" + Usta burası neresi? - Bilmiyorum. + Sen nereye gidiyorsun? - Bilmiyorum. Bu tren nereye gidiyor? + Bilmiyorum. - Sen kimle konuşuyorsun? + Bilmiyorum." Genel olarak şu hayattaki yolculugumun bir parodisi gibi 🤣🤣🤣
"Âdem onu bir daha göremeyecekti. O zaman içini büyük bir hüzün kapladı. Başını eğdi, gözyaşlarını meleklere göstermek istemiyordu. Havva bu hüznü sezdi. Onun başını kendi göğsüne çekti. Ve Âdem Aden bahçelerinin geniş otları, büyük erguvan çiçekleri, mor gülleri arasında kendisini…devamı"Âdem onu bir daha göremeyecekti. O zaman içini büyük bir hüzün kapladı. Başını eğdi, gözyaşlarını meleklere göstermek istemiyordu. Havva bu hüznü sezdi. Onun başını kendi göğsüne çekti. Ve Âdem Aden bahçelerinin geniş otları, büyük erguvan çiçekleri, mor gülleri arasında kendisini olduğundan büsbütün başka duydu. Havva’nın göğsünde her şey unutuluyordu. Bu yumuşak ve kokulu yastıkta her azap dinebilirdi. Her acı burada serinleyebilirdi."
Günümüz Türk edebiyatının en yetkin kalemlerinden biri belki de Barış Bıçakçı. Sırf kendimi mutsuz hissettiğimde yanımda olsun diye bir romanını cebimde taşıyorum. Okumuyorum. Bilerek, isteyerek... Çünkü bilirim, bazı kitaplar okunmak için değil, insanın elinin altında bir teselli gibi durmak içindir.…devamıGünümüz Türk edebiyatının en yetkin kalemlerinden biri belki de Barış Bıçakçı.
Sırf kendimi mutsuz hissettiğimde yanımda olsun diye bir romanını cebimde taşıyorum. Okumuyorum. Bilerek, isteyerek... Çünkü bilirim, bazı kitaplar okunmak için değil, insanın elinin altında bir teselli gibi durmak içindir. Filme uyarlaması da öyle kırılgan, sessiz, incelikli. Tıpkı onun cümleleri gibi: sanki kâğıda değil de bir insanın iç çekişine yazılmış.
Orta yaşlara doğru yol alıyorken ömrüm, yolda sığınacak bir liman gördüm.
Kırık, buruk bir hüzün kapladı tüm göğsümü ve ben, sonsuza dek huzurlu akşamların tatmin edilememiş asi çocuğu olarak, durup dururken şu repliğe vuruldum:
“BENDE GİZLİ SALAKLIK VAR.”
O kadar yalın, o kadar gerçek bir cümle ki… Hepimizin içinde saklanan o payı, o aptallığı, o saf iyimserliği ifşa ediyor. Kendi içimdeki sakarlığı, iyi niyetle karışmış o tuhaf hüzünleri hatırlatıyor bana.
Bir diğer vurgunluğum ise şu cümlede gizli:
“Okumak kimisine yazmayı öğretir, bana ise yazmamayı öğretti.”
Ne çok şey söyler bu söz. Bazen kelimelerin değil, sessizliğin taşıdığı anlam daha büyüktür. Yazmak yerine susmak, susarak anlatmak, belki de Barış Bıçakçı’nın asıl öğrettiği şeydir bize.
Ve ben, her satırında biraz daha eksilerek, biraz daha çoğalarak şunu hissediyorum:
Bazı yazarlar bize dünyayı anlatmaz, sadece var olmanın ağırlığını paylaşır.
Barış Bıçakçı da tam olarak bunu yapar sanki insanın içini açar, bir pencere bırakır, oradan içeri rüzgâr gibi hüzün dolar.
1950’li yıllarda çekilen filmleri çok severim; belki de bu aşırı bireysel düşkünlüğümün bir sonucu olarak, bu filme tapınırcasına bir hayranlık duyuyorum. Öyle ki, pek çok repliğini karmaşık notlarla defterlerime karalamaktan neredeyse ezberledim. Birebir hatırlamasam da temel olarak söyledikleri zihnimde yer…devamı1950’li yıllarda çekilen filmleri çok severim; belki de bu aşırı bireysel düşkünlüğümün bir sonucu olarak, bu filme tapınırcasına bir hayranlık duyuyorum. Öyle ki, pek çok repliğini karmaşık notlarla defterlerime karalamaktan neredeyse ezberledim. Birebir hatırlamasam da temel olarak söyledikleri zihnimde yer ediyor. Bu yüzden, tıpkı takıntılı olduğum romanlar gibi Ordet’i de kişisel arşivime dâhil etmeyi, ileride yeniden izlediğimde düşüncelerimin değişip değişmediğini görebilmek için incelemeyi kendime bir görev bildim.
