kan sporu // (1988) — 1988 yapımı, `jean-claude van damme`'ı jean-claude van damme yapan, mahalledeki her çocuğu bacak açma egzersizleri yapmaya zorlamış efsanevi filmi. (bkz: bloodsport). trt ekranlarında `pazar sineması` kuşağında ya da star tv'nin bol reklamlı gece yarısı kuşağında…devamıkan sporu // (1988)
— 1988 yapımı, `jean-claude van damme`'ı jean-claude van damme yapan, mahalledeki her çocuğu bacak açma egzersizleri yapmaya zorlamış efsanevi filmi. (bkz: bloodsport).
trt ekranlarında `pazar sineması` kuşağında ya da star tv'nin bol reklamlı gece yarısı kuşağında `Parliament Sinema Kulübü` de az izlemedik bunu. `frank dux` isimli bir abimizin (ki kendisi gerçekte var olduğunu iddia etse de hikayeleri hep bir şehir efsanesi tadındadır) gizli bir yer altı dövüş turnuvası olan "`kumite`"ye katılmasını anlatır.
filmdeki her şey mi ikonik olur arkadaş?
`jcwd`'ın turnuvaya alınmak için tuğlayı değil de altındaki tek bir mermeri kırdığı o sahne.
`gözlerine kireç fırlatıldıktan sonra kör` `topal dövüşüp, hocasının` "gözlerinle değil kalbinle gör frank!" felsefesiyle `chong` li'yi patates etmesi.
her dövüşçünün kendine has dövüş stili (özellikle maymun stili dövüşen abimiz favorimdi).
ve tabii ki filmin ana kötüsü `chong li`'yi oynayan `bolo yeung`. adamın göğüs kaslarını oynatarak yaptığı psikolojik baskıyı bugün MC fit spor salounda ki hocalar yapamıyor.
— dövüş sahnelerindeki o yavaş çekimler (`slow motion`) ve `van damme`’ın havada döner tekme atarken attığı o unutulmaz çığlıklar sinema tarihine altın harflerle kazınmıştır. oyunculuklar yerlerde sürünür, senaryo düz çizgilidir ama hissettirdiği o saf `80'ler` aksiyonu ve gaza getiren müzikleri için bugün bile oturup baştan sona sıkılmadan izlenir.
- `frank dux`'ın `kumite`'de finale çıkıp `chong li`'yi pes ettirirken attığı o son çığlık eşliğinde bacak bacak üstüne atıp çay içmek... 90'larda çocuk olmanın en büyük lükslerindendi. hastasıyız.
Spoiler içeriyor
anon (2018) anonim - andrew niccol’ün (gattaca, truman show) elinden çıkma cyberpunk distopya. clive owen bıkkın dedektif rolünde, film boyunca “ulan black mirror’da da vardı bunun aynısı” dedirtiyor. - herkesin gözüne “eye” implant takıldığı, her anın kaydedildiği, silinemediği bir dünya.…devamıanon (2018) anonim
- andrew niccol’ün (gattaca, truman show) elinden çıkma cyberpunk distopya. clive owen bıkkın dedektif rolünde, film boyunca “ulan black mirror’da da vardı bunun aynısı” dedirtiyor.
- herkesin gözüne “eye” implant takıldığı, her anın kaydedildiği, silinemediği bir dünya. suç neredeyse yok olmuş, ta ki birisi bu kayıtları hackleyip silmeye başlayana kadar. anonim kalmak en büyük suç haline geliyor. mahremiyet diye bir şey kalmamış resmen.
- black mirror manyakları burayı bayılarak izler. özellikle “the entire history of you” bölümüyle birebir aynı damarda: her şey kaydediliyor, silinmiyor, sorgulanıyor. izlerken “biz de oraya gidiyoruz” tedirginliği tavan yapıyor.
- görseller çok başarılı; o mavi holographic arayüzler, chief coroner sahneleri, augmented reality katmanları insanın gözünü alıyor. araba kovalamacaları ve silahlı sahneler de cabası.
- amanda seyfried “the girl” olarak soğuk ve gizemli duruyor, clive owen’la kimyaları idare eder. ama sonlara doğru tempo biraz düşüyor, her şeyi sıkıştırmaya çalışmış hissi veriyor.
- tema olarak çok güçlü: gözetim toplumu, veri gizliliği, mahremiyetin ölümü. günümüz telefonları + sosyal medya + ai ile birleşince film 2018’de çekilmiş gibi değil, 2026’da çekilmiş gibi duruyor.
- clive owen sevenler kesinlikle izlesin. bilim kurgu-gerilim sevenlere 1.5 saatte keyifli bir seyir. bence 6.5/10, konsepti sağlam ama black mirror kadar vurucu değil.
- netflix’te denk gelirseniz kaçırmayın. “her şey kaydediliyor” teması sevenler bayılır.
