Not 1: Bu kitap sıradan bir polisiye kurgu değildir. Not 2: Bu yazı uzundur. Brezilya sokaklarında geçen 236 sayfalık klasik bir polisiye gerilim romanı olarak görünüyor. Hikâye kurbanlarının sırt derilerini yüzerek vahşi ritüeller gerçekleştiren bir seri katilin peşindeki polis…devamıNot 1: Bu kitap sıradan bir polisiye kurgu değildir.
Not 2: Bu yazı uzundur.
Brezilya sokaklarında geçen 236 sayfalık klasik bir polisiye gerilim romanı olarak görünüyor.
Hikâye kurbanlarının sırt derilerini yüzerek vahşi ritüeller gerçekleştiren bir seri katilin peşindeki polis takibini anlatıyor. Ancak bu kitabın kapağına bakıldığında karşımıza doğrudan Hitler çıkıyor.
Bu görsel bizi sadece basit bir cinayet hikâyesinde bırakmıyor ve Güney Amerika topraklarına kaçan Naziler efsanesine götürüyor.
Popüler kültürde Hitler ve suç ortaklarının 1945 yılında sığınakta ölmediği ve denizaltılar ile bu bölgeye kaçtığı anlatılır. Joseph Mengele gibi azılı Nazi suçlularının gerçekten o coğrafyaya gizlenmesi de bu kurguyu tarihsel olarak besliyor.
Josef Mengele'nin Arjantin, Paraguay ve son olarak Brezilya'da yıllarca sahte kimliklerle yaşayabilmesi, Adolf Eichmann'ın ise 1960 yılında Buenos Aires'te Mossad operasyonuyla yakalanması savaş sonrasında Güney Amerika'nın Nazi kaçış rotalarının merkezlerinden biri hâline geldiğini gösteriyordu.
Savaşın ardından "ODESSA" adı verilen kaçış ağları üzerine çok sayıda araştırma yapılmış, bu ağların kapsamı hâlâ tartışılsa da Avrupa'dan Latin Amerika'ya uzanan organize tahliye hatlarının varlığı tarihçiler tarafından geniş ölçüde kabul görmüştür.
Yazar da bu romanda sıradan bir katil yerine arkasında Nazi gizemleri ve ezoterik tarikatlar barındıran bir yapıyı ele alıyor.
Tarihsel sürece bakıldığında Nazilerin arkasında tamamen karanlık bir sembolizm ağı bulunuyor.
Bu yapının temelleri, Hitler henüz sahneye çıkmadan çok daha önce, Alman milliyetçiliğini okültizm ve ezoterik inançlarla harmanlayan radikal gruplar tarafından atılmıştı.
1. Dünya Savaşı'nın hemen ardından Münih'te kurulan ve adını antik çağın efsanevi kuzey ülkesinden alan Thule Cemiyeti, bu yapılanmanın en net örneğidir.
Thule Cemiyeti'nin beslendiği düşünsel zemin yalnızca milliyetçilik değildi.
Guido von List ve Jörg Lanz von Liebenfels gibi Ariosofi düşünürleri Germen mitolojisini, runik sembolleri ve sözde Ari ırk öğretisini mistik bir dünya görüşüne dönüştürmeye çalışıyordu.
Thule gibi oluşumlar, kayıp kıtalara ve gizli ezoterik öğretilere dayanan Ari ırk mitlerini popülerleştirerek Üçüncü Reich'ın ideolojik ve mistik altyapısını kurdular.
Sonrasında Heinrich Himmler tarafından Wewelsburg Kalesi zeminine kazıtılan Kara Güneş sembolü de bu köklü okült geçmişin bir simgesiydi.
Himmler, Wewelsburg'u sıradan bir karargâh olarak değil, SS seçkinlerinin törensel merkezi olarak tasarlıyor.
Kaleyi adeta modern bir Tapınak Şövalyeleri karargâhına dönüştürmeyi hedefliyordu.
Hitler meydanlarda Yahudi toplumunu hedef alarak onların altın buzağı etrafında dans ettiğini söylüyordu.
Oysa Avrupa genelinden çalınan tonlarca altını İsviçre bankalarına istifleyen ve kendi ırkını üstün görerek kibre boğulan bizzat kendisiydi.
Savaş boyunca işgal edilen ülkelerin merkez bankalarından yağmalanan altın rezervleri, sanat eserleri ve değerli koleksiyonlar bugün bile tarihin en büyük sistematik yağmalarından biri olarak kabul ediliyor.
