Altı farklı takıntıya sahip kişinin, aynı gün aynı saatte bir psikiyatrın bekleme salonunda karşılaşmalarıyla; film ilk başta komedi türü izlenimini veriyor. Başta eğlenceli bir kurgu gibi duruyordu ancak film ilerledikçe detaylar dikkatimi çekmeyi başardı. Terapi o odaya adım atmanla başlar…devamıAltı farklı takıntıya sahip kişinin, aynı gün aynı saatte bir psikiyatrın bekleme salonunda karşılaşmalarıyla; film ilk başta komedi türü izlenimini veriyor.
Başta eğlenceli bir kurgu gibi duruyordu ancak film ilerledikçe detaylar dikkatimi çekmeyi başardı.
Terapi o odaya adım atmanla başlar aslında. Hislerinle, düşüncelerinle ve yüklerinle başlarsın her şeye. Bazen yüklerin ağırlaşır, bazense hiç olmamış kadar hafiflersin. Bazen ağır gelir anlatmak, ağlamak hatta dinlemek dahi; ancak fark etmesen dahi sessizce başkasını dinlemek bile terapiye adımdır.
Filmde esas alınan altı kişinin zorunlu bir bekleyişin içindeyken, zaman geçtikçe kendilerini başkasının gözünden görmeye, kendi seslerini başkasının sözlerinde duymaya başlarlar.
Açıkçası ben de izleyici olarak, sadece onların hikâyesine değil, kendi iç seslerime de tanıklık etmeye başladım. Her bir karakterde kendimden küçük küçük dahi olsa bir parça buldum. Sanki hepimizin içinde saymaya, tekrar etmeye, kontrol etmeye, içimizden geleni bastırmaya çalışan küçük mekanizmalar var. Belki de bu yüzden film bana, altı kişi üzerinden değil, altı farklı içimiz üzerinden ilerliyor gibi hissettirmiştir...
Ama her şey bu kadar derin işlerken, bazı karakterlerin biraz yüzeyde kaldığını da söylemeliyim. Özellikle temizlik takıntısı olan karakter…
Beni rahatsız eden şey, bu karakterin mizah malzemesine indirgenmiş olmasıydı. Çünkü temizlik obsesyonu, sadece elleri yıkamakla ya da cam açmakla sınırlı değil. Gerçek yaşamda bu takıntı, kişinin hem iç dünyasını hem de çevresiyle olan ilişkisinin sınırlarını çizen bir şeye dönüşebiliyor. Kimi zaman sevdiklerinden uzak kalmasına, kimi zaman hayatını kısıtlamasına neden oluyor. Film bunu göstermek yerine geçiştiriyormuş gibi hissettirdi bana. Belki bu konuda çok şey okuduğum ve gözlemlediğim için böyle hissettim. Ama işte, o eksiklik filme olan bağ ve empati duygusunu biraz zayıflatıyor.
Ayrıca final sahnesi kısmının gerekliliğini biraz sorguladığımı da belirtmeliyim. "Havada kalmış"tan ziyade "klişe gibi de değil gibi de" olmuş. Yani beğenmedim açıkçası ama oturup bunu eleştirecek kadar da irdelemeyi tercih etmiyorum.
Yine de bu eksiklere rağmen, film benim için bir “grup terapisi” etkisi yarattı. Karakterlerin birbirleriyle çatışmaya başladığı, içlerini döktükleri, bastırdıklarını açığa vurdukları anlar geldiğinde, daha dikkatli incelerken buldum kendimi. Çünkü o anlarda, sadece karakterler açılmıyor, izleyici de içini biraz olsun yokluyor.
İnsan ancak aynalanınca kendini duymaya başlar sonuçta ve bu film tam da bunu yapıyor diye düşünüyorum.
Film ara ara güldürüyor evet, ama beni en çok düşündürdüğü yerlerde yakaladı. Çünkü hepimizin zihninde görünmez bir tekrar mekanizması var. Biri bizi durdurmadığında, sonsuza kadar sürebilecek bir düşünce, bir alışkanlık, bir korku. Film de tam olarak bu döngüyü görünür kılıyor.
(En azından terapi bölümlerini okuyan insanlara önerebileceğim, yüzeysel bir film diyebilirim.)
İyi seyirler...