bırakmışım. Tıpkı ertelenmiş yüzleşmelerim, konuşmak isteyip konuşamadıklarım gibi. Nedense hayatımı hep ileriye doğru yaşayacağımı sandım, oysa insan en çok şimdiye çarpa çarpa ilerliyormuş, bunu fark ettim. Hatalarım, korkularım, sustuklarım… Bir gün dönüp hesap soracaklarını hissettiğim anlar oldu. Ama kimden? İnsanlardan mı, kendimden mi, yoksa Rabbimden mi? Ya da benim hakkımı kim verecek? Ya yaptığım iyilikler? Terazim nereye ağır basacak? Kimim ben?
Önceleri yaşadığımı sanırdım, gerçekten. Kanın sıcaklığına inanırdım. İçimde bir şeyler aktıkça, bunun bir anlamı olduğunu düşünürdüm. Sözlerimin bir yere çarptığını, adı olan bir mekana, bir iz bıraktığımı sanırdım. Ne Antalya, ne de Ankara... Hepsi acı. Seyyan Hanım'ın "Hasret" adlı şarkısı böyle hissettiğim zamanlarda daha da anlam buluyor bende. Güzel şarkıdır.
"O gözler bana eskisinden yabancı
Gönlümdeki bu sevda, hiç dinmeyen bir acı
Ruhumun kederinden, gözlerim yaşla doldu
İnliyorum derinden, bilmem ki bana ne oldu
"En candan arkadaşım, ruhumu saran gece
Ben kime bağlanmışım, ağlıyorum gizlice.."
Çoğu insan bunu bir başkası için dinler, lakin ben aynaya bakıp dinliyorum. Zira sevgiyle aramız bir türlü barışamadı. Yaşım yirmi üç, ne zaman barışır onu da bilmiyorum. Gözlerimin altı derin, uykusuzlukdan da değil, sanki içeride yıllardır konuşamayan bir şey sebebi. Hâlâ bilmiyorum bir şey nasıl sevilir. Romanlarda her şey fazla dramatik geliyor; herkes ya kahraman ya mağdur. Şiirlerde ise kelimeler fazla pürüzsüz; sanki acı da sevgi de hiç tereddüt edilmeden yaşanıyor. Bayıldığım İran filmleri gerçek, ama fazlasıyla gerçek; insanın içini acıtan türden. Benim gözlerimde ise her şey gri. Gittiğim yollar gri. Beklediğim sabahlar, uyuyamadığım geceler gri..
Ama hayatımda ilk defa ışığı gördüm.
Geceydi. Hava serin, sokaklar boş. İnsanlar o serinliğin ruha değen tarafını bilmeden yürüyordu. Ben ise o havada yaşıyordum. Yaşamak zorundaydım... Zira huzursuz insan her şeye muhtaçtır, pek bilmeselerde. Kimi zaman rüzgâra, kimi zaman taştan bir duvara, kimi zaman da gölgenin sessizliğine... Ruhunun çöküş hızına yetişemeyen bahtsızlar gibi hissedersin kendini; her şey elindedir ama kayıp gidişini seyredersin. Ulaştığın her şey bir süre sonra tatsızlaşır. Siyah ile beyaz arasında sıkışmışsındır; ne tam karanlık olabilirsin ne de bütünüyle aydınlık hissedersin.
Kalp sıkışır. Sebebini bilmezsin.
Can yanar. Dermanını bulamazsın.
Durduk yere hüzün çöker,
Yaptığın yanlışların adını bile koyamazsın.
Günler geçer, fayda yok. Teselliler gelir, derman yok. Sonra öyle bir çaresizlik olur ki faniliğin karşısında, “fanilikteki bakilik arayışı” dediğin yere dönersin yine. Gitmen gereken yerin orası olduğunu bilirsin ama yine de yolu uzatırsın. Zira insan bazen varacağı yeri bilir de yüzleşmeye cesaret edemez.
Döndüm durdum, gezdim durdum avluya gelene kadar. Manzaraya sırtımı döndüm o gece. Rüzgâr arkadan esiyordu; sanki “git” diyordu. İsteksizdim. Sonunu bildiğim bir sahneye yürür gibiydim. Duruyordum. Beş dakika, belki on beş. Nefesim daralıyor ama yerimden de kıpırdamıyordum. O saatte orada dolaşan yaşlı amcaları seyrediyordum. Birisi selam verdi, içeri girdi. Ardından ben de.
İçeride üç dört kişi vardı. Biri duvara yaslanmış tavana bakıyordu. Diğeri secdede. Bir başkası çökmüş, elleri semaya açık. En öne geçtim, duvara yaslandım. Gitmelerini bekledim. O sırada biri Bakara okuyordu. Eller açık ya, dua bekliyorsun, ama o Kur’an okuyor. Garip bir teselli. Bir diğeri namazını bitirip arkadaşını türbeye çağırdı. En sonunda hepsi çıktı. Karanlığın içinde yalnız kaldım.