Bu filmi dört temel mesele üzerinden ele almak mümkündür: din, mezhep, delilik ve benlik.
Yüzeyde basit bir aile dramı gibi görünen film, özünde çok daha derin bir sorgulama içerir. Ordet, dinsel dogmaları, ruhsal çözülmeyi ve yeniden doğuşu psikolojik bir zeminde ele alır. Ana karakterimiz Johannes, grandiyöz bir sanrıya benzer bir delüzyon içindedir. Bilimsel bakış açısıyla bu, psikotik bir bozukluk olarak tanımlanabilir; ancak Dreyer, filmin sonunda izleyiciye kuşkuya yer bırakacak şekilde “ya gerçekten öyleyse?” dedirtir.
Filmdeki her karakter, Freud’un yapısal kuramı içinde bir temsil değeri taşır:
Baba Morten, otoriteyi ve yasayı temsil eden süperegonun cisimleşmiş hâlidir.
Anders, uyum ve sağduyusuyla egonun düzenleyici işlevini somutlaştırır.
Inger ise merhamet, içsel şefkat ve yeniden doğuşu simgeleyen anima arketipinin bedenlenmiş şeklidir.
Bu karakterlerin çatışmaları, sadece aile içi gerilimleri değil, aynı zamanda insanın iç dünyasında ego, süperego ve id arasında süregelen savaşı da yansıtır.
Peki Dreyer, bu filmde inanç krizini, deliliği, mezhep tartışmalarını ve ikilikleri neden işleme gereği duymuştur? Bu sorunun yanıtı, filmin çekildiği dönemin tarihsel atmosferinde saklıdır.
II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa, büyük bir inanç krizinin içindedir. Tanrı’nın sessiz kaldığı bir kıtanın insanı, kendi varoluşunu ve anlam arayışını sorgulamaya başlamıştır. Dolayısıyla beyaz perde, edebiyat ve tiyatro, her zaman dönemin ruhunu taşır. Ordet de bu ruhun bir yansımasıdır.
Yüzeyde kırsal bir ailenin iç çatışmalarını konu alır; ancak özünde modern insanın Tanrı’yla, dinle ve kendi iç sesiyle yaşadığı gerilimin alegorisini kurar.
Bunun yanı sıra, filme bir nebze “baharat” katmak için imkânsız bir aşk da işlenmiştir: bir Katolik erkek, bir Protestan kıza âşık olur. Tıpkı Romeo ve Juliet gibi, zıt kutuplardaki iki inancın temsilcileridir. Katoliklerin katı kuralları bu ilişkiyi daha da sembolik hâle getirir. Bu aşk, görünüşte mezhepsel bir çatışma gibi sunulsa da, aslında psişik bir bütünleşmeyi simgeler.
Johannes’in kendini İsa sanması —ya da belki gerçekten İsa olması— görünüşte psikotik bir delüzyondur; ancak Dreyer sinemasının her zaman mistik bir gerçeklik içinde var olduğunu hatırlarsak, bu sahneler metafizik bir hakikate kapı aralar. Çünkü bizim gündüzleri okuduğumuz psikanalist Jung’a göre, bu İsa ile özdeşleşme, Self arketipinin ortaya çıkışıdır; yani insanın tanrısal olanla özdeşleşme arzusunun bilinç düzeyine sızmasıdır.
Bu nedenle Ordet, hem psikolojik hem metafizik düzlemde okunabilir.
Psikolojik düzlemde film, grandiyöz bir delüzyonun aile içinde nasıl anlam kazandığını ve nasıl dönüştüğünü inceler.
Metafizik düzlemde ise, insanın akıl ile iman arasındaki gerilimde kendini yeniden kurma çabasını yansıtır.
Aslında bu filmi anlatmaya devam etmek isterdim. Ancak yazarken fark ettim ki insan bazen düşündüklerini kelimelere dökmekten yoruluyor.