Spoiler içeriyor
arctic (2018) mads mikkelsen’in neredeyse tek başına sırtladığı, diyalogları minimumda tutan, minimalist bir survival filmi. uçak kazasından sonra arktik buz çölünde mahsur kalan bir adamın (overgård) hem kendi hayatta kalma mücadelesini hem de ağır yaralı bir kadını sled’e bağlayıp karlı…devamıarctic (2018)
mads mikkelsen’in neredeyse tek başına sırtladığı, diyalogları minimumda tutan, minimalist bir survival filmi. uçak kazasından sonra arktik buz çölünde mahsur kalan bir adamın (overgård) hem kendi hayatta kalma mücadelesini hem de ağır yaralı bir kadını sled’e bağlayıp karlı dağlardan, buzullardan sürükleyerek kurtarma çabasını anlatıyor.
film boyunca mads’ın o yorgun, kararlı ve buz gibi bakışları her şeyi anlatıyor. özellikle kırmızı montuyla karların içinde yaralıyı çektiği sahneler insanın içini acıtıyor resmen. doğanın acımasızlığını, umudun ve inadın sınırlarını çok gerçekçi ve sade bir şekilde gösteriyor. hollywood’un klasik kahramanlık saçmalıklarından uzak, oldukça realist ve zorlayıcı.
artıları:
• mads mikkelsen’in performansı (tek başına taşıyor, oscar’ı hak ediyor)
• muhteşem, insanın üşüdüğünü hissettiren sinematografi
• gereksiz drama ve duygusal sömürüden uzak, temiz senaryo
• doğa ve insan mücadelesi sevenler için birebir
eksileri:
• sabır isteyen bir tempo, hızlı aksiyon sevenler sıkılabilir
• diyalog azlığı bazılarına fazla minimalist gelebilir
kısaca: az konuşan, çok hissettiren filmlerden. özellikle kış gecelerinde battaniyeye sarılıp izlemek için ideal. mads mikkelsen hayranıysan zaten izlemeden duramazsın.
2026 dünya kupasında türkiye’nin maç saatlerini görünce anladığımız şey; fifa’nın bizi turnuvaya değil sahura davet ettiğidir. 24 yıl sonra dünya kupasına gidiyorsun, ödül olarak maçlar sabah 5-6-7 arası. milli takım gol atıyor, apartmandan “amin” sesleri yükseliyor. bir nesil ilk kez…devamı2026 dünya kupasında türkiye’nin maç saatlerini görünce anladığımız şey; fifa’nın bizi turnuvaya değil sahura davet ettiğidir.
24 yıl sonra dünya kupasına gidiyorsun, ödül olarak maçlar sabah 5-6-7 arası. milli takım gol atıyor, apartmandan “amin” sesleri yükseliyor.
bir nesil ilk kez dünya kupası heyecanını yaşayacak derken meğer kast edilen şey uykusuzlukmuş.
`schindler's list` (1993) bazı filmler vardır, “`izledim`” demezsin. “`tanık oldum`” dersin. `schindler's list` tam olarak o çizgide. `holokost`'u anlatıyor deniyor ama mesele anlatmak değil burada. mesele yüzüne çarpmak. `siyah-beyaz` tercih falan estetik bir karar gibi duruyor ilk bakışta. değil. renk…devamı`schindler's list` (1993)
bazı filmler vardır, “`izledim`” demezsin.
“`tanık oldum`” dersin.
`schindler's list` tam olarak o çizgide.
`holokost`'u anlatıyor deniyor ama mesele anlatmak değil burada.
mesele yüzüne çarpmak.
`siyah-beyaz` tercih falan estetik bir karar gibi duruyor ilk bakışta.
değil.
renk yok çünkü umut da yok.
ya da varsa bile çok uzakta.
başrolde `liam neeson` var.
oskar schindler karakteri “`iyi adam`” diye başlamıyor.
tam tersine:
savaşın içinde fırsat kovalayan, para peşinde bir iş insanı.
sonra film yavaş yavaş şunu gösteriyor:
insan dediğin şey tek bir kimlik değil.
koşullara göre şekil alan bir şey.
`ralph fiennes`'in oynadığı `amon göth` karakteri ise filmin asıl rahatsız edici tarafı.
çünkü klasik kötü değil.
bağıran çağıran, “`ben kötüyüm`” diyen biri hiç değil.
aksine:
kahvaltısını yapıyor,
şaka yapıyor,
sonra birini vuruyor.
ve bunu aynı ruh haliyle yapıyor.
işte film burada çöküyor zaten.
yönetmen `steven spielberg` bu filmde gösteriş peşinde değil.
kamera bağırmıyor.
müzik manipüle etmiyor.
her şey geri çekilmiş.
sanki izleyen değil de “`utanması gereken`” seyirciymiş gibi.
filmin en ağır tarafı:
şiddeti büyütmemesi.
küçültmesi.
günlük hale getirmesi.
ve tam orada insanın içine oturması.
`oskar schindler`'in dönüşümü de klasik “`kahraman doğar`” hikâyesi değil.
yavaş.
istemeden.
zorunda kalarak.
ve en önemlisi:
geç kalmışlık hissiyle.
film boyunca sürekli şu duygu var:
“`biliyorlar ama yapmıyorlar`.”
“`görüyorlar ama alışıyorlar`.”
ve en korkuncu da bu zaten.
özet:
`schindler's list` bir `holokost` filmi değil sadece.
insanın sistem içinde nasıl normalleşebildiğinin filmi.
ve bitince akılda kalan şey hikâye değil.
bir cümle oluyor:
“iyi insanlar bazen yeterince erken iyi olamıyor.”
ve
karanlıktaysan gölgen bile seni yalnız bırakır.
https://appraf.com/title/movie/-mwnn