Spoiler içeriyor
Ölüme yaklaştığını hisseden ve karısı Adele tarafından terk edilen tiyatro yönetmeni Caden Cotard hayatını olduğu gibi sahneye taşımak ister. Bu istek gerçek ve kurmacanın iç içe geçmesiyle Caden'ın algılarının yavaş yavaş kopmasına ve gerçek New York ile Caden'ın yarattığı New…devamıÖlüme yaklaştığını hisseden ve karısı Adele tarafından terk edilen tiyatro yönetmeni Caden Cotard hayatını olduğu gibi sahneye taşımak ister. Bu istek gerçek ve kurmacanın iç içe geçmesiyle Caden'ın algılarının yavaş yavaş kopmasına ve gerçek New York ile Caden'ın yarattığı New York'un zihinlerde birbirine karışmasına sebep olur.
Hasta olduğunu hissetiği ve ölmeden önce kariyerini başka bir noktaya, belki zirveye belki de bir bilinmeyene taşımak isteyen Caden bunun için bir arayışa ve çabaya girer. Bu arayış onu hem gerçekliğe yakınlaştırırken hem de gerçeklikten olduğu gibi koparır. En basit bir örnekle zaman algısı yoktur Caden'ın. Aradan geçen yıllar ona birkaç gün gibi gelmektedir. Biz izleyicilere de bu böyle yansır. Zamanın bu kadar hızlı aktığını, karakterlerin yaşlandığını görmek beni şaşırtmıştı. Caden'ın bozulan zaman algısı beni öyle bir yanıltmış ki ben de onun gibi sadece birkaç gün geçti sanmıştım film içerisinde.
Film birçok temayı işliyor, birçok metafor barındırıyor içerisinde. Onların birkaç tanesinden söz etmek isterim.
En başta ölüm ve yaşam teması. Caden'ı saran ölüm korkusu ