"Dünyadaki ruhlar kadar Allah'a giden yol vardır..." Bu filme ihtiyacım varmış, açtığımda henüz bilmesem bile. İnançsızlığı iyi bilirim; yalnızlığı, kaybolmayı... Dünyanın kötü tarafını iyi bilirim; yanlışın götürdüğü yolu, lezzeti... Kaybetmeyi de iyi bilirim; en tepedeyken her şeyini yitirmeyi; kimsesiz, hiçbir…devamı"Dünyadaki ruhlar kadar Allah'a giden yol vardır..."
Bu filme ihtiyacım varmış, açtığımda henüz bilmesem bile. İnançsızlığı iyi bilirim; yalnızlığı, kaybolmayı... Dünyanın kötü tarafını iyi bilirim; yanlışın götürdüğü yolu, lezzeti... Kaybetmeyi de iyi bilirim; en tepedeyken her şeyini yitirmeyi; kimsesiz, hiçbir şeysiz kalmayı... Kısacası dünyayı bilirim, tıpkı bildiğini sanan diğer garipler gibi.
Yolda olmak gariptir, çok garip. Hâlâ yürüyor, nefes alıyor, kimi zaman kaderin çizdiği yolda irademizin bir izi varmış gibi davranıyoruz. Benim yolum, yürüyüşüm ise biraz daha farklıydı. En azından benim için. Tasavvuf okumaya geçen sene başladım, neye başladığımı bile bilmeden. "Neye başladığımı bilmeden" diyorum zira okuduğum kitapta ne okuduğumu dahi bilmiyordum gerçekten. İlk kıvılcım, hatta en önemli kıvılcım onunla başladı. O kitapla, birkaç cümleyle, ve bir paragrafla...
Michael Sugich - Ve Allah Kalpleri Döndürür
"İmanım olmasaydı, asla özgür olamazdım."
"Düşmanla mülaki olduk; meğer o bizmişiz."
"Çünkü kalp, Allah dışındaki herşeyden azat olduğunda özgürdür."
"Her nerede olursan ol, Allah seni bulur."
"Ben sabırsız bir gençken Şeyh Seyyid Ömer Abdullah Mwinyi Baraka, Şeyh Habib Ömer bin Sumayt'ın sözünü sık tekrar ederdi, "Ne kadar geç, o kadar iyi." Allah ikisinden de razı olsun. Bununla kastettikleri şey, yolcunun, manevi lütuflara, onlarla ne yapacağını bilmeden, vaktinden evvel nail olmak yerine, bunlara hayatın ilerleyen zamanlarında, olgunluğa erişip belli bir derecede irfan ve muvazene sahibi olduğunda mazhar olmasının hakkında çok daha hayırlı olduğuydu. Zamanımızın büyük ârifleri de yavaşça ve kademe kademe aşılacak bir yolda olmayı tavsiye ederler."
Kademe kademe aşılacak bir yol, hayatım gibi adeta. Basit cümleler gibi gelse de ilk başta, "Bir damla bin derya olur" derler eskiler, nasıl olduğunu anladım. Anlamsızlığımın, inançsızlığımın bir çıkışı sandım okumayı lakin yanılmışım. İnsan yaşadıkça eksiliyor, okudukça kibrit misali yanıyormuş. Benim yürüyüşüm demiştim, daha doğru bir ifadeyle de çelişkilerim... Onları anlamadan, yaşayamadan, Bab'Aziz'i anlayamaz, kim olduğumu kavrayamazdım.
Önce olduğum kişiden kurtulmaya çalıştım her sabah inatla. Çünkü yatağa geçtiğimde biliyordum ki o gün yine yapamadım. Sonra sözlerimi değiştirmeye başladım her cümlede. Çünkü olmamam gereken kişiye ait olduğumu kavradım. Zamanı akıttım sonsuz bir nimetmiş gibi, uyanmadan uyuduğumu göremedim... İnsanım işte, insan.
Ama insan olduğumu da ne zaman anladı nefsim, mesele burası:
Bir sabah; asıl uykunun geceleri uyuduğum saatler değil, yıllarca gözlerimin açık dolaşıp da kalbimin uyuduğu vakitler olduğunu gördüğümde... Ve o zaman da meselenin dünyayı terk etmek değil, gönlümün dünyayı terk etmesi olduğunun idrakine vardım.
Ne kadar başarılı oldum peki? Elbette hiç.
Zaten "Başardım," diyen de hiçbir şey başarmış değildir diye söylerler.