Konuşmadım önce.
“Beni anladığını biliyorum” diye düşündüm.
Sonra bir an geldi, anlamadığını da düşünerek konuşmaya başladım. Önce sitemle, sonra dertle ama bu kez isyan etmeden.
“Neden yalnız bıraktın beni?” dedim.
“Nazarında bu denli mi kötüyüm? Yıllardır tek bir işaret bile lütfuna çok mu?”
Sözler döküldü dudaklarımdan. O kadar çok konuştum ki bir noktadan sonra ne dediğimi hatırlamıyorum. Hafiften ağladığımı hatırlıyorum, yorulup duvara yaslanışımı... Aynı cümleleri tekrar edişimi... “Neden yalnız bıraktın?” diye soruşumu...
Saat 23.45 civarıydı. Tavana uzun uzun baktım. Sakinleştim. Gitmeye karar verdim, “Zaten sonu hep aynı” diyerek. Başımı kapıya çevirdiğim o an hayatımın değişmeyeceğine emindim ama öyle olmadı. Bu sefer, "Hep aynısı" olmadı. İlk defa yanıma geldi, ilk defa beni duydu. İlk defa bana bir cevap verdi.
Kapının yanında bir kedi. İçeri girmiş, kuyruğu dimdik. Oturmuş, o karanlıkta beni izliyordu, hayatımda gördüğüm en keskin ve sabit gözlerle. Onu gördüğüm an kalktı ve çıktı. O an dizlerimin bağı öyle bir çözüldü, öyle bir his dolduki ruhuma. Milyonlarca kitap bitirsem, o anı betimlemeye kelime dahi bulamazdım. Hissettiğim tek şey, diyebileceğim tek şey, kalbime saplanan acının tanıdık olduğuydu. Dedemi kaybettiğim günkü gibiydi her şey sanki. İnsan böyle bir olayda huzur bekliyor. Belki de bir yumuşama. Ya da bir ferahlık. Ama ben acı hissettim. Ve o acının içinde de bir idrak.
Ben Rabbimi sevmiyormuşum.
Rabbim beni seviyormuş.
Mescitten çıkarken yüzüm kızardı. Çünkü sitemlerimin bulutları arasında kulluğumun gayesini kaybettiğimi anladım. Ben işaret istiyordum. O ise beni bırakmamıştı. Ben terk edildiğimi sanıyordum. O ise oradaydı.
Belki de sevgiyle barışamamamın sebebi buydu. Daha Rabbini nasıl seveceğini bilmeyen bir insan, “Yaradan’ı severim yaratandan ötürü” sözünü nasıl taşıyabilir yüreğinde?
Sevgi farklı bir lafız. Anlamını bildiğini sanırsın. Ama bir gün, içinde bin parçaya bölündüğünü anlarsın. O nadir anlara muhtaçsındır; her ilişkide nasip olmaz. Çünkü sevgiyi kutsal mertebeye çıkaracak hisler her kula verilmez.
Sevgi çoğu zaman sevinçten önce kırılganlık getirir. İnsan sevdiği anda zayıflar. Güçlü olduğunu sandığı yerden yaralanır. Başlangıçta her şey güzel görünür; dünya anlam kazanır ama o anlamın içinde bir korku da vardır.
Ya kaybedersem?
Ya değişirse?
Ya ben yetemezsem?
Bağ kurmak benim için hep bir teslimiyet oldu ama o teslimiyet asla kolay olmadı. Teslimiyet savunmayı indirmek demekti, teslimiyet incinmeye açık olmak demekti. Ben ise kabuğumda yaşamaya o kadar alışmıştım ki, bütün insanlıktan kaçmak tek gayemdi.
Cioran’ın “Çürümenin Kitabı”nda dediği gibi:
“Sevgi, iki yalnızlığın birbirini yanlış anlamasıdır.”
Ağır bir cümle. Ama çoğu ilişki için gerçek. İki insan birbirinde kurtuluş arar. Fakat aradıkları şey karşısındaki değil, kendi eksikliğidir. Yanlış anlamalar bu yüzden büyür. Beklentiler bu yüzden ağırlaşır. Sevgi çoğu zaman bir ihtiyaçtır bizde. Görülmek, onaylanmak, seçilmek.. Bu ihtiyacı aşk diye yüceltiriz. Oysa ihtiyaç doyduğunda heves de söner. Geriye ya bilinçli bir bağlılık kalır ya da anlamlı bir yabancılaşma.
Gazâlî’nin "Kalbin Halleri" kitabında dediği gibi:
“Kalp, en çabuk değişen varlıktır.”
Belki de aşkın hem yüce hem trajik oluşu buradan gelir. İnsan sevdiğinde hem en saf hâliyle hem de en büyük yanılsamasıyla yaklaşır. Sonsuzluk arzusunu bir fânîye yükler. O fânî değiştiğinde ya da uzaklaştığında ise aradığı sonsuzluk da yok olmuş gibi hisseder.
Ama o gece anladım ki,
Sevgi önce yukarıdan aşağıya iner. Kul Rabbini sevmeden önce, Rab kulunu sever. Ve Rabbi kullunu sevince, kulu da dünyayı sever.
Bu yüzden ilk defa dünyayı bu denli kucaklıyorum. Rabbim bile bana bir lütuf gösterdiyse, bu hayat yaşamak için hâlâ değerli, hâlâ anlamlı, hâlâ özel. Belki istediklerimi hiçbir zaman bulamayacağım, belki hiçbir zaman doğru kişide hayat bulamayacağım, belki hatalar içinde kaybolacağım, belki bu zamanın sığlığı içinde çürüyüp gideceğim; ama artık mühim değildir hiçbiri. Zira hayat, tek bir gözyaşıyla bile olsa baştan aşağı dönebiliyor. Dünya değişmeyecek belki. İnsanlar yine yanılacak, yine yaralayacak, yine yargılayacak. Ama ben her şeye rağmen kalmayı seçeceğim. Yaşamayı seçeceğim. Sevmeyi, yine de sevmeyi öğreneceğim.
Hey Raf, kitap 72 değil 320 sayfa! Neyse... Kitabın son sayfasını çevirip kapağını kapattığımda zihnimde pek bir şey kalmadı. Sanki böyle bayat bir yemeği sırf nimet diye zorla yersiniz de midenize oturur ya, öyle bir tat var zihnimde. Açık konuşmak…devamıHey Raf, kitap 72 değil 320 sayfa! Neyse...
Kitabın son sayfasını çevirip kapağını kapattığımda zihnimde pek bir şey kalmadı. Sanki böyle bayat bir yemeği sırf nimet diye zorla yersiniz de midenize oturur ya, öyle bir tat var zihnimde. Açık konuşmak da gerekirse, bu kitabı edebi veya fikri bir haz alarak okumadım; bilakis, çoğu satırında yazarla kavga ettim, birçok sayfasında "Yok artık!" dedim. Ama garip bir şekilde, bu olumsuz düşüncelerime, katılmadığım üslubuna rağmen bu kitabı birkez daha okuyacağım. Neden mi? Öncelikle olumsuz kısmını söylemek gerekirse bir zihniyetin, "hakikati savunuyorum" sanrısıyla hakikatten nasıl koptuğunu, kendi kalesini korumak isterken pencerelerini nasıl tuğlayla ördüğünü ve içeride kalan havasızlıktan nasıl zehirlendiğini görmek için ibretlik bir kitap bu. Bazen "nasıl düşünmeliyiz"i değil, "nasıl düşünmemeliyiz"i anlamak için de okur insan. Olumlu kısmına ise yazımın sonunda değineceğim. Gelelim kitaptan altını çizdiğim, daha doğrusu üzerini çizmek istediğim kısımlara... Çok var lakin bu 3 konuyu ele almak istedim. Önce okuyun, sonra neden bu kadar tepkili olduğumu anlatacağım.
1)- Alıntı
"Geçenlerde meşhur radikal İslâmcı bir yazarın internet sitesinde yayımladığı okuma listesine baktım. Gençlerin okumasını istediği yüz kitap arasında neredeyse Müslüman bir ismine rastlayamadım. Zaten "dindar" görünümlü entellerden bugüne dek gençlere önce İslâm akidesini, ilmihali, sireti, sünneti, irfanı okumayı tavsiye edene hiç rastlamadım. Öyle bir devre geldik, hem de o kadar hızla geldik ki gerçek dindarları en çok "dindar" görünümlüler kınıyor, zemmediyor, aşağılıyor. Bugün kadın-erkek mahremiyetine dikkat edenleri en çok kınayanlar bunlar... Türlü saçmalık ve hezeyanları kutsamakla gün geçiriyorlar. Dinin gücüne değil, gücün dinine tâlipler. Şimdiki moda da bu... Eskiden Batıcılara yamananların yerini bu şaşkınlar aldı. Bunlar sabahtan akşama kâfir Batılı yazarlardan, teorilerden, filozoflardan bahsederler ama bir kere Rasûlullah'tan, ashâbdan, imamlardan, ehl-i beytten ve âriflerden bahsetmezler. Zikirleri Heidegger, Kant, Tarkovski... Yani kendi düşünceleri, buluşları, hayallerini bile küfürden kurtaramamış bahtsızlar... Hatta bu "dindar" görünümlüler bir âyet veya hadîs, büyüklerin sözünü duydukları zaman utanmadan "ha, evet aynen falanca Batılı filozofun söylediği gibi" diyorlar. Referans yine Batı... Bunlara "İmâm Gazzâlî ile ne işim olabilir ki" gibilerinden dudak büküp kaş çatıyorlar. İbn Haldûn, hatta Yunus'u bile sormayın, çok alınıyorlar."
