Yıl 1926, Çin'deyiz. Öyle bir noktadayız ki sokaklarında hakim olan soğuk rüzgarları ancak çocuk sesleri ısıtabilecek sıcak bir çehresi varken, öte yandan diğer yüzüyle silah seslerinin hakim olduğu intikam ve hırsın simgeleştiği bir şehirdeyiz. Şanghay'dayız. Şehre hükmetmek isteyen birçok yabancı…devamıYıl 1926, Çin'deyiz. Öyle bir noktadayız ki sokaklarında hakim olan soğuk rüzgarları ancak çocuk sesleri ısıtabilecek sıcak bir çehresi varken, öte yandan diğer yüzüyle silah seslerinin hakim olduğu intikam ve hırsın simgeleştiği bir şehirdeyiz. Şanghay'dayız.
Şehre hükmetmek isteyen birçok yabancı uyruklu topluluk var ancak içlerinden sadece iki topluluk zirvede. Şanghay'ın en köklü ailesi olan Cai ailesinin başında okduğu Kızıl Çete ve Rus kökenli asil ve bir o kadar da acımasız olan Montagov ailesinin başında olduğu Beyaz Çiçekler çetesi. Bu iki çetenin on yıl öncesine dayanan kanlı savaşı, şehri görünmez bir surla ikiye bölerken bu iki yakayı bir araya getiren sadece bir nokta vardı. Varisler.
Juliette Cai ve Roma Montagov.
Aşk, kan, katliam, hırs, dram, kaos, rekabet, gurur, ihanet, kurnazlık ve fedakârlık...
Juliette nefretle kendisini soyutlamış, Roma kalbini sargılarla sarmışken; yıllar sonra şehir halkı için tek bir noktada buluşuyor. Şehir için iki çete bile aynı fikirde buluşmazken hayatlarını ve mevkilerini bir kenara atan varisler, Şanghay'ı ölüme sürükleyen insanların delilik adı verdikleri, kendi boğazlarını parçalamasına ve bilinçlerini ölümle kaybetmesine neden olan bir canavarın peşine düşüyorlar. Bu bir tür hastalık mı? Yoksa bir çeşit lanet mi? Ya da bir komplo..?
Romeo ve Juliet hikayesini düşünün.
Aşk, ihanet ve fedakarlık.
Şimdi de bunu 1920 yıllarına çekin ve üzerine bir tutam fantastik pırıltılar serpin.
Şanghay'ın görkemi, asilliği ve sessizliği ile anlatılanların kokusunun yanı sıra, esas karakterin duruşu beni en çok etkileyen unsurlardandı. Gerektiğinde babasına bile baş kaldırabilecek, geçmişindeki ihanet kırıklarına rağmen Şanghay halkı için hayatını riske sokabilecek ve Kızıl Çete'nin en güvenilir, en doğru lideri olacağına adım kadar emin olduğum güçlü kadın karakteri Juliette'ye hayran kalmamak elde değildi. Bu nedenle ister istemez 1920 Şanghay dünyasına ışınlanıp bir daha çıkmamayı isterdim.
Kurgu muhteşem. Bu kadar hoşuma gideceğini tahmin dahi edemezdim. Qipao giyen kadınların zarifliği, 20.yüzyıl nazikliği ve acımasızlığı, bir kadının güçlü duruşu, esas oğlanın naifliği ve esas kızın asiliği...
Yazar o kadar ayrıntılı ve ince düşünmüş ki, o kitabın yazarının yerinde olmayı imrenmedim desem yalan olur. Yazarın dili son derece akıcı ve yalındı, bu nedenle tek solukta bitirip, ikinci kitabın çıkmasını nasıl bekleyeceğimi düşünerek kafayı yedim hatta hala sabırsızca beklemekteyim.
Umarım bu kitaba bir şans verip okurken benim kadar zevk alıp, hayal ederken okursunuz.
İyi okumalar...