İnsan hayatının büyük bir kısmını kendisine ait olmayan şeylerin peşinde geçiriyor; başkalarının çizdiği sınırları kendi sınırı sanıyor, kendisine verilmiş bir hayatı sahiplenebilmek için yıllarca onun içinde kendine bir yer açmaya çalışıyor ve belki de bu yüzden, hiçbir şey istemeden yalnızca…devamıİnsan hayatının büyük bir kısmını kendisine ait olmayan şeylerin peşinde geçiriyor; başkalarının çizdiği sınırları kendi sınırı sanıyor, kendisine verilmiş bir hayatı sahiplenebilmek için yıllarca onun içinde kendine bir yer açmaya çalışıyor ve belki de bu yüzden, hiçbir şey istemeden yalnızca olduğu gibi kalabildiği bir yere rastladığında bunun nedenini hemen anlayamıyor. Bazı karşılaşmaların insanda bıraktığı tesadüfsüzlüğü sonradan fark ediyor insan; sanki bütün yolların bir gün aynı yerde kesişmesi gerekiyormuş da biz buna rastlantı diyerek kendimizi kaderin daha anlaşılır bir biçimine inandırıyormuşuz gibi.
Orada hiçbir şeyin olağanüstü olması gerekmiyor; gökyüzü başka yerlerde olduğundan daha mavi değil, akşam daha uzun sürmüyor, rüzgârın insana söylediği başka bir dil de yok aslında, fakat insanın dünyayı algılayışındaki o görünmez mesafe birden ortadan kalkıyor ve hayat, uzun zamandır kendisinden sakladığı yüzünü ilk kez saklamadan gösteriyor. Belki insanın bir yere ait hissetmesi dediği şey de bundan ibaret; toprağın insanı kabul etmesinden çok, insanın o toprağın üzerinde kendisini savunma ihtiyacını kaybetmesi.
Sonra anlıyorsun ki hatırladığın şeylerin çoğu mekânın kendisine ait değil; bir insanın konuşurken sesini nasıl alçalttığı, hiç beklenmeyen bir anda ortaya çıkan kahkahanın akşamın sessizliğine nasıl karıştığı, kimsenin birbirine bir şey kanıtlamak zorunda olmadığı o küçük anların hafızada yıllar sonra bile neden ilk günkü kadar canlı kaldığı… Belki de bir yeri bizim için yaşanır kılan, orada bulunan şeylerden ziyade, orada kendimizden eksiltmek zorunda kalmamamızdır. Çünkü insanın gerçek yalnızlığı kalabalıkların arasında bulunmak değil, bulunduğu yerde kendisinin yalnızca bir kısmına izin verilmesidir.
Bu yüzden bazı yerlere duyulan özlem, mesafeyle açıklanamayacak kadar tuhaftır; insan kilometreleri değil, bir zamanlar sahip olduğu hâli özler ve bunu çoğu zaman yanlış anlayarak bir sokağı, bir manzarayı, bir akşamı özlediğini sanır. Oysa özlenen, bütün bunların arasında sessizce var olmuş bir kendiliktir; dünyanın geri kalanında üzerine örttüğü ne varsa bir süreliğine çıkarabilmiş, hiçbir yere yetişmeden, hiçbir şeyi düzeltmeye çalışmadan, yalnızca orada bulunmanın yeterli olduğuna inanmış bir hâl.
Belki insanın trajedisi de burada başlıyor; kendisini en çok bulduğu yerlerin hiçbir zaman sonsuza kadar kendisine kalmayacağını bilerek bağlanıyor onlara. Çünkü hayat, bize verdiği hiçbir şeyi mülk edinmemize izin vermiyor; insanlar değişiyor, akşamlar tükeniyor, yollar uzuyor ve bir gün insan, ayrılmak istemediği bir yerden ayrılmak zorunda kalıyor. Ardında bıraktığı şeyin hâlâ orada olduğunu bilmek ise vedayı daha da tuhaf kılıyor; hayat orada devam ediyor, insanlar yine aynı seslerle konuşuyor, rüzgâr yine aynı yerlerden geçiyor, yalnızca sen artık o manzaranın içinde değilsin.
Belki veda bu yüzden bir son değil, insanın kendisiyle arasında açılan ilk gerçek mesafedir.
Ve bazı mesafeler vardır ki ne kadar zaman geçerse geçsin kapanmaz; çünkü insan bazen geri dönmek istediği için değil, bir zamanlar orada kim olduğunu unutamadığı için bir yere ait kalır.
17/19/2026
Mert CÖMERT