Bu satırları okurken düşündüğüm ilk şey "kompleks" oldu. Yazar, "dindar enteller" diye bir güruh yaratmış ve bütün hıncını onlardan çıkarıyor. Halbuki İslam düşünce geleneği, yazarın iddia ettiği gibi "kapıları kapatmak" üzerine kurulu değildir. Endülüs'ün o büyük filozofu İbn Rüşd, "Hakikat, hakikatle çelişmez" der mesela. Yani bir bilgi Aristo'dan da gelse, Platon'dan da gelse, eğer doğruysa bizimdir. İbn Rüşd, Yunan felsefesini okudu diye imanı zedelenmedi; aksine, dinin ışığıyla aklı harmanladı ve Batı'ya "akletmeyi" öğretti. Yazarın "Zikirleri Heidegger olmuş" diyerek küçümsediği o gençler, belki de çağın hastalığı olan nihilizmi anlamak için Heidegger okumak zorundalar. Düşmanı tanımadan, hastalığı teşhis etmeden reçete yazabilir misiniz? Yazar istiyor ki gençler sadece ilmihal okusun, Kur'an okusun, kafalarını kuma gömsün ve modern dünyanın sorularından kaçsın. Oysa Aliya İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam kitabını yazdığında Kant’ı da biliyordu, Hegel’i de... Ve tam da bu sayede Batı’nın yüzüne kendi çelişkilerini anlattı. Ne yani, Aliya "dindar görünümlü entel" miydi şimdi? Yoksa bu çağın okuyan bir düşünürü müydü? Bence bu sığ yaklaşım, gençleri İslam'dan soğutmaktan başka bir işe yaramaz. Çünkü yasaklayan zihinlerin geldiği nokta er ya da geç bellidir..
2)- Altını
"Batılı insanın hayatındaki birkaç heyecan verici unsurdan birisi sinemadır. Sinema sandığımız gibi sadece bir eğlence aracı değildir. Aslında Batılıların hisse aldıkları kıssalar, menkıbeler anlatan bir meddahtır. İnsanlara duygu kadar bilgi de aktarır. Sinema salonları bir nevi mabedlerdir. Yaklaşık iki saat boyunca hayatı usanç ve yalnızlık ile geçen insanları bu rezil hayattan başka bir âleme götürürler. Bugün "filmlerdeki gibi" sözü bir övgüdür. Bize kurgunun gerçeklikten üstün olduğunu söylüyor. Filmlerdeki aşk, cinayet, soygun hikâyeleri "wow!" dedirtir insana. Evet, Batı toplumu gibi katı kurallar, çıkarcı ilişkiler, yüzeysel tanışıklıklarla hissizleşmiş bir topluma böyle hikâyeler gerekir. Bu tür dizilerin başarısının temeli budur. İnsanlara duygu, heyecan, özgürlük, kısıtsızlık hissi verirler de ondan... Sinema aynı zamanda bir terbiye aracıdır. İnsanlara belirli davranış kalıpları benimsetir. Bir Amerikalı, bir kadına evlilik teklif edeceğinde filmlerdeki gibi yere diz çöker. Oyuncularına "idol" denir. "Put" demektir. İlginçtir, konusunu anlatacağı zaman bir film repliğini tekrarlar. Sinema oyuncularının meşhur olması, servet kazanması, ödüller alması aslında kendileri değil, başkası oldukları içindir. Dikkat ederseniz müzik ve sinemada cinsellik ve şiddet el ele gidiyor. Neden acaba? Çünkü bunlar "hayatın rezillikleri" olarak değil, neredeyse "hayatın güzellikleri" olarak sunuluyor. Anlaşılan iki asırdır kuyruğuna takıldığımız "muasır medeniyetin" başı da sonu da aynı: vahşet.
Burada bir "Waaaaowww" dedim ama neyse, alıntı daha bitmedi.
Tarantino'nun Ucuz Roman (Pulp Fiction) ilk vizyona girdiğinde ABD'de Washington'da okuyordum. Sinemaya gittim. Filmin bir sahnesinde oyuncu arabada yanındaki adamın kafasına sıktı, adamın beynini patlattı. Bu dehşet verici görüntü karşısında ben dondum kaldım. Ama bütün salon kahkaha atıyordu. Beyazı, zencisi ile... Gözlerime inanamadım. Filmdeki şiddet, uyuşturucu ve vahşet bu şekilde devam edince yarısında sinemadan çıktım. Orada gittiğim başka bir filmde de iki genç metro istasyonunda demir parmaklıklı pencere arkasında oturan güvenlik görevlisinin üzerine benzin döküp ateşe veriyordu. Adamın canlı canlı yandığını gösteren sahnede izleyiciler yine kahkahalarla güldüler. O zaman anladım ki vahşet bu insanlar için eğlenceli bir şey. Bütün o barışçıl, hukuki söylemlerine rağmen dünyanın her tarafına yağdırdıkları şiddetin sinemadaki yansıması bu..."
