Spoiler içeriyor
Bir eserin hem satır aralarında kaybolmak hem de beyazperdedeki yansımasıyla yüzleşmek, sanatın o eşsiz derinliğini hissetmek adına her daim arzuladığım bir tecrübedir. Defalarca okuyup izlediğim, her seferinde zihnimde yepyeni felsefi kapılar aralayan Otomatik Portakal , tam da böyle bir şaheser.…devamıBir eserin hem satır aralarında kaybolmak hem de beyazperdedeki yansımasıyla yüzleşmek, sanatın o eşsiz derinliğini hissetmek adına her daim arzuladığım bir tecrübedir. Defalarca okuyup izlediğim, her seferinde zihnimde yepyeni felsefi kapılar aralayan Otomatik Portakal , tam da böyle bir şaheser. Stanley Kubrick, en sevdiğim yönetmenlerden biri ve bu eser, onun zekâsının en keskin ürünlerinden. Benim için bu film, sinema tarihinin en önemli köşe taşlarından biridir. Ancak bu "en iyi" olmasından değil; sinema sanatının, izleyiciyi sarsarak sınırları ne denli zorlayabileceğini kanıtlamasından ileri gelir.
Kubrick, bu filmde izleyiciyi rahat ettirmeyi, ona o meşhur konfor alanını sunmayı kesin bir dille reddediyor. Filmin ilk yarısında Alex'in eylemlerinden tiksiniyor, ona haklı bir öfke duyuyorsunuz; lakin sonrasında ona reva görülenler karşısında içinizde derin bir rahatsızlık meydana geliyor. Tam bu vicdani arafta, şahsi ahlakınızın sınırlarında dolaşırken Kubrick zihninize o can alıcı soruyu yerleştiriyor: “Kötülüğü seçebilme özgürlüğü elinden alınmış bir insan gerçekten iyi midir?”
İşte filmin atan kalbi tam olarak burasıdır. Odak noktası şiddetin kendisi değil, özgür iradedir. Bu bağlamda Malcolm McDowell’ın hayat verdiği Alex karakteri, kanaatimce sinema tarihinin en cesur ve meşakkatli performanslarından biridir. Karşımızda; karizmatik, güldüren, dehşete düşüren ve bir o kadar da çocuksu kalabilen kompleks bir figür var. İzleyici onun yaptıklarından nefret ederken dahi gözünü ekrandan alamıyor. Bu ikiliği yaşatabilmek, eşine az rastlanır bir oyunculuk başarısıdır.
Eseri estetik, toplumsal ve kişisel bir perspektifle ele aldığımızda, bilhassa değer verdiğim ve altını çizmek istediğim birkaç mühim nokta bulunuyor. Evvela filmin en büyük başarısı şiddeti yalın bir vahşetle göstermek değildir; şiddetin estetik, müzik ve koreografiyle sunulduğunda insanı nasıl rahatsız edecek kadar içine çekebileceğini kanıtlamasıdır. Kubrick, algılarımızla bilerek ve isteyerek oynamaktadır. Kubrick’in sütü seçmesi de kanaatimce tesadüf değildir. Süt; çocukluğu, masumiyeti ve insanın en saf dönemini çağrıştıran evrensel bir simgedir. Filmin daha ilk dakikalarında bu masumiyet sembolünün, şiddetin adeta bir hazırlık ritüeline dönüşmesi; seyirciye bozulmuş bir dünyanın kapısını aralar. Şiddet başlamadan önce masumiyet kirletilir.