Yolda olmak demiştik, yürümek... Ne tuhaf... Bir ömür hakikati aradığımı sandım. Oysa aradığım, çoğu zaman kendimden başka bir şey olmadı. Kendimi merkeze koyduğum her adımda O'ndan uzaklaştığımı ise yıllar sonra fark ettim. Tıpkı filmde geçen şu cümle gibi:
"Sadece âşık olmayanlar kendi yansımalarını görürler..."
Tıpkı her gün bakılan o aynada, eğilip de izlediğim o su kenarında olduğu gibi...
Meğer kalbin de bir hicreti varmış. Ayakların yürüdüğü yollar değilmiş insanı Allah'a yaklaştıran. Bazen bir kibirden vazgeçmek, bin adım yürümekten daha yakınmış. Bazen de bir gönlü incitmemek, geceler boyu edilen ibadetlerden daha ağır gelirmiş mizana.
"İnancı olan kişi asla kaybolmaz küçük meleğim, barış içinde olan yolunu kaybetmez."
Bab'Aziz gibi, her insanın bir kırılma noktası vardır. Bir şeyleri sildiği, bir şeyleri bıraktığı, bir şeyleri de ne yaparsa yapsın bırakamadığı... Bazı alışkanlıklardır bizi biz yapan, bizi insan yapan. Her insanın, daha doğrusu inanan her insanın Rabbiyle arası farklıdır. Kimisi hiçbir zaman O'nu hissedemez, kimisi varlığını her yerde gördüğünü iddia eder, kimisi de sorgulamaz, "Var," deyip geçer. İlahi Tecelli kavramına inanan bir insan olmak, tasavvufun mihenk taşı gibi bir şeydir ve bu düşünceye birkaç sene öncesine kadar inanmayan bir insan olarak yolculuğumun kırılma noktasını yaşamıştım.
Zira 23 senelik hayatımda Rabbim bana sadece bir kez göründü. Sadece bir kez. Hayatımda O'nu sadece bir kez hissedebildim, bir kez görebildim. En ihtiyaç duyduğum zamanlarda değil, O'na isyana varacak noktaya gelip bağırdığımda değil, O'nu istediğim zamanlarda değil, gelmesini beklediğim yerlerde ise hiç değil... Gece vakti gittiğim; oturup dakikalarca yalvardığım, ağladığım, pişman olduğumu, hata yaptığımı söylediğim; ağlamaktan bitap kalıp da uzun uzun mescidin halısına baktığım; kimsenin o vakitte orada olmadığını bildiğim zaman gösterdi bana kendisini. Belki 50, belki 100 defa sorduğumu, şunu dediğimi hatırlıyorum Hacı Bayram'da:
"Unuttun mu beni, bıraktın mı beni? Bana kendini göstermen, ufacık bir lütuf göstermen bu kadar mı zor? Bu kadar mı kötüydüm nazarında ben, bu kadar mı hata ettim sana karşı? Bu kadar mı yalnız bırakılmaya layıktım ben, hiç mi sevemedin beni..."
Ardından duvara yaslandığımı hatırlıyorum yorgunluktan. Bir süre karanlığı izleyip durduğumu... Sonra hayatımın ilk mucizesine tanıklık ettim. Hayatımda ilk defa hissedebildim, ilk defa varlığının bu denli kanıtını görebildim.
Kafamı bir süre sonra yaslandığım duvardan sağa çevirdim. Kapının hemen yanında, içeri giren bir kedi... Ayakta, kuyruğu dimdik, gözleri ise bu zamana kadar hiçbir kedide göremediğim kadar keskin ve tehditkâr. Ben ona bakıyordum, o da bana. Gözlerini dahi kırpmıyordu ben gibi. Ama benim ona baktığım gibi değil; daha kötü, daha zalimce bakıyordu sanki olacakları bilirmiş gibi.
Belki 10, belki de 15 saniye sürdü orada durması. Sonra çıkıp gitti gecenin bir vakti. Ben ise kaldım orada, sanki taş kesti bütün vücudum. Belki bir saat kapıya baktığımı hatırlıyorum hareket dahi etmeden. Ne ağlıyordum ne de başka bir şey. Öylesine büyük bir boşluk doğmuştu ki içimde; okuyacağım hiçbir kitap, yaşayabileceğim hiçbir şey o boşluğu şu an bile tarif dahi ettiremezdi. Kendime geldiğimde ise sadece mescitten çıktım. Çıkarken mahcup bir "Özür dilerim," sözü ve o kadar.
O geceden sonra, daha doğrusu o deneyimden sonra bir saat de avluda oturdum hissizleşmişim gibi. Saat gece 2'ye doğru geliyordu. Uzun zaman o kediyi düşündüm çünkü okuduğum kitaplar bana şunu öğretti:
"Hakikat senin gördüğün şeyde değil, sana gösterilendedir."