Yani Hz.Musa Peygamber döneminden kalan evrensel bir ahlaki uyarılı teolojik metaforu kendi soykırım projesine maske yaptı.
Üçüncü Reich adıyla tarihin en büyük altın buzağı putunu kendisi kurdu.
Ahnenerbe araştırma enstitüsü ile dünyanın her yerinde Kutsal Kase gibi kadim güçler arayarak bu kibir imparatorluğunu büyütmek istedi.
Bu enstitünün temel amacı Aryan ırkının kökenlerini ve üstünlüğünü kanıtlayacak kadim uygarlıkların izini bulmaktı.
İskandinav mitolojisinden Tibet dağlarına kadar uzanan bu arayışta kayıp kıtalar Atlantis ve Thule gibi efsanevi topraklara ait izlerin peşine düştüler.
1938 yılında zoolog Ernst Schäfer başkanlığında Tibet'e düzenlenen keşif gezisi de bu arayışın en çok konuşulan örneklerinden biri oldu.
Sefer resmî olarak bilimsel araştırma amacı taşısa da yıllar boyunca Nazi okültizmiyle ilişkilendirildi ve sayısız kitaba, belgesele ve romana ilham verdi.
Aryanların üstün güçlere sahip kadim bir ırk olduğuna inanıyorlar ve dünyadaki tüm medeniyet kurucu unsurların bu ırktan yayıldığını iddia ediyorlardı.
Bu sahte tarih teziyle kendi kibirlerini ve yapacakları katliamları bilimsel ve mistik bir kılıfa büründürdüler.
Bu yeraltı zihniyeti küresel haritada da kendisini gizleme eğilimindedir.
Siyonizm hareketinin kurucusu Theodor Herzl 1896 yılında yazdığı Yahudi Devleti (Der Judenstaat) kitabında Filistin topraklarına alternatif olarak Arjantin güneyindeki Patagonya bölgesini hedef göstermişti.
Aynı dönemde Arjantin'in geniş ve seyrek nüfuslu güney toprakları yalnızca Siyonist projelerde değil, Avrupalı göç politikalarında da sık sık gündeme gelen bölgeler arasındaydı.
1933 yılındaki Haavara Anlaşması, Naziler ile Siyonist elitler arasındaki o karanlık çıkar ilişkilerini deşifre eden bir belge niteliğindedir.
Bu dönemde yürütülen pazarlıklar, savaşın her iki tarafındaki güç odaklarının kendi ajandaları uğruna ne kadar ileri gidebileceğini, masum kitlelerin nasıl bir oyunun parçası haline getirildiğini ve büyük bir yıkımın gölgesinde bile çıkar ağlarının nasıl korunduğunu gösterir.
Nazilerin bu bölgeye ve Antarktika sınırlarına olan o saplantılı ilgisi yan yana geldiğinde bu coğrafyanın önemi anlaşılıyor.
Savaşın son yıllarında Alman denizaltılarının Güney Atlantik'teki faaliyetleri, U-530 ve U-977 gibi bazı U-Botların aylar sonra Arjantin'e teslim olması nedeniyle bu bölgeyi onlarca yıldır süren tartışmaların merkezine yerleştirdi.
Naziler saf Aryan soyunun gizli kökenlerini ve o kayıp yeraltı medeniyetlerinin kapılarını bu uç topraklarda aramaktan da geri durmamışlardı.
Bugün bölgedeki yerel halk, Patagonya dağlarında ve kırsalında sırt çantalarıyla şüpheli bir şekilde dolaşan, kim olduğu belirsiz yabancılardan uzun süredir ciddi şekilde işkilleniyor.
Turist maskesi altında dolaşan bu kişilerin aslında bölgede gizli araştırmalar yürüten operasyonel unsurlar olduğu, yeraltı tesislerinin ve stratejik noktaların koordinatlarını belirledikleri yerel halk arasında dilden dile yayılıyor.
Patagonya'nın seyrek nüfuslu yapısı, And Dağları'nın doğal engelleri, buzullar, fiyortlar ve ulaşılması güç vadiler nedeniyle bölge uzun yıllardır yalnızca tarih araştırmacılarının değil, maceracıların, belgesel ekiplerinin ve komplo teorisyenlerinin de ilgi odağı olmayı sürdürüyor.
Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında Bariloche çevresine yerleşen eski Alman toplulukları ve Arjantin'e kaçan Nazi savaş suçlularına ilişkin belgeler, bölgenin etrafındaki gizem perdesini daha da kalınlaştırmış durumda.