Yine de şunu söyleyebilirim:
Bu filmi Freud’un Totem ve Tabu ya da Bir Yanılsamanın Geleceği kitapları üzerinden okursanız, çok daha derin bir tat alacağınıza eminim.
Ama bu metinler olmadan da Ordet’i sevebilirsiniz. Çünkü film, kendi başına zaten olağanüstü bir ruhsal deneyimdir.
Nevrotik savunmalarıyla yaşayan tüm dostlara selam olsun 🕊
YARIM YAMALAK REPLIKLER ;)
"Ben dünyanın ışığıyım ama karanlık bunu anlayamadı.
Işığımın karanlığı aydınlatması için. "
"27 yaşında tedavi edilemez bir deli, birinin onun için üzülmesi gerekmez mi?"
"+ Artık mucizeler gerçekleşmiyor.
- İnancın olmadığını mi?
+ Hatta inanca inancın olmadığını...
- Ama daha önemli Baska şeylerin var.
+ Onlar Nedir?
- Bir kalp, iyilik. Sana diyorum inancın olmasına yetmiyor. Eğer kişi aynı zamanda iyi insan değilse. "
"İnsanlar ölü isaya inanır, yaşayana değil. 2000 yıl önceki mucizelerime inanıyorlar ama şimdi bana inanmıyorlar. Cennetteki babamiza kanıt olması ve mucizeler gerçekleştirmek üzere döndüm... Beni kendi adıma ölduren kilise...
Beni tekrar çarmıha gererseniz size yazıklar olsun!"
"Erken doğum.. Çok erken çıktı, bedeli çok pahalı (?). Kemiklerde çatlak, kalbinde delik var. Epilepsi neredeyse sağ gözümü kör ediyordu. Ensemde bir yen damgası var. Düşündüğünüz fiyatı söyleyin! Ruhumu satmak istiyorum...Ne geçmiş, ne gelecek, sadece şimdiki açlığım."
Bir Heykel Olmaktan Bıktım Bıktım artık bir heykel olmaktan Kimsenin göremeyeceği bir hiç olmak istiyorum Gövdeme bakan hayran hayran İnsanlardan da bezdim artık Hani açık ağızları, dilsiz gözleriyle Taştan ayaklarıma sürünenlerden. Ve adi düşünceleriyle aynalarda İliklerime değin beni üşütenlerden. Yüz…devamıBir Heykel Olmaktan Bıktım
Bıktım artık bir heykel olmaktan
Kimsenin göremeyeceği bir hiç olmak istiyorum
Gövdeme bakan hayran hayran
İnsanlardan da bezdim artık
Hani açık ağızları, dilsiz gözleriyle
Taştan ayaklarıma sürünenlerden.
Ve adi düşünceleriyle aynalarda
İliklerime değin beni üşütenlerden.
Yüz yıllardır dinledim
Zaman denen kanlı oku,
Öldüren, öldüren, salt öldüren.
İnsanların gizlerini, kuşların gizlerini,
Mevsimlerin gizlerini durmadan dinledim.
Gizler, gizler sonu gelmeyen gizler,
Tekrarlana tekrarlana içi boşalan gizler.
Bıktım artık bir heykel olmaktan
Taş yüreğim, tulu, perişan
Hiçbir küreğin kazmakla varamayacağı
Yerin altına girip yitmek istiyorum,
Toprakla birlikte şarkı söylemek istiyorum,
Toprak yemek istiyorum,
Toprak olmak istiyorum.
Maria Wine
İlk ve Son, yüzeyde bir aşk hikâyesi gibi görünse de, özünde insanın kendi varlığını tanıma çabasına, yani kimliğin psikolojik ve toplumsal inşasına dair bir anlatıdır. Özellikle kadın karakter, modern bireyin özgürlük yanılsamasını temsil eder: toplumsal normlara direnen, kutlama ve sembolleri…devamıİlk ve Son, yüzeyde bir aşk hikâyesi gibi görünse de, özünde insanın kendi varlığını tanıma çabasına, yani kimliğin psikolojik ve toplumsal inşasına dair bir anlatıdır. Özellikle kadın karakter, modern bireyin özgürlük yanılsamasını temsil eder: toplumsal normlara direnen, kutlama ve sembolleri anlamsız bulan, rutinlere tahammül edemeyen bir kişiliktir. Ancak bu “asi” duruş, derinlerde kendi iç çatışmasının, kabul edilmemiş yönlerinin bir maskesine dönüşür. Jung’un "persona" kavramı tam da bu noktada devreye girer.