Burada yazarın sosyolojik tahlil yeteneğinin ne kadar vasat olduğunu görüyoruz. Tarantino’nun filmine gidip, oradaki absürt, karikatürize edilmiş şiddete gülen insanları görünce; "İşte Batı medeniyeti budur, bunlar barbardır, kan sevicidir" sonucuna varmak... Bu, entelektüel tembelliğin zirvesidir. Bir sinema salonundaki tepkiyi alıp koca bir medeniyetin röntgeni diye sunamazsınız. O kadar okudun, biliyorsun. Peki Mukaddime'de toplumlar incelenirken "bedevi" ve "hadari" (yerleşik) kavramları kullanılır ve olaylara soğukkanlılıkla, sebep-sonuç ilişkisi içinde bakılır. "Bunlar vahşi, biz süperiz" denmez; şartların insanı nasıl şekillendirdiğini anlatır Haldun. Peki bu neden görülmüyor, birkaç sayfada sürekli verilen İbn Haldun güzellemesi şimdi bu konuda neden verilmeyip senin kınamana kalıyor. Batı insanının sinemayı "mabed" edinmesi doğru bir tespit olabilir; modern insan kutsalı yitirince boşluğu sanatla, sinemayla doldurmaya çalışıyor olabilir ama buna "vahşet" deyip kestirip atmak bence tamamen bir saçmalık. Savaş abimiz sinemadan "iğrenerek" kaçıyor; halbuki sanat bir dildir. O dili bilmezseniz, dünyaya söz söyleyemezsiniz. Sadece kendi kitabınızda bağırıp çağırırsınız, sesiniz de karşı duvardan yankılanıp size geri döner.
3)- Alıntı
"Bugün gençlerde büyük bir ahlâk ve iman sorunu var diyoruz. Peki ya daha yaşlılarda? Bizler çok mu düzgünüz? Ana babaları böyle çarpılan gençler ne yapsın? Bugün sokakta kendini "dindar veya muhafazakar" olarak tanımlayanlardan her yaştan, okumuş-okumamış birilerini çevirip birkaç itikad sorusu sorsak önemli bir kısmının eksik, hatalı, hatta sakat inanca sahip olduğunu görürüz. Hele hadisler ve kader bahsini açtığımız anında yıkımı görürüz. Evet, "velimeden kokteyle düşüş" hikâyesini iyi düşünmek gerek... Bugün hilafetçi oportünistler, başörtülü feministler, sakallı kapitalistler, namazlı sekülerler, ilâhiyatçı oryantalistler, zikirli hedonistler türediyse bu, bir gecede olmadı. Dini güç, gücü din görme zilletimiz iki asırlık bir hikâye. İki asırdan bu yana "Gücümüz olmadığı için zelil olduk" diyenler güce saldırıp, her ne pahasına olursa olsun gücü elde etmeye yönelince İslâm'ı, imanı, ahlâkı kelimeler hâline düşürdüler."
Kitabın finalinde Savaş abimiz eline bir etiket makinesi almış ve sağa sola yapıştırıyor: "Başörtülü feminist", "Sakallı kapitalistler", "Namazlı sekülerler" ve dahası... Bu tanımlamalar kulağa hoş gelebilir, "Vay be, ne laf etti" dedirtebilir ama bence altı boş. Yazar, "Velimeden kokteyle düşüş" diyerek insanların sınıf atlama çabasını, zenginleşmesini "dinden kopuş" olarak anlatıyor. Tamam, güç zehirleyicidir. Ama bu zehri analiz ederken kullandığı dil de en az o güç kadar zehirleyici değil midir? İnsanları kategorize etmek, onları "hilafetçi oportünist" diye yaftalamak, bir Müslüman aydının dili olmamalı. İslam, insanı kazanmak üzerinedir ancak Barış abimizin tek derdi insanları "saf dışı" bırakmak gibi. "Sen bu musun, bitti", "Ya sen, doğulu mu yoksa şer yuvası Batılı mısın? Bitti."
