Mitoloji yıllardır kendini bir şekilde asla unutturmayan, hala üzerine eklemeler yapılan bir dünya. Açıkçası bana göre doğru ya da yanlış olup olmadığını kontrol etmeden inanarak veya inanmak isteyerek sığındığımız limanlardan biri. Güçlünün güçsüzü ezdiği, herkesin mükemmel olduğu, buruk tebessümlerin tatlı…devamıMitoloji yıllardır kendini bir şekilde asla unutturmayan, hala üzerine eklemeler yapılan bir dünya. Açıkçası bana göre doğru ya da yanlış olup olmadığını kontrol etmeden inanarak veya inanmak isteyerek sığındığımız limanlardan biri. Güçlünün güçsüzü ezdiği, herkesin mükemmel olduğu, buruk tebessümlerin tatlı gözyaşların bulunduğu büyüleyici bir evren.
Henüz birkaç aydır mitoloji eserlerin bu derin kuyusuna düştüm düşeli, kitapların etkisinden kolay kolay çıkamıyorum. Öyle ki bunun gerçek olmadığını dahi bilsen, kitaptaki mesajlar ve kendi kendine çizdiğin satırlar bir şekilde ruhunu besliyor. Ve kitap bittiğine rağmen ruhumun açlığını hissedebiliyorum…
Medeline Miller’ın “Ben, Kirke” eseri de, diğer mitoloji kitaplar gibi aynı tadı verdi. Kitap oldukça açıktı aslında. Bir kadının asilliğini, gücünü ve kinini bir arada bulabileceğiniz bir yapıydı. Masumluğun ve iyi kalpliliğin kirletildiği ve kendi elleriyle kindar bir kadını oluşturdukları halde hala onu suçlamaları, sakin kalmama engel oluyor tepki göstermeme neden oluyordu. Her ne olursa olsun(ki bence bunun asla geçerli bir açıklaması olamazdı) küçük bir kız çocuğunu sırf çirkin kelimesine sığdırdıkları için öz kızı olduğu halde hizmetlilerle aynı kefeye koyamazlardı. Kendi çocuğunu bu kadar ezmek, bilemiyorum… Hiç doğru değildi işte.
Yine de benim güçlü Kirke’m tüm sevgisizliğine rağmen temiz kalpliliğini ve yüreğinden yayılan sevgisini asla kaybetmemişti. Sadece kaybetmek zorunda bırakılmıştı. O büyülerle ilgilenen bir cadı olduğunu henüz bilmezken, ilk büyüsünü sevgiyi hissettiği aşkı için yaptı. Ancak işte o an nankörlükle tanışarak kalbinin kırılışını hissetti ve Zeus tarafından tek başına yaşayamay mahkum edildi.
Yaşadıklarını düşünecek olursak bu onun için ödül gibi gelmiş olabilir ancak kim yüz yıllar boyunca tek başına kalmak isterdi ki? Yine de (Güneş Tanrısı’nın kızı olduğu halde) güçlü kadının simgesi olan Kirke bunun için de boynunu eğmedi. Terk edildiği adaya “Aiaie” adını verdi ve orada kendi dünyasını kurdu. Tek başınaydı ancak daha mutluydu. Zaman geçti ve olmaması gerektiği halde adaya birtakım ölümlüler girdi. Kirke nankör ölümlülerin davranışları sonucunda ilk kez birini öldürmeyi tattı. Ve bence onlar hak etmişti.
Tabii hikaye bununla sınırlı kalmayarak artık işlere, iksirler, canavarlar, kılıçlar, ihanetler, aşklar girerken kendimizi bir kaosun içinde buluveriyoruz. Zaten bir süre sonra kitap yağ gibi akarken nasıl bitirdiğini bile fark etmiyorsun.
Her şey bir yana sayfalar arasında annelik ve kadınlık ile ilgili aktarılan birkaç kısım bulunmakta. Şahsen en hoşuma giden ve içimi naif duygularla mayhoş eden bir kısımdı. Bir annelik duygusu ancak böyle derin bir güzellikte anlatılabilirdi…
Kitapta Zeus, Artemis, Odyseus, Athena, Hera, Helios gibi karakterler bir hikayede mükemmel bir şekilde harmanlanarak, hepsinin karakterleri ve cümleleri farklı bakış açısından ele alınmıştı. Yazarın dili samimi ve yalın olmasıyla, mitolojiye ilgi duymayanın bile kendini kitabın derinliklerinde bulabileceğine inanıyorum. Titanlar, Olimposlar, Efsanevi Canavarlar ve Ölümlüler arasında geçen fantastik bir evrende kitabın zihninde dolaştığınızı hissediyorsunuz. Kirke’nin ruh hal geçişleri, düşünce yapısı ve davranışları oldukça uyumluydu. Hikaye akışında bu konuda hiçbir kopukluk yaşamadım. Mitoloji olduğu için bazı ahlaki kavramlar ve karışık ilişkileri göz ardı etme durumunda kalmak zorundayız. Nihayetinde inanmak isteyen, kitaptaki istediği mesaja inanırdı. Herkes bir kitaptan aynı mesajı alırsa kitap okumak bir düş gezegeni olmaktan çıkardı.
Daha çok güçlü ve yalnız bir kadını anlatan bir hikayede kısa süreli yaşamak istiyorsanız bu kitap size bir süreliğine nefes olacaktır...
İyi okumalar...