İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, ne denli yol kat ettiğini sanmış olursa olsun ruhunun aldığı sızı tüm bir bedenini ele geçirebiliyormuş ilk yaşı kadar taze. Dönem içerisinde ruhumda bir sızı hissettiğim vakitlerde hastanenin içerisinden girerek gideceğim yere öyle varırdım, ruhumun…devamıİnsan kaç yaşına gelirse gelsin, ne denli yol kat ettiğini sanmış olursa olsun ruhunun aldığı sızı tüm bir bedenini ele geçirebiliyormuş ilk yaşı kadar taze. Dönem içerisinde ruhumda bir sızı hissettiğim vakitlerde hastanenin içerisinden girerek gideceğim yere öyle varırdım, ruhumun sızısı tüm bir bedenimi sardığı vakitlerde bunu yapmak bana inanılmaz bir sungu sunardı. Hastaneye girer, orada gördüğüm hastaların belki bazen bir ruh yarasına dahi şükretmeyi istediklerini görür ve bunun tazeliğiyle ruhumu tekrar dinlerdim. Şimdiyse evdeyim, dört duvar arasında. Düşler, düşüşler, düşmeler ve can kırıklıklarımı gün vedasını sunduğu her vakit pencere kenarına sinip -üzerime aldığım bir battaniye ile, pencereyi açarak- göğü izleyerek, orada öylece saatlerce düşünerek geçiriyorum. Kendimde tecrübe etmekte olduğum bir his var ve bu his beni çürütüyormuş gibi hissediyorum; sanki ruhum bedenim içresinde çürüyor. Evet evet tam olarak bunu deneyimliyorum. Bunun adı acı mı bilmiyorum, ama bedensel olmayan bir acının bu denli sızı bırakması çok garip değil mi? İnsan olduğumuz için mi böyle? Yoksa göğe baktığım vakit orada yıldızlar arasında şiir tanesini görmeye çalıştığım için mi böyle? Yahut 'bir kıyıda yer edinmeye çalışıyor' olduğum için mi böyle?.. Bir kalp kırıklığının müsebbibi ne denli ağır geldi bana, belki de bu yazgım -kendileri en sevdiğim kelimelerden ikincisidir, bir diğeri ise 'usul usul' kelimesi.- belki de yazgım. Ne yapmalı, insan bazen kabullenmeli, bazen bu olgunluğu üzerine takınmalı(takınmalı mı acaba?) Ama ruhum o olgunluk içerisinde de çürüyor. Dün evdeydim, beynimin içi bir türlü susmadı, kalbimin kırıklıklarını ruhumu kanatırken yakaladım eee insan bir şey de yapamıyor tabi.. Hava da güneşi görünce ondan kaçmak yerine biraz yürümek istedim, uzun süre sonra yürümek... Yürürken güneşin çehreme değişini hissettim, tarifsiz bir ândı; belki basit gibi görünüyor ama ben orada öylece durdum, gözlerimi kapadım ve güneşin çehreme bıraktığı buseye izin verdim. Sizce de bu bir mucize değil mi, ruhuma sarılan bir mucize... Sonrasında ise bir parka geçtim, tabi ya insan bir çocuk görmeli orada bir neş'e görmeli insan yaşadığını hissetmek istiyor ben bunu bir parka giderek hissetmek istedim. Parkta oturduğum yer de ki görsel şöleni size nasıl anlatsam; yapraklar yere dökülmüş tabi ben üzerime dökülmüş gibi hissettim o ayrı :d göğe bir sarılık sunan bir görüntü, tablo gibiydi... Orada birçok şiir dinledim, aslında belirli şiirler ben de yeri olan ve sızı bırakan şiirler... ( Yıkılma Sakın, Evet İsyan) Ama aklımda sürekli şu mısra vardı, şimdi ben oturdum orada öylece çocukların dönüşünü izliyor ve gözlerimi sabitlediğim yere bakıyorken zihnim kendimi şairde dinledi: "Kalbim gerçekten kırık ve eylülün ortası" Kalbim çok kırık, çook... Tarif edemiyorum ve esiri oluyorum. İnsan pek bir kıymet biçtiği birisi tarafından nedensizce kırılınca usul usul dalıyormuş, bildim. Öyle bir gayret ki bende ki dizlerim üstüne çökmüşüm, anlatmışım anlatmışım ama o hiç dinlememiş. Belki bir şiiri yeniden duymak tüm kırıklığa can verecek; "Sana durlanmış kelimeler getireceğim"
Ne de çok çenem açıldı böyle, şimdilerde şey diyorum kendime,fısıldayarak,: "Ben yerleşemediklerime yerleşiğim, belirsizliklere yasladığım sırtımla öylece bekliyorum. Ânsızın teslimiyet..."
Hâmiş: Yazmak ne iyi geldi, burada kırıklığımı anlatmak kendi ruhuma fısıldamak ne iyi geldi. Dilerdim ki kırıklığı anlayabilen bir şiir tanesi görebileyim, o kıyıda.