Sonuç olarak, kitabı rafa kaldırırken düşündüğüm şey hayal kırıklığıydı. Bunun sebebi ise kitabın çok satması ve 8. Baskıya gitmesi. Savaş abimiz modern zamanların hastalıklarına teşhis koymaya çalışmış ama elindeki neşter bence oldukça paslı. Hastayı tedavi etmek yerine, hastaya "neden hastasın" diye kızan, onu azarlayan ve odadan kovan huysuz bir doktor gibi davranıyor. Yine de yazımın başında dediğim gibi, bu kitabı bir kenara fırlatıp atmayacağım, hatta tekrar okuyacağım. Zira olumlu tarafından bakmak gerekirse bunca eleştirime rağmen, yiğidi öldürüp hakkını yememek lazım; bazı yerlerde parmak bastığı yaralar gerçek, tespitleri haklı. Bu yüzden ikinci bir okumayı hak ediyor.
This is a masterpiece! "Evlilik: Kendisinin kim olduğunu veya karşısındakinin kim olabileceğini henüz bilmeyen iki insanın, tam olarak kestiremedikleri ve üstüne kafa yormaktan da itinayla kaçındıkları bir geleceğe kendilerini bağlayarak, büyük bir umutla cömertlikle ve müthiş bir içtenlikle oynadığı bir…devamıThis is a masterpiece!
"Evlilik: Kendisinin kim olduğunu veya karşısındakinin kim olabileceğini henüz bilmeyen iki insanın, tam olarak kestiremedikleri ve üstüne kafa yormaktan da itinayla kaçındıkları bir geleceğe kendilerini bağlayarak, büyük bir umutla cömertlikle ve müthiş bir içtenlikle oynadığı bir kumardır."
Alain de Botton, daha kapıdan girer girmez o kutsal saydığımız romantik alanı, bu sarsıcı cümleyle paramparça ediyor. Ama yanlış anlaşılmasın; amacı aşkı, sadakati ya da evliliği yerle bir etmek değil. Aksine, onları o bulutların üzerinden indirip hayatın o sert, o pürüzlü zeminine geri çağırmak. Çünkü herkesin bilmesi gereken bir şey var, aşk dediğimiz şey acıdır, başka bir şey değil.
Aslında yazarın yaptığı şey, basit bir aşk hikâyesi anlatmak değil; bir ilişkinin içinde gizlenmiş olan o sessiz beklentileri, çocukluktan kalan tortuları, o bastırdığımız korkuları ve yanlış varsayımları okuyucuya görünür kılmak. Hikayemizin kahramanları Rabih ve Kirsten... O kadar sıradanlar ki... Ve kitabı bu denli sarsıcı yapan da bence tam olarak bu sıradanlık. Çünkü burada "istisnai, dillere destan" bir aşk masalı okumuyoruz; filmlere ve nice kitaplara konu olan o romantizm sıradanlığı bize eşlik etmiyor. Aksine, ortalama insanların ortalama ilişkisine şahitlik ediyoruz. Ve işin en güzel tarafı da, öğretici tarafın bu olması. Çünkü çoğumuzun yaşadığı, debelendiği, bazen boğulduğu yer tam olarak burası. O sıradanlık..
"Bize hâlâ normal gelebilen insanlar henüz pek tanımadıklarımızdır."
Bu cümleyi okurken uzun uzun düşündüm. Kendi geçmişime, geleceğime ve insanlara bakışıma... Henüz tanımadığımız insanları "ne kadar uyumlu", "ne kadar normal" sanıyoruz, değil mi? Oysa yakınlık arttıkça o büyü bozulur, çatışmalar başlar. Çünkü yakınlaşmak, insanın o en savunmasız, en karanlık alanına girmek demektir. Kitap ise bunu bir felaket gibi değil de, daha çok yakınlığın ödenmesi gereken doğal bir bedeli olarak sunuyor. Yani mesele sorun çıkması değil; o sorun çıktığında, o büyü bozulduğunda bizim ne yaptığımız. Asıl can alıcı cümleye geleyim mi? Buyurun:
"Doğru insan diye bir şey yoktur, biraz yakından bakınca herkes biraz sorunludur." (Sayfa 227)
Bunca zaman inandığımız, filmlerle, şarkılarla ve bize dayatılan o "Doğru Kişi" miti... Aslında genel geçer romantizmi bir kenara bırakırsak, acı bir gerçek var: Doğru insan diye biri yok, hiç de olamaz. Bizler, yalnızlığımızın o soğuk ayazından kaçmak için, karşımıza çıkan "herhangi" birine, zihnimizde yarattığımız o mükemmel kostümü giydiriyoruz. Aradığımız şefkati, anlayışı, o "beni kurtaracak" kahramanı, karşımızdaki etten kemikten insana zorla monte etmeye çalışıyoruz.