Şili sınırına yakın Colonia Dignidad gibi yıllarca kapalı kalan yerleşimler de Güney Amerika'daki Alman yapılanmaları üzerine yürütülen tartışmaları sürekli canlı tutan örneklerden biri hâline geldi.
Coğrafyanın bu izole yapısı, küresel şebekelerin gözlerden uzak operasyon yürütmesi için kusursuz bir zemin hazırlıyor.
And Dağları boyunca uzanan mağara sistemleri, buzul vadileri ve denizden ulaşılması güç koylar tarih boyunca korsanlardan kaçakçılara, askerî keşif ekiplerinden bilimsel araştırma gruplarına kadar pek çok farklı yapının ilgisini çekti.
Bu nedenle Patagonya yalnızca doğal güzellikleriyle değil, ulaşılması zor coğrafyası nedeniyle de onlarca farklı efsanenin merkezinde yer alıyor.
Google Earth kullanıyorsanız arama çubuğuna yazıp uykunuzu kaçırabileceğiniz çok şizofrenik bir konum var. -55.543972, -69.266167
Çevredeki dağlar ve kanallar net bir şekilde akarken tam bu koordinattaki alan sağdan sola milimetrik olarak aynalanmış durumdadır.
Bu durum doğanın kendi akışında imkânsız olan kusursuz bir simetri oluşturuyor.
Benzer dijital doku tekrarları ve mozaikleme hataları geçmişte dünyanın farklı noktalarındaki uydu görüntülerinde de tartışma konusu olmuş, özellikle askerî bölgeler ve kritik tesislerin görüntülenmesi üzerine sayısız spekülasyon üretilmiştir.
O bölgede bulunan stratejik bir askerî üssü veya gizli bir yeraltı tesisini saklamak için dijital haritaya müdahale edilmiş olabilir. Siyah bant çekip dikkat çekmek yerine yan tarafın piksellerini alıp hedef bölgeye yamamışlar.
Bu yama sonucunda ortaya çıkan boynuzlu ve karanlık yüz maskesi ise bu küresel kamuflajın bize sunduğu bir ironi gibi.
Nazi Almanyası'nın 1938-1939 yıllarında Neuschwabenland adı verilen Antarktika keşif bölgesine sefer düzenlemesi, savaşın ardından ortaya atılan yeraltı üsleri ve gizli tesis iddialarının temel referanslarından biri oldu.
Her ne kadar bu konuda ortaya atılan birçok iddia kesin olarak doğrulanamamış olsa da, Antarktika ile Patagonya arasındaki coğrafi yakınlık bu anlatıları beslemeye devam ediyor.
Savaşın ardından Güney Amerika'ya uzanan kaçış hatları yalnızca birkaç eski Nazi subayının bireysel çabalarından ibaret değildi.
İtalya üzerinden oluşturulan ve sonradan Ratlines adıyla anılacak güzergâhlar sayesinde çok sayıda eski SS mensubu, savaş suçlusu ve Nazi bürokratı sahte kimliklerle Avrupa'dan çıkarıldı.
Kızılhaç tarafından verilen geçici seyahat belgeleri ve bazı din adamlarının sağladığı lojistik destek, bu kaçış ağlarının en çok tartışılan yönlerinden biri oldu.
Arjantin limanlarına ulaşan bu insanların önemli bir kısmı yeni hayatlar kurarken, geride bıraktıkları kimlikleri ise tarihin en büyük kovalamacalarından birini başlattı.
Juan Peron yönetimindeki Arjantin'in Alman uzmanlara duyduğu ilgi de yalnızca ideolojik yakınlıkla açıklanamaz.
Peron, ülkesinin sanayisini ve savunma altyapısını güçlendirmek için bu bilgi birikimini Arjantin'e taşımaya çalıştı.
Bu nedenle ülkeye gelenler arasında yalnızca Nazi Partisi üyeleri değil, bilim insanları ve teknik personel de bulunuyordu.
San Carlos de Bariloche şehri Alp mimarisini andıran yapıları, yoğun Alman göçü ve savaş sonrasında buraya yerleşen bazı eski Nazi mensupları nedeniyle uzun yıllardır araştırmacıların dikkatini çekiyor.
Bugün bile bölgeye giden birçok araştırmacı, Nazi kaçış ağlarına dair izleri önce bu şehirde aramaya başlıyor.