#2 Filmin ardından oldukça çok okuma yapıp oldukça çok analiz izledim. Öğrendiğim tüm şeylerden bir sentez yazısı derliyor ve keyifli okumalar diliyorum. Carl Gustav Jung, duymayanlarınız için analitik psikolojinin üç büyüklerinden birisi olan efsane isim. Jung’a göre hayattaki nihai amacımız…devamı#2 Filmin ardından oldukça çok okuma yapıp oldukça çok analiz izledim. Öğrendiğim tüm şeylerden bir sentez yazısı derliyor ve keyifli okumalar diliyorum.
Carl Gustav Jung, duymayanlarınız için analitik psikolojinin üç büyüklerinden birisi olan efsane isim. Jung’a göre hayattaki nihai amacımız kendi benliğimizi bulmaktır. Benliğimizi bulma yolcuğunda kişiliklerimizi ve davranışlarımızı modelleme biçimimize ise arketip demiştir. Bu arketik karakterler yalnızca kişilikleri açıklamakla kalmaz aynı zamanda kişiliklere yön verir.
Üzerinde durduğu 4 arketip modelinden biridir ‘Persona’ kavramı. Latincede maske anlamına gelen bu kelime kendimizi dış dünyaya nasıl sunduğumuzun bir yansımasıdır. İçsel olarak hissettiklerimizi bastırmak ve dışarıya gülümsemek gibi hepimizin kullandığı personalara uzak sayılmayız ve zaman zaman bu personalara kendini fazlaca kaptıran insanlara tanık olduğumuza da eminim. Kişinin benliği personayı taşır, onunla mutlak özdeşim benliğin kendine yabancılaşmasına neden olur.
Maddi manevi derin bir sarsılma yaşayan arkadaşınızın instagrama attığı gönderileri düşünün. Onca derdin tasanın arasında kendine dışarıdan gözükecek olan rolünü belirlemiş ve çoktan oynamaya başlamıştır. "Öyleyse hangisi asıl karakterdir, gerçek kişiliktir?" diye sorar Jung ve devam eder “Bilinç ile bilinçdışı arasında sürekli bir yer değiştirme söz konusudur ve aralarında belirgin bir ayrım yoktur.” Zamanla bilincin kendi için çizdiği bu profile kişi kendi de inanabilir, oynadığı rol onu ele geçirebilir. Ya da oynadığı rol ile içsel çatışmaları arasında çıkan tartışmalar asıl benliği ile personası arasında bir iç savaşa dönebilir. “Normal bir kişilikte bile karakter bölünmesi imkansız değildir.”
İşte tam bu noktada bizim de filmimiz başlıyor. 14 temmuz doğumlu yengeç burcu yönetmenin hasta olduğu bir hastanede, hastane ortamı gibi kasvetli bir ortamda gelmiş bu film fikri aklına. Bahçede konuşan bir hasta ve hemşire görüntüsünün ardından yazmaya başlaması iddialar arasında. Film boyunca hasta olan Elizabet ve onu iyileştirmek için çabalayan Hemşire Alma’yı izliyoruz. Filmin ilk bir saati her şey seyrinde giderken son yirmi dakikasında anlamamız gereken şeyler olduğunu anlıyoruz. Peki nasıl?
Film ilk olarak anlamsız karelerin bir araya geldiği dikkat çekici bir sahne ile başlıyor. İnsanın avcuna çakılan çekiç, kurban edilmekte olan bir kuzu ve bir penis gibi kafalarda merak uyandıran bu görüntülerin ardından ölü olduğunu düşündüğümüz insan bedenlerini görüyoruz. Beyaz bir odada yattıkları mekanın sessizliğini bir zil sesi bozuyor ve gözlerini açıyorlar.
Sembolik olarak ben bunu hepimizin içinde olan farklı personalara yordum. Genç yaşlı kadın erkek hepimizin içinde birden fazla insan var ve bir vesile ile, özellikle rahatsız oldukları bir durumun ardından, uyanıyorlar ve bir kere uyandıktan sonra rahatsız edildikleri durum onarılmadan (örneğin erkek çocuğunun bir türlü üstünü örtememesi gibi) yeniden uykuya dalamıyorlar.
Bu çocuk eline bir kitap alıyor ve okuma başlıyor. Okumaya çalıştığı kitabın adı ‘Zamanımızın Bir Kahramanı’. Bu kitap hakkında araştırmalarımda ise kitabın ruhunu özetleyen şu güzel cümleleri buldum, “Rus nihilizmini açıklayan en iyi kitaplardan biridir. Var oluşun anlamsızlığı ve ölüm olgusunun dehşeti karşısında hayattaki anlam duygusunu yitirmiş olan bireyin, aynı zamanda nasıl hem duyarlı hem kaba hem hayata sonsuz bir merakla yaklaşıp hem de her türlü değere karşı kayıtsız kalabileceğini gösterir.”
Ve bu sahnenin ardından erkek çocuğu, bir ekranda sürekli değişmekte olan iki kadın simasını onlara tapıyormuşçasına bir edayla eliyle sevmeye başlıyor. Dedim ya taparmışçasına. Bu iki kadın bu mekânın sahibi olabilir mi? Bu personaların bulunduğu bilincin sahibi olabilir mi? Peki ya aynı bilincin iki farklı sahibi olabilir mi? Neden olmasın?