Jung’a göre persona, bireyin toplum karşısında benliğini koruyabilmek için taktığı sosyal maskedir. Kişi, bu maske aracılığıyla kabul görür; ancak persona, fazla güçlendiğinde birey özbenliğinden uzaklaşır. İlk ve Son’un kadın karakteri, yüzeyde “maskesiz” görünür, kurallara başkaldırır, duygularını saklamaz, toplumun onayını umursamaz. Oysa bu görünüş, özbenliğe değil, tam tersine reddedişin personasına dayanır. Yani o, toplumun değerlerini yıkarken bile, o değerlere tepki üzerinden var olur. Bu da özgürlüğün değil, bağımlılığın bir başka biçimidir.
Bu karakterin içsel çatışmasının kökeninde, babasal otoriteyle kurulamamış ilişki yer alır. Jung’un analitik psikolojisinde baba imgesi, hem otoriteyi hem de bireyin dış dünyayla kurduğu yönelimleri temsil eder. Baba figürüyle yaşanan kırılma, kadında “kendini onaylama” ihtiyacını sürekli dışsal ilişkilerde arama eğilimine dönüşür. Bu da, dizide sıkça gördüğümüz duygusal gelgitlerin ve kendini sabote etme davranışlarının psikolojik temelini oluşturur. Kadın, kendi içindeki babasal yankıya başkaldırırken, aslında onun onayını aramaktan da vazgeçemez.
Gone Girl'deki kadın karakterin “O artık rol yapmayı bıraktı iç sesi, İlk ve Son'un kadın karakterinde farklı bir biçimde yankılanır: “Ben hiç rol yapmadım.”Fakat bu iddia, bilinçdışının en büyük savunma mekanizmasıdır. Çünkü aslında kişi, “rol yapmadığını” savunduğu her anda, kendi maskesini fark etmemeyi tercih eder. Burada Jung’un gölge arketipi belirir: bastırılan, reddedilen, “ben değilim” denilen yan. Kadın karakterin asi tutumu, onun gölgesinin sahneye çıkma biçimidir; o gölgenin adı, sevgisiz büyüyen bir çocukluğun yankısıdır.
Varoluşçu düşünürler özellikle Sartre ve Beauvoir bireyin kimliğini, başkalarının bakışıyla şekillenen bir alan olarak tanımlar. İlk ve Son’un kadın karakteri, hem bu bakışı reddeder hem de ondan kurtulamaz. Onun için sevgi, bir özgürleşme değil, tanınma arzusunun başka bir biçimidir. Bu nedenle aşk, özdeşlik kurduğu bir alana dönüşür: sevdiği adamda babasının gölgesini hem arar hem reddeder. Bu çelişki, modern kadının özgürlük mitiyle içsel köleliği arasındaki en trajik gerilimdir.
İlk ve Son, yalnızca bir ilişkinin bitişini değil, bir kimliğin kendi içinde çözülüşünü anlatır. Kadın karakterin özgür görünüşü, aslında bir savunma mimarisidir. Jung’un deyişiyle, kişi 'kendisi olma cesaretini' maskesizliğinde değil, 'maskesinin farkına varabilme yetisinde' bulur. Dizinin trajedisi de burada başlar: karakterler, maskelerini çıkarmakla özgürleşeceklerine inanırlar; oysa kim olduklarını artık o maskelerin ardında kaybetmişlerdir.