Bu sembolik tercih, Alex’in özel yaşamında karşımıza çıkan detaylarla da desteklenir. Odasında gördüğümüz oyuncaklar, çizgi romanlar ve ergenlik dönemini çağrıştıran dekorlar; onun yalnızca biyolojik olarak büyüdüğünü, fakat duygusal ve ahlaki olgunluğa erişemediğini düşündürür. Kubrick, çocukluğu çağrıştıran imgeler ile yetişkin şiddetini aynı kadraja yerleştirerek seyircinin zihninde rahatsız edici bir tezat inşa eder. Belki de filmin en ürpertici tarafı tam olarak budur: Kötülüğün her zaman karanlık ve ürkütücü bir yüz taşımadığını; kimi zaman çocukluğu, saflığı ve gündelik hayatı çağrıştıran sembollerin ardına gizlenebildiğini gösterir. Bu görsel dil, filmin açılışındaki Korova Milk Bar’da yer alan kadın heykelleriyle de derinleşir. İlk bakışta yalnızca sıra dışı bir dekor gibi görünen bu heykeller, dikkatle incelendiğinde insan bedeninin bir eşyaya, bir kullanım nesnesine indirgenmesini simgeler. Kadın bedeni, üzerinde oturulan bir masa ya da süt dağıtan mekanik bir araca dönüşmüştür. Kubrick böylece daha ilk sahnelerde insanın araçsallaştırılması fikrini seyircinin bilinçaltına işler. Belki de filmin en ironik tarafı da budur: Başlangıçta başkalarını yalnızca kendi arzuları için kullanan Alex, hikâye ilerledikçe devletin ve toplumun elinde aynı şekilde bir nesneye dönüşecektir. Kubrick, filmin finalinde söyleyeceği sözü, daha ilk dakikalarda sessizce fısıldamaktadır. Bir diğer husus, devlet ile suçlu arasındaki o kalın çizginin ustalıkla bulanıklaştırılmasıdır. Başlangıçta Alex tek başına zalimken, filmin ikinci yarısında sistemin kendisi devasa bir zalime dönüşür. Film, bireyin ilkel şiddeti ile soğukkanlı iktidarın şiddetini amansızca karşı karşıya koyar.
Çoğu kişinin gözden kaçırdığı en acı gerçeklerden biri de şudur: Filmde neredeyse herkes Alex’i kendi menfaati için kullanır. Devlet onu bir deney malzemesi olarak görürken, muhalifler siyasi bir propaganda aracına çevirir; ailesi ise işlerine öyle geldiği için onu bir çırpıda gözden çıkarır. Alex salt bir fail olmaktan çıkıp, zamanla herkesin faydalandığı bir nesneye dönüşür. Bu durum, eserin insanı araçsallaştırma eleştirisini zirveye taşır. Filmdeki ince detayların en vurucusu ise kuşkusuz Beethoven sevgisidir. İnsan ruhunun en yüce, en zarif sanatını temsil eden bir bestecinin müziği, en karanlık karakterlerden biriyle özdeşleşir. Kubrick burada o sessiz ama sarsıcı soruyu sorar: "Sanat, insanı otomatik olarak ahlaklı ve erdemli yapar mı?" Eserin buna cevabı oldukça sert ve gerçektir: Hayır. Fakat Kubrick’in dehası yalnızca bu soruyu sordurmasında değil, seyirciyi de bu ahlaki sorgulamanın doğrudan bir parçası hâline getirebilmesindedir.
Kubrick’in belki de en büyük başarısı, yalnızca karakterlerini değil, seyircisini de filmin bir parçası hâline getirebilmesidir. Alex’in göz kapaklarının zorla açık tutulduğu Ludovico sahnesi, bana göre yalnızca karaktere uygulanan bir işkence değildir. Aynı zamanda seyirciye yöneltilmiş sinemasal bir deneydir. Alex nasıl istemediği görüntülere bakmaya mecbur bırakılıyorsa, biz de Kubrick’in kamerası karşısında gözlerimizi kaçırmak istediğimiz sahnelere tanıklık etmeye zorlanırız. Böylece seyirci, filmi dışarıdan izleyen pasif bir gözlemci olmaktan çıkar; Alex’le birlikte aynı deneyin içine çekilir. Kubrick yalnızca bir hikâye anlatmaz; izleyicisini de o hikâyenin içine hapseder. Tüm bu felsefi altyapıyı, toplumsal eleştiriyi ve bireysel yıkımı tek bir cümlede özetlemem gerekirse, zannediyorum şu ifadeyi kullanırdım: “İnsan, kötülük yapabilme ihtimalini kaybettiğinde melek olmaz; yalnızca programlanmış bir makineye dönüşür.”
Bu yüzdendir ki filmin adı da başlı başına derin bir sembolizm taşır. "Otomatik" kelimesi insanın iradesini kaybetmesini, makineleşmesini ifade ederken; "Portakal" kelimesi canlı, organik ve doğadan gelen insanı temsil eder. Yani makine gibi tıkır tıkır işleyen ama dışarıdan bakıldığında hâlâ canlı görünen bir insan bedeni... İnsanı insan yapan şey, iyiyi seçme erdemi kadar, kötülüğü seçebilme hürriyetine sahip olmasıdır. Aksi takdirde, hepimiz sadece birer otomatik portakaldan ibaret kalırız.
-Mert CÖMERT