Gelelim karakterlerin analizine.
Elizabet, sessizliğine gömülmüş ve tüm toplumdan uzaklaşmak konusunda tereddütleri olmayan bir karakter, toplumla yüzleşmesi gerektiği sahnelerde ise (kendini yakan Budist, Nazi Almanya’sında fotoğrafı çekilen çocuk gibi) aşırı içselleştirmeleri ile tepkisi yüzünden okunuyor. Konuşmamak, yalana ihtiyaç duymamak demekse bile; gözlerini kapatmak görmemek, kulaklarını kapatmak da duymamak anlamına gelmez. Gördüğü ve duyduğu her şeyi içinde bir yerlerde toparlıyor. Bence karakterin en büyük eksisi ise bu. 3 maymunu oynamak isteyen biri fakat böyle var olmak mümkün değil.
Alma ise karşısında onu yargılamayacak birinin varlığına güvenip her şeyini açan, sessizlik ile sohbet etmeye başlayan bir karakter. ‘Yeterince çabalarsam senin gibi olabilirim’ dediği Elizabet’e hayranlık duyduğunu ve Elizabet’in sanatçı kimliğine yaptığı güzellemeler ile onu haklı çıkardığını görüyoruz.
“Seni anlıyorum Elizabet, susmanı anlıyorum. Hareket etmemeni anlıyorum. İsteksizliğini fantastik bir sisteme bağlamışsın.. anlıyor ve hayranlık duyuyorum. Bitene kadar bu oyunu oynamalısın. Ancak o zaman bırakabilirsin. Tıpkı diğer rollerini bıraktığın gibi bunu da yavaş yavaş bırakırsın.”
Fakat gel zaman git zaman sonra Alma, Elizabet’in kendisi hakkında olan düşüncelerini öğreniyor ve bundan kin ve öfke duymaya başlıyor. Zamanla göz yumduğu, Elizabet’in 3 maymun rolüne başkaldırmaya başlıyor ve Elizabet’ten bir şeyler duymak için çabalıyor. Onu haklı çıkardığı ‘sanatçılar böyledir derdim..’ temalı fikirlerini anlamsız ve haksız bulmaya başlıyor.
Girdikleri fiziksel münakaşada kaynar su dolu tencereyi eline aldığında ise ‘Ölmekten korktun değil mi?’ diyor. Kimse kaynar su ile ölmez değil mi? Fiziksel olarak bu mümkün değil fakat düşsel olarak Elizabet’i gözden çıkardığına tanık oluyoruz. Lafı fazla uzatmaya gerek yok. Buraya kadar birçok şeyi ilerleyen sahneleri daha kolay yerine oturtalım diye anlattım.
Bir noktadan sonra Elizabet’in kocası sandığımız Bay Vogler’in Alma’ya söylediği güzel sözleri görüyoruz. Bu sözlere karşı ‘Ben sizin karınız değilim’ diyen Alma’nın elini tutup Bay Vogler’in yüzünde gezdiriyor Elizabet. Ardından Alma’nın Bay Vogler ile olan birlikteliğini görüyoruz. Ve yerine oturan tüm taşlar bir anda ayaklanıveriyor. Her şey güzel giderken “Bırak beni, soğuk duygusuz ve çürümüş biriyim.” dediği sahneye geliyoruz. Burada akıllarımız öyle güzel karışıyor ki kimin kime seslendiğini anlamak bile mümkün değil.
Bu sahneden sonra Elizabet’in de Alma’nın da yüzde yüz kendine has ve gerçek bir kişiliği olmadığına eminiz. Her ikisi de birbirinden izler taşıyan iki farklı kişi. Fakat aslında olanlara bakarsak, Alma anne olmaya hazır değilken anne olmuş, genç ve yetenekli bir sanatçıyken bir süre sonra taşıyamadığı yükleri ikiye bölmeyi tercih etmiş. Bir tarafta anne olmaya hazır olmadığında güçlü duruyuşuyla kürtaja başvurmuş, insanlara yardım edip onları iyileştiren bir hemşire olan Alma varken; öte yanda hazır olmadığı halde çocuğunu doğurmuş ve sanatına devam eden bir kişi olarak Elizabet’i yarattığı bir kişilik bölünmesi yaşamış. Alma’nın Elizabet’e yardım etmeye çalışması da işte bundan.
Karşılıklı oturdukları ve bizim tüm hikayeyi dinlediğimiz sahnenin, yani yarattığı personasını gerçekler ile yüzleştirmesinin ardından film çözülüyor. Elizabet çantasını toplayarak gidiyor. Ve film burada bitiyor.
Filmin genel değerlendirmesini yapacak olursak film 1966 yapımı. Bizim şu an sinemalarda sık sık görmüş olduğumuz çekim teknikleri, finalde twist yapmak gibi birçok şeyin önderi. Psikoloji temelli bir film olduğundan dolayı da anlaşılması güç, ya da farklı anlaşılmalara müsait diyebiliriz.
Ben yalnızca 1 kez izledim ve 2 kere izlenmeyi hak eden bir film. Üzerinde konuşulacak çıkarılacak birçok anlam olduğuna da eminim. Ama şimdilik benden bu kadar. Bu filmi izlememe vesile olan Sineraf grubuna ve buraya kadar okuduysanız sizlere teşekkür ediyorum :)