Aslında sevdiğimiz şey o kişinin kendisi değil; o kişinin üzerine yansıttığımız kendi beklentilerimiz. Bir heykeltıraş gibi, karşımızdaki insanı yontmaya, ona sahip olmadığı anlamlar yüklemeye çalışıyoruz. Ta ki gerçekler yüzümüze çarpana kadar... İşte o zaman, o "doğru insan"ın aslında sadece bizim yaralı zihnimizin bir kurgusu olduğunu anlıyoruz. Ve geriye tek bir yol kalıyor: Beklentilerimizi o insana yedirmek, sindirmek ve günün sonunda onu, bütün o "yanlışlarıyla" olduğu gibi kabul edebilecek o olgunluk noktasına erişmek. Bu bir pes ediş değil aslında, bu, aşkın en gerçek hali. Zaten aşk biraz da bu demek değil midir? Her şeye rağmen sizi olduğu gibi kabul edebilecek birisine sahip olmak. Evet, evet... Peri masalı, asla sahip olamayacağımız bir duygu, biliyorum. Ama işin can alıcı noktası da bu, asla bilemezsin...
Kitabın bir yerinde şöyle diyor:
"Aşkın ilk dönemlerinde, insanın içine biraz olsun su serpen şeylerden biri, münasebetsizlik sayıldığından saklanması gereken bir sürü şeyi en sonunda alenen yapabiliyor olmaktır... Çocuksu, yaratıcı, yabani, ümit dolu, sinik, kırılgan ve çok yönlü olabiliriz. Sevgilimiz de bunların hepsini anlayıp bizi böyle kabul edebilir."
İlk kez biriyleyken o maskeleri indirdiğimiz, yargılanmaktan korkmadığımız o kısa ve büyülü an... Lakin bu hal kalıcı değildir. Hayatın gürültüsü, sorumluluklar, o "ciddi yetişkin" rolleri er ya da geç geri döner. Ve ilişkiler tam da burada çatırdar. Çünkü biz, o baştaki sınırsız açıklığın sonsuza dek süreceğini sanırız. Tıpkı bir çocuk gibi.
"Layıkıyla sevilmek, olduğun gibi kabul edilmek demektir." (Sayfa 104)
İlk bakışta ne kadar sıcak geliyor kulağa, değil mi? Ama tecrübeyle sabittir ki, bu cümle biraz eksik. "Olduğun gibi kabul edilmek", bazen yerinde saymak demektir bana göre. Oysa insan değişir, dönüşür. Sağlıklı bir ilişki, sadece "seni böyle kabul ettim" demek değil; senin dönüşmene, o potansiyelini gerçekleştirmene alan açmak, hatta bazen seni buna zorlamak demektir. Kuru kuruya kabul hiçbir zaman yetmez.
İşin özü bu kitap, aşkı ne göklere çıkarıp ulaşılmaz kılması, ne de yerin dibine sokup değersizleştirmesini anlatır. Daha doğru bir ifadeyle, aşkın getirilip hayatımızın o gri, o sıradan ama gerçekçi merkezine koyulması gerektiğini anlatır. Çünkü Botton'a göre aşk bir heves, bir çarpılma hali değil; düpedüz bir beceridir. Sabır isteyen, kendi çocukluk yaralarınla yüzleşmeni gerektiren, hayal kırıklığıyla baş başa kalabilme gücü isteyen zorlu bir beceri... Kendi beklentilerini törpüleyip, karşındakini bir "kurtarıcı" değil, senin gibi kusurlu bir yol arkadaşı olarak görebilme becerisi...
Kişisel yorumuma gelecek olursam; Kitabın son sayfasını çevirip kapağını kapattığımda odanın içi bana ilk kez boş gelmedi. Garip bir şekilde doluydu. Sessizlik vardı ama bu sessizlik insanın üstüne çöken türden değildi. Daha çok, yağmurdan sonra camı açınca gelen o serin hava ya da taze toprak kokusu gibi... Eskiden böyle anlarda içimde bir eksiklik belirirdi. “Demek yine olmadı” duygusu. Aslında, bu sefer olmadı. Bu sefer içimde bir şey yerine oturdu.
Şunu fark ettim ki, ben sevgiyi hep yanlış bir yere koymuşum. Onu bir tür kurtuluş gibi beklemişim. Yazılarımı bir kez daha okudum ve hep hayatla baş edemediğim yerlerde biri gelsin, beni toparlasın, eksiklerimi kapatsın, yükümü hafifletsin istemişim. Sanki sevgi, insanın omzuna bırakabileceği bir bavulmuş gibi. Ama bu kitapla beraber anlıyorum ki, sanırım kimsenin gücü buna yetmez.