Biz gözümüzün önündekini gördüğümüzü zannederiz. Oysa herkes kalbinin izin verdiği kadarını görebilir zira kalp kirlenince göz de kirleniyor. Göz kirlenince ise dünyan değişmiyor; sadece hakikat, nefsin gölgesinde adım adım biraz daha kayboluyor.
Belki de bu yüzden yıllarca Allah'ın sustuğunu sandım. Kendimi "Allah beni görmüyor ki" cümlesine inandırırdım. Ama konuşmayan O değildi, duymayan bendim. Bab'Aziz'in o teslimiyetini de görünce insanın nefsi ister istemez kendinden biraz da olsa utanıyor. En azından benimki utandı.
Zira nefis garip bir mahluk. Bundan bir hafta, belki bir ay, belki bir sene öncesi... Hepsinde bir kötülüğüm var muhakkak. Hepsinde bir "ben" var. Hepsinde bir "yapıyorum" var. Belki bugünümde de, yazıyı yazarken bile var. Bunun önüne geçmek, kazanamayacağın bir savaşa girmeyi kabul edip, daha az acı çekerek ölmeyi beklemek gibi adeta. Çünkü hayat denen bu şeyde insan olarak zühd anlayışına sahip olmak, hatta olabilmeye çalışmak bile bu denli zorken "Başardım," diyebilmek; diyebilen insanın samimiyetine güvenebilmek pek zor.
Aynaya gerçekten dikkatli bakarsak bir noktada, yaptığın secdeyi bile kendine secde ettirebiliyor o "ben". İbadetinle övünüyorsun, gözyaşınla övünüyorsun, sabrınla övünüyorsun. Sonra bir bakıyorsun ki Allah için çıktığını sandığın yolun her taşına kendi ismini kazımışsın.
Benim hikayemdeki en büyük putum, seneler önce böyle başladı işte. Taştan değil, kendime yarattığım bir "ben" ile. Kırılması en zor put, İbrahim'in baltasının ulaşamadığı putmuş derler; en azından ben diyorum, benim sözüm. Göğsünün tam ortasında duran, adına "ben" dediğin o put; insanın göremediği, belki de görmek istemediği ama onu da kırmaya kuvvetini yetiremediği bir put. Çünkü baltayı tutan da o.
İnsan bazen ömrünü günahlarıyla değil, iyilikleriyle de kaybediyor. Kendini iyi zannetmenin karanlığı, kötülüğünü bilmenin karanlığından daha koyu olabiliyor bazen. Günahkâr tövbe eder; ama kendini salih sanan neden tövbe etsin? Rabbim bana bu konuda bir iyilik bahşetmiş olacak ki kibrimin yanına "Her şeyde hatalıyım, kusurluyum, iyi bir insan değilim," diyen bir nefis de vermiş.
Ben bir arif değilim ama arifler ilim arttıkça susmuş zira bildiklerinin çoğalmadığını görmüşler. Aksine, bilmediklerinin büyüdüğünü görmüşler. Ben ise eskiden bunu anlamazdım. Bir kitap bitirdiğimde kendimi daha dolu sanırdım. Şimdi her kitap bittiğinde biraz daha eksik hissediyorum. Sanki Rabbim her satırda elimden bir şeyi alıyor. Kanaatlerimi alıyor. Kibrimi alıyor. Kendime kurduğum o sahte mabedi parça parça söküyor. İnsan bundan da korkuyor. Çünkü nefsin en sevmediği şey hakikattir. Hakikat ise seni senden alıyor.
Bab'Aziz bana kul olmayı hatırlattı...
''Nerede olduğunu bilmeden nasıl gideceksin?''
''Yürümek yeterli, sadece yürümek. Davet edilenler yolu bulacaktır.''
Ve filmde geçen en sevdiğim (Sebebi Homayoun Shajarian'ın söylemesi) alıntıyı da şöyle eklemek istiyorum:
''Bu dünyadaki insanlar, ateşin önünde duran üç kelebek gibidir. İlki ateşe yaklaşır ve 'Ben aşkı biliyorum,' der. İkincisi ateşe yavaşça dokunur ve 'Aşkın ateşi nasıl yaktığını bilirim,' der. Üçüncüsü ise kendisini ateşin ortasına atarak kül olur... Gerçek aşkı ise sadece o bilir...''
Bana bu iki sene içinde hiçbir zaman böylesine hissedemediğim dünyevi sevginin ne demek olduğunu ve bana kendini göstererek uhrevi sevginin de nasıl hissettirdiğini göstermiş olduğu için mutluyum. Umarım O'na layık bir kul olmayı başarabilirim; ve umarım, bir gün ben de prens gibi olabilirim...