Kendime not: Arada bir popüler kültüre tepkisel yaklaşmayı bırakırsan çok tarafsız yaklaşamasan bile bazı seylerle özdeşim kurarak kendiliğini sen de arayabilirsin :)
Diziyi izlemek beni rahatsız etti evet ama şunu kabul etmek gerek ki hiçbirimizin sevgisi bu türden patolojilerden sıyrılmış, travmatik tepkilerden uzak "pirüpak" değil :)
"Nadiejdinsk 1895 İki yol dünyaya geldi bu sene Biri demiryolu öteki çıplak ayaklar için Türküsü o tanımadığımız kişilerin bir baca gölgesinde Nadiejdinski Zavod Fabrika topraktan çıkıyor çiçeklerle Bahar acılarımıza gülüyor işte Gökyüzü gözlerinin hemen yanıbaşında Ağustosun uzun akşamları nedense kimse…devamı"Nadiejdinsk 1895
İki yol dünyaya geldi bu sene
Biri demiryolu öteki çıplak ayaklar için
Türküsü o tanımadığımız kişilerin
bir baca gölgesinde
Nadiejdinski Zavod Fabrika
topraktan çıkıyor çiçeklerle
Bahar acılarımıza gülüyor işte
Gökyüzü gözlerinin hemen yanıbaşında
Ağustosun uzun akşamları nedense
kimse bilmez düşürür yıldızları
çok yavaş tatlı tatlı
rastlanan gözler gibi felâket günlerinde
En büyük olay ateştir orda
Bizim gibi açtır demir ocağı
Uykusuz gecelerin yok biteceği
Gölge bekler erkeği kadınıyla
Haftanın bu son günü senin de
dostum gözlerin kapanıverir
Sabah kendiliğinden çıkıp gelir
rengi uçmuş tören alayı ile
Yaz sona erdi işte sonbahar
kış ise sevmez çıplak ayakları
Hiç kimseden bir şey ne istedi ne aldı
yanımıza kadar gelen çocuklar
Ey dönen dünya ey atlıkarınca
Ama kasanın başındaki patronlar
bizi zehirleyen havayla yaşıyorlar
Kar yine kar yine kar"
Peyami Safa, Cumhuriyet’in hemen öncesinde kaleme aldığı Sözde Kızlar’da aslında yalnızca bir roman yazmaz; bir çağın ruhunu, toplumsal çözülmelerini, kültürel çatışmalarını ve kimlik sancılarını o muhteşem üslubu ve kelime hazinesiyle edebiyatın tüm imkanlarından faydalanarak çağının ötesine taşır. 1922’de tefrika edilmeye…devamıPeyami Safa, Cumhuriyet’in hemen öncesinde kaleme aldığı Sözde Kızlar’da aslında yalnızca bir roman yazmaz; bir çağın ruhunu, toplumsal çözülmelerini, kültürel çatışmalarını ve kimlik sancılarını o muhteşem üslubu ve kelime hazinesiyle edebiyatın tüm imkanlarından faydalanarak çağının ötesine taşır. 1922’de tefrika edilmeye başlanan, 1923’te kitaplaşan bu eser, bugün hâlâ okunuyorsa, bunun sebebi yalnızca Safa’nın kalemi değil, aynı zamanda anlattığı meselenin güncelliğini korumasıdır.
Romanın kalbinde yanlış batılılaşma ve beraberinde gelen yozlaşma vardır. Safa’nın gözünde İstanbul, Mütareke yıllarında kimliğini yitirmiş, dans salonlarında, tangonun ritminde kendini kaybetmiş bir şehirdir. “Sözde kızlar” diye adlandırdığı tipler, aslında yalnızca bireyler değil; bir zihniyetin, bir arayışın yanlış istikametlere sapmış tezahürleridir. Batı’yı yüzeyde taklit eden, derinliğini kavrayamayan bu tipler, yazarın gözünde modernleşme değil, çürüme simgesidir.
Oysa Safa, batıya kapılarını kapatan bir yazar değildir. Tam tersine, romanın başka karakterlerinde ahlakla, vatan sevgisiyle, kültürel değerlerle barışık bir modernleşme arayışı sezilir. Nadir ve Fahri gibi isimler, yozlaşmış tiplerin tam karşısında, “doğu–batı sentezi”nin mümkün olduğunu gösterir. Bu karşıtlık, romanın bütün dokusuna sinmiştir.
Eserin diline ve üslubuna baktığımızda, psikolojik tahliller ön plandadır. Safa, kahramanlarının ruh hâllerini incelerken, aslında bir toplumu tahlil eder. Kullandığı Fransızca kelimeler bile dönemin hastalıklı gösterişçiliğine bir gönderme gibidir. Çünkü bu yabancı kelimeler, yalnızca konuşmanın değil, zihniyetin yüzeyselliğini de açığa çıkarır.
Aile ve eğitim, Safa’nın romanlarında hep önemlidir. Sözde Kızlar'da da görüldüğü gibi, yozlaşmış aile yapıları, sefahatin içinde büyüyen çocukları birer “kaybolmuş kuşak”a dönüştürür. Buna karşılık, sağlam bir terbiyeden geçmiş bireyler yozlaşmaya karşı dirençli kalır. Mebrure bu çizginin temsilcisidir; “sözde kızlar”ın arasında, eğitimin ve ahlakın yüz akı olarak belirir.