“Sevilmek” fikri de eskisi kadar parlak gelmiyor artık. Olduğum gibi sevilmek… Kulağa çok güzel geliyor ama biraz da gerçek dışı. Çünkü ben bile kendimi her hâlimle taşıyamazken, bunu bir başkasından beklemek haksızlık gibi. İnsan bazen kendi karanlığına bile zor katlanıyor. O yüzden birinin gelip o karanlıkta sonsuza kadar kalmasını istemek, farkında olmadan çok ağır bir beklentiye dönüşüyor. Kim ne kadar veriyor, kim ne kadar tutuyor, kim ne zaman yoruluyor… Bunlar yüksek sesle konuşulmuyor ama her ilişkide hissediliyor. Bir noktada biri biraz daha fazla eğiliyor, diğeri biraz daha fazla yaslanıyor. O an fark edilmiyor belki ama denge bozulmaya başlıyor. Ve insanlar genelde bu bozulmayı “sevgisizlik” diye adlandırıyor. Oysa çoğu zaman mesele bu değil. İnsanlar sevmeyi bırakmıyor; taşımayı bırakıyor. Gücü yetmiyor. Yorgunluk birikiyor, nefes daralıyor. Birinin “artık yapamıyorum” demesi, çoğu zaman sevgisizliğin değil, tükenmişliğin sonucu oluyor.
Kitap bitti, bu yazıyı yazarken saat 05.46. 2 saate üniversitenin o katlanılmaz kalabalığına karışmam, görmek istemediğim insanların yüzlerine biraz daha katlanmam gerek. Umutlu değilim ama umutsuz da değilim. Daha çok ayık hissediyordum şuan. Aşkın beni tamamlayacağına, beni bir yere taşıyacağına dair o eski beklenti biraz geri çekildi. Yerine daha sade bir düşünce olarak insan ilişkilerinin mucize olmadığını düşünmeye başladım. Aslında ilişkiler geçici denge hâllerinden ibaretmiş. Belki yanılıyorum, içimdeki bir parça, bana hâlâ yanıldığımı ve bir önceki yazımda sözünü ettiğim "mabet"in gerçek olduğunu söylüyor. Bilmiyorum, kafam bir hayli karışık. Aşkı bulamamış bir insan ne hakla bunları düşünür ki zaten?
Kitaba karşı tek diyebileceğim şey; Sanırım ben hâlâ sevmek istiyorum. Hâlâ birine yaklaşmak, biriyle bir ritim yakalamak istiyorum. Ama artık bunu sonsuzlukla karıştırmıyorum. Eğer bir gün biriyle yollarım kesişirse, bu “kader” olduğu için değil. Sadece o an, ikimizin bu şeye gücü yettiği için olacak. Elbette hisleri bir kenara atmak olmaz, zira insanı insan yapan en temel içgüdüsel şey bence budur. Tek bir bakış, tek bir söz, tek bir an, bence bunlar gerçek.
Zaten insan dediğimiz şey, büyük ölçüde bu beceriksiz duygulardan ibaret değil midir? Bir bakışın içimize sızması, tek bir cümlenin günlerce içimizde dolaşması… Bunlar kurgu değil. Bunlar, hayatın bize attığı küçük ama etkili anlamlar. Ve evet, can yakıyorlar.
Aşka toz pembe mi bakmalı yoksa kaybı baştan mı hesaba katmalı bilmiyorum. Tek bildiğim aşka yine de elini uzatmalı. Çünkü hâlâ inanıyorum o küçük anlara. Uzun hikâyelerden çok, kısa ve sarsıcı anlara. Bir bakışta durup kalan sessizliğe, yarım bırakılmış bir cümleye, söylenmeyen bir şeye. Çünkü insanı en çok, tamamlanmamış olanlar değiştiriyor. Eğer bir gün biriyle aynı ritmi yakalarsam, büyük ihtimalle korkacağım. Çünkü ben artık aşkın sadece başlangıçlardan ibaret olmadığını biliyorum. Her romanın bir sonu olduğunu bilerek okumak gibi. Son sayfada ne yazacağını bilmeden ama kapanacağını bilerek başlamak gibi. Bence aşkın acısını en baştan kabul ederek gelmek gerek. Bittiğinde “neden bitti” diye haykırmamak gerek. Çünkü bazı şeyler biter. Bu onların değersiz olduğu anlamına gelmez. Acıysa, acı olduğu gibi kabul edilmeli.
Aşk, garip bir şey. Bazen hiçbir sebebi yok. Ve bence en saf hali de bu. Birine “beni neden seviyorsun?” diye sorulduğunda, durup “bilmiyorum” demesi gibi. Cümle uydurmaması. Mantıklı gerekçelere sığınmaması. Sebepsiz sevmek, insanın kendini kandırmaması demek. Ama sebepli sevgiler de var. Ve onlar da değersiz değil. Bir insanın gözlerinin içine bakıp, orada bir uçurum görmek… Ve o uçurumdan korkmak yerine, “işte bu yüzden” diyebilmek. Bu kötü değil. Bu da sevginin başka bir dili. Çünkü sevgi tek bir biçime sığmaz. Tek bir tanıma razı olmaz. Tarif edilemeyecek kadar geniş olduğu için yücedir aşk...