Nilgün Marmara'nın 77-87 yılları arasında yazdığı şiirlerinin bir derlemesi olan Daktiloya Çekilmiş Şiirler, şairin eserlerini kronolojik olarak sıralıyor. "Böyle düşüş görmemiştim ölgün ve kırık çakılmış kalmıştım / gelecek zamanlı düşler çatıyordum kapladığım şuncacık yerde; / bu ölçümsüz gökyüzünde..." "Sen ben…devamıNilgün Marmara'nın 77-87 yılları arasında yazdığı şiirlerinin bir derlemesi olan Daktiloya Çekilmiş Şiirler, şairin eserlerini kronolojik olarak sıralıyor.
"Böyle düşüş görmemiştim ölgün ve kırık çakılmış kalmıştım / gelecek zamanlı düşler çatıyordum kapladığım şuncacık yerde; / bu ölçümsüz gökyüzünde..."
"Sen ben ağlarken
avucum bir deniz mi çocuk?
Meleksi birliktelik içre,
Göksel haleyle çevrelenmiş
Ölümün ve yaşamın ikircilliği."
"Kendimizle oynayan güçsüz mahluklarız biz, yaptırımla ödülü gönlümüzde barışık tutan. Mesafemiz kuyruğumuzla başımız arasında gider gelir, dehşetli sevincimiz bulunca
ayrılmazlığını yengimizle yenilgimizin.
Devimimiz: Felcimizin kaynağından fışkıran,
Güçsüzlüğümüz: Kıvrak istemimizin yatağı.
Böylece doldururuz biz her kaygının, her doyumun kucağını."
"Hedef,
Yaşamı ölümden ayırmadan sürdürmede.
Ufuğun bitimsizliğine yakarı;
Birliği gökyüzü haritasına işlemek,
Hedef! Suda bu işlemenin yansımasında..."
"Issız patikalarında isteklerin,
ertelenmiş çığlıklarda,
Yeşillerin özsu hüzünlerinde yaşıyorduk.
Görülenle baktığımız kutsalda susuyordu.
Sürüklediğimiz cesetlerimizdi,
ayrımsadık kıvançla.
Gök eşlikti
eş-deş-lik
acıyla...
Bir an sonra yokolacak yontuların
yanılsamalı gölgelerinde
sığınmıştık."
"Böylesine ıslak gözlerim evrenin köleleri mi? Kanımın mezarlarını her an yeniden kazan sonsuz kokulara dayanabilir miyim? Ve biri kalabilir, aşkın yürekte, bilinmeyen gezegenlerin dokusunda saklanan cesaretin birikimini saymak için..."
"Sen günün ilk saatlerinin kırılganlığında, şen bir yüzle doğmuştun, biliyorum. Gün, güçlü soluğu duyduğunu yadsımadı. Gökeller parmakların efsunla yunarak hayatın Özsuyunu damlatacaktı dev sevgilerinin gözkapaklarına evrenin"
"Yaşamını bir çocuk başı gibi görüyor o,
Ve yazgısı saçlarını karıştıran yönü belirsiz esinti.
Bu rüzgâr güleç bir yoldan tarihe geri gönderiliyor,
Eşzamanıyla ilerleyişin, bulanıklığa ve deliliğe."
"Dünyamsın benim, zorbam, düzenim, Bundan gözlerim göğe çevrili, ellerim denizde.
Hiç katılmadan sende yaşıyorum, dirimimsin benim, doğarken öldüğüm."
"Üşümüşüm...
Ölülerimi taşıyordum, öyle sağır.
Kaç kez dokundum soğuk dudaklara.
Bilemedim nasıl dönmez o göz ayrıldığı kaynağına, direnir o kadar!
Üşümüşüm...
Bu yaklaşan kışla değil,
Deniz ürpertisi, göğün alacasıyla değil, Ellerimin soğukluğu hep bir kalabalıkta.
Kaçışının gizini gönlünde tuttuğun
bilisiz aşkı
(nı) ver bana!
Üşümeyeyim..."
"Pek az zamanı kaldı bu zora koşulmuş bedenimin,
Ölduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi...
Tüy, kan ve hiçbir salgıyı düşünmeden, Kesmeliyim soluğunu doğmuş olmanın!"
"Karanlıkta durakalınan bu boşluk değil Başlatan bakışımı ve eşlenmesini artık zamanın,
Sen Petra, gözyaşının acısı ve dökük saçların, kıvırcık saçların, değişken saçların."
"Uyandığımızda yalnızlığın yanıbaşımızda uyuduğunu görmek..."
"sevgili küçük ölüm
dur ayaklarının altını anlayalım
kaşlarını, eksik kalan yerlerini
karlar kraliçesini ev içlerinin
tarihin sonsuz noktalama işaretlerini de
kaçalım kalık çalıkuşundan ve daha nelerden
ülkemizin kırmızı kayığıyla
o döker yine suçunu
örtse de sisle ayıbını gece"
"Gece; ipek dokusu çözüldüğünde
Ellerim: eksik cennetim benim."
"Ben babamın yuvarladığı çığın altında kaldım."
"Ey, iki adımlık yerküre
Senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!"
9.6/10