Bu filmde kimse tam olarak haklı değil. Ama herkes kendince doğru bir şey yapmaya çalışıyor. Peki ya sen izlerken neye göre karar veriyorsun: vicdanına mı, inançlarına mı, yoksa hukuka mı? Asghar Farhadi’nin A Separation filmi, ilk başta Alzheimer hastalığı üzerinden…devamıBu filmde kimse tam olarak haklı değil. Ama herkes kendince doğru bir şey yapmaya çalışıyor. Peki ya sen izlerken neye göre karar veriyorsun: vicdanına mı, inançlarına mı, yoksa hukuka mı?
Asghar Farhadi’nin A Separation filmi, ilk başta Alzheimer hastalığı üzerinden ilerleyecekmiş gibi görünse de, beni bambaşka bir yolculuğa çıkardı. Film, bir hastalıktan çok, vicdanın sessizliğini konu ediniyor. Konuşamayan bir bedenin tanıklığında herkes bağırıyor, susuyor, kaçıyor ve hesap veriyor. Ama bu hesap, mahkemelerde değil, izleyicinin iç dünyasında veriliyor. Çünkü bu film bir mahkeme değil, tam anlamıyla bir vicdan mahkemesi.
Benim için bu film, “bir karakterin kazanıp kaybettiği” bir hikâye değil. Asıl kazanan ya da kaybeden izleyici oluyor. Kendi içindeki teraziyi nasıl kuruyorsa, yüzleşebiliyorsa ya da kaçıyorsa… Belki de o yüzden film seni öyle bir konuma sokuyor ki, karakterlerin yaptığı hataları savunurken buluyorsun kendini. Onlara değil, kendine itiraf etmek zorunda kalıyorsun.
Filmde en çok etkilendiğim karakter Termeh oldu. Bence filmdeki en sıkışmış karakter oydu.
Vicdanı olan bir çocuktu o.
Annesine hem hayran hem mesafeli.
Babasıyla güven ilişkisi içinde ama ona yalan söylemek zorunda kalıyor.
Ne yaşına uygun bir ağırlık bu, ne de onun seçtiği bir yük.
Nader’i izlerken empati kurduğum anlar oldu. Özellikle babasına bakmak konusundaki sorumluluğu ve kızına karşı olan ilgisi beni etkiledi. Ama hamile bir kadını itmesini hiçbir şekilde doğru bulamıyorum. Düşünceyle eylem arasında bir sınır var ve o sınır aşıldığında savunulacak pek bir şey kalmıyor. Razieh için de karmaşık duygularım vardı. Evet, kendisini korumak için yalan söyledi; ama kendisini korumak için bile olsa iftira atmış bulundu. Ve bu, ne kadar zor bir durumda olursa olsun, görmezden gelinemeyecek bir şey. Daha bütüncül bakmak gerekiyor. Sadece kişinin içinde bulunduğu zor duruma değil, onun davranışlarının yol açtığı sonuçlara da…
Film boyunca kimse tamamen doğru davranmıyor. Ama herkes, elindeki imkanlar ve sınırlarla bir şekilde hayatta kalmaya çalışıyor. Bütüncül olarak bakıldığında herkes bir şeyleri yanlış yapıyor. İşte bu noktada Farhadi’nin ustalığı devreye giriyor: Yargılamayı sana bırakıyor, ama sen yargıladıkça kendi vicdanınla çarpışıyorsun.
A Separation, sonunda hiçbir karaktere adalet getirmiyor.
Ne Nader kazanıyor, ne Simin, ne Razieh…
Ama belki bir tek izleyici kazanıyor.
Ya da kendini sorgulamadan izlediyse, en çok o kaybediyor.
Bu film, izlenip biten değil, bittikten sonra içte başlayan bir film. Hikâyenin sonu, aslında senin içinde yazılıyor...
İyi seyirler...