“Savaşın kazananı yoktur; sadece daha geç kaybedenleri vardır.” Savaşın ardından oğullarını aramak için Türkiye’ye gelen bir babanın hikâyesini anlatıyor gibi görünse de; daha çok içten içe çok önceden dağılmış, sessizce çökmüş bir adamın yolculuğunu anlattığını düşünüyorum. Joshua Connor’ın karısı hayattayken…devamı“Savaşın kazananı yoktur; sadece daha geç kaybedenleri vardır.”
Savaşın ardından oğullarını aramak için Türkiye’ye gelen bir babanın hikâyesini anlatıyor gibi görünse de; daha çok içten içe çok önceden dağılmış, sessizce çökmüş bir adamın yolculuğunu anlattığını düşünüyorum. Joshua Connor’ın karısı hayattayken oğulları için hiçbir çaba göstermemesi, aslında onun çoktan tükenmiş bir adam olduğunu düşündürdü bana. Belki de karısının ölümü sadece fiziksel değil, duygusal olarak da bir kopuştu onun için. Aramak için kaybetmeyi beklemiş gibiydi.
Filmde yas ve travma vardı ama ben izlerken o duyguların ağırlığını tam olarak hissedemedim. “Bu acı bana geçti” diyemedim.
Tabii Yılmaz Erdoğan’ın oyunculuğu bu eksikliği bir nebze kapatıyordu; bakışlarındaki yük, yürüyüşündeki sessizlik, kelimelere dökülmemiş bir yas taşıyor adeta.
Cem Yılmaz ise yerinde bir tercihti ama yerine başka biri de olabilirmiş gibi hissettirdiğini de belirtmeliyim.
Russell Crowe'un karakterini ise oldukça sahici buldum. O acıyı oynuyormuş gibi değil, taşıyormuş gibi geldi bana. Duygusal çöküşü inandırıcıydı, hatta yer yer bana da yansıdığını söylemeliyim.
Filmde beni en çok etkileyen an, ölümün iki taraf için de ne kadar eşit ve ağır olduğunu gösterdiği o sessiz sahneydi. O an kimin daha çok acı çektiğini, kimin “haklı” olduğunu düşünmedim bile. Çünkü savaşta kimse kazanmıyor. Herkes bir şeyini kaybediyor.
Eğer tarihi bilmeseydim, bu sahnede kimin mağdur olduğuna dair yanlış bir yargıya bile varabilirdim. Ve muhtemelen batıdaki izleyici de böyle izlemiştir bu filmi (tarihten çok duyguyla)
Filmde Türk karakterler çoğu zaman yüzeysel yazılmış. Yılmaz Erdoğan kendi sınırlarının ötesine geçmeye çalışmış, ama yazılan karakterler genelde “nasıl görünmeli” düşüncesiyle çizilmiş gibiydi. Bizden biri gibi değil, “bize göre” yazılmış.
Connor’ın bu topraklara gelip bizden hesap sormaya çalışmasıysa, hikâyede rahatsız eden asıl boşluklardan biriydi bence. Çünkü tarihsel olarak bu coğrafyada yaşanan kayıplar, sadece bir adamın arayışıyla açıklanamayacak kadar büyük...
Ayrıca filmin başlarında İstanbul neredeyse bir Orta Doğu gibi gösterilmişti. Filtresi, havası, dokusu… Arap coğrafyasını andırıyordu. Sanki bilinmeyen, bir doğu masalına giriş yapıyormuşuz gibi. Ama filmin ortalarına doğru bu atmosfer değişti. Görüntü, tonlama, karakter ilişkileri daha insani, daha sade hale geldi. Belki de bu dönüşüm, Joshua’nın içsel değişiminin de bir yansımasıydı. Zaten film de tam o andan sonra sarmaya başladı benim için.
Genel olarak düşündüğümde, izlediğime pişman değilim. Bazı sahneleri hâlâ hatırlıyorum. Ama keşke o yoğun duygular sadece birkaç sahneye değil, filmin geneline yayılabilseydi.
Bu film açıkçası, bana düşündürdü ama tam olarak hissettiremedi.
İyi seyirler...