Roman boyunca sıkça karşılaşılan simgeler, yozlaşmayı daha da görünür kılar. Örneğin tango… Yalnızca bir dans değil, bir kopuşun, bir özentiliğin, bir kimlik bulanıklığının sembolüdür. Ya da frengi… Yalnız bir hastalık değil, toplumun içten içe çürüyüşünün biyolojik bir metaforudur. Peyami Safa, bu semboller aracılığıyla bireysel hikâyeyi toplumsal ve kültürel bir okuma alanına taşır.
Aslında bu romanın derdini tek cümleyle şöyle özetleyebiliriz: Batı’yı anlamadan taklit etmek, insanı modernleştirmez; yalnızca köksüzleştirir. Safa’nın bütün öfkesi, işte bu köksüzleşmeye, bu “sözde”liğe yöneliktir.
Kendi doğrularından sapmamış, kültürel değerlerinden uzaklaşmamış, ahlakını kaybetmemiş, eğitimli, kültürlü, bilinçli ve haysiyetli kadın tipinin olduğunu da savunmuştur.
Ve tam da bu yüzden Sözde Kızlar, bir dönemin panoramasını çizmekle kalmaz; bugüne de ayna tutar. Çünkü Safa’nın sorusu hâlâ canlıdır: Biz batıyı mı öğreniyoruz, yoksa yalnızca taklit mi ediyoruz?
Magazinsel ;)
Son olarak yazarın yaşamında izi olan bir ismin şiirine romanda yer verildiği göze çarpmaktadır. Bu isim Tevfik Fikret'ten başkası değildir. Peyami Safa'ya ismi Tevfik Fikret tarafından verilmiştir. Safa'da romanında onun ''Rubâb'ın Cevabı'' şiirinin bir kısmına Nadir'in ağzından yer verir:
'' Sen hiç mükedder olma. Senin öz oğulların
Şefkatli kızların da var...''
TERZİLER GELDİLER Terziler geldiler. Kırılmış büyük şeylere benzeyen şeylerle daha çok koyu renklere ve daha çok ilişkilere Bir kenti korkutan ve utandıran şeylerle. Kumaşlar bulundu ve uyuyan kediler okşandı. Sonra sonsuz çalgısı sevinçsizliğin. Çay içmeye gidenler vardı akşamüstü, parklara gidenler…devamıTERZİLER GELDİLER
Terziler geldiler. Kırılmış büyük şeylere benzeyen şeylerle
daha çok koyu renklere ve daha çok ilişkilere
Bir kenti korkutan ve utandıran şeylerle.
Kumaşlar bulundu ve uyuyan kediler okşandı.
Sonra sonsuz çalgısı sevinçsizliğin.
Çay içmeye gidenler vardı akşamüstü,
parklara gidenler de
Duruma uymak kısaltıyordu günlerini
artamayan eksilmeyen bir hüzünle..
Yorgun ve solgundular,
kumaşları buldular, kenti doldurdular
O çelenk onbin yıllıktı, taşıyıp getirdiler
Ölülerini gömmüşlerdi,
kalabalıktılar, tozlarını silkmediler
Bütün caddeler boşaldı, herkes yol verdi,
"Tanrıtanır kadınlar ve cumhuriyetçiler
piyangocular, çiçek satın alanlar,
balıkçılar ağlarını, paraketelerini,
ırıplarını, oltalarını
zokalarını, çevirmelerini
ve kepçelerini topladılar.
Sigaralarını yere atıp söndürdüler
sigara içenler."
Bir şey vardı ısınmaz kalın kumaşların altında,
kesip biçtiler
Patron çıkardılar, karşılaştırdılar,
Katlanılmaz bir uykunun sonunu kesip biçtiler
Şarkılara başladılar ölmüş olan bir at için
Makaslarını bırakmadılar
Bekleniyorlardı.
"Ey artık ölmüş olan at! - dediler -
Ne güzeldi senin çılgınlığın, ne ulaşılırdı!
Sen açardın,
Otuzüçbin at türünün tek kaynağıydın sen!
Tüylerin karaparlaktı. Koşumların,
- kokulu yağlarla ovulup parlatılan -
nasıl yakışırdı sağrılarına ve göke.
Göke bir ululuk katardı sonsuz biçimin, at!
Toynaklarını liflerle ovardık
Senin karaya boyanırdı koşuşun
Uyandırırdı bütün karaları ve denizleri.
Çılgın kişnemeni duyardık
sonsuzun yanıbaşından
Ne güzel gözlerin vardı Kara at!
Binlerce kişi,
- çocuklar, kadınlar, erkekler görkemli yahut
darmadağın giysileriyle herkes
körler ve cüzzamlılar,
bütün kutsal kitaplar kalabalığı,
ermişler, kargışlılar ve günahlılar
gebe kadınlar, vâz edenler
ve dondurmacılar ve at cambazları ve
tecimenler ve kıralcılar ve gemicilerle
Tanrıtanımazlar ve tefeciler ve
yalvaçlar...-
ormanlardan ve kıyılardan ve kıraç yerlerden gelmiş
senin mutlu ovanı doldurup
haykırırlardı.
Büyük sesler içinde sen, geçerdin..."
Terziler geldiler. Bu güneşler odaların dışındaydı artık.
Herkes titrek ve sabırsız, titrek ve sabırsız evlerinde
Gazeteler yazmadı, dükkânlar dönemindeydik
Yüzlerce odalarda yüzlerce terziler,
pencerelerini kapadılar
Parmakları uzun, kurusolgun yüzleri sararmış,
eskimiş durmaktan
Yitik saat köstekleri,
titrek ve sabırsız yorgun bacakları
Her şeylerine yön veren durmuşluğa olur dediler
Beğenip gülümsediler.
"Ey artık ölmüş olan at! -dediler-
Senin eyerin ne güzeldi.
Dişi keçi derisinden, ofir altınıyla süslü
Nasıl yaraşırdı belinin soylu çukurluğuna
Seninle öteleri ansırdık.
Öteler, baklanın ve pancarın duyarlığı
Kedinin varlığı erişilmez kişilik
Güneşli bir damda
İçimizden gemiler kaldırırdın,
Suyunu büyük şölenlerle tazelerdik
Bayramımızdın. Kuburlukların
bütün kişniş ve badem doluydu.
Şimdi dar dünya
Ölümün büyük hızı kesildi."
Terziler geldiler. Ateş ve kan getirmediler.
Hüzünleri kan ve ateşti ama. Uğultulu bir şey
Ekspresler garlarda kaldı, ilâçlar çıldırdılar
Kenti bir baştan bir başa dolaştım, tıs yok
Bütün odalara dağıldılar.
Sürahiler tozlu, pabuçlar kurumuş
yerlerde kırpıntılar,
"Oyulmuş yakalar, kolevlerinden arta kalanlar
vatka pamukları, verevine şeritler, kopçalar,
düğmeler, ilikler
iplik döküntüleri, kumaş parçaları,
karanlık akşamüstleri ve sabahlar,
dükkân tabelâları, kartvizitler..."
Kasıklarına kadar çıkmış,
en ufak bir ölüm bile yok.
Tarafsız bir aşk çağlıyordu
onların solgunluğunda
Mutfaklarını kilitlediler,
büyük atsı giysiler kestiler,
"Ey artık ölmüş olan at! -dediler-
Koşuşun büyütürdü dünyayı senin!
Sen nasıl da koşardın.
Biz güneyde yatardık, sen koşardın
Hangi at güzelse ondan da güzeldin
Kuyruğun parlak savruluşuyla bölerdi
bir karaya göğü
ve yüceltirdi, ince bezekli kuskununu.
Gemin güzel sesler çıkarırdı güzel
ağzında,
herkesi sevinçle haykırtan.
Başın yaraşırdı düşüncemize ve
gözlerine saygıyla bakardık..."
Terziler geldiler.
Durgunluktu o dökük saçık giyindikleri
Yarım kalmışlardı. Tamamlanmadılar.
Toplu odalarını sevdiler.
Ölümü hüzünle geçmişlerdi, ateşe tapardılar.
Kent eşiklerindeydi, ağlayışını duydular
Kestiler, biçtiler, dikmediler ve gitmediler,
iğnelerine iplik geçirip beklediler;
"Ey artık ölmüş olan at! -dediler-
En güzeli oydu işte, yüzünün
savaşla ilişkisi.
Boydanboya bir karşıkoyma, denge
ve istekli bir azalma. Onu bilirdik.
O ağaç senin kanınla beslenirdi,
hepimizi besleyen.
Bir ülkeyi yeniden yaratırdı şaşkınlığımız
senin karşında,
alışverişin, alfabenin,
iplik döküntülerinin ve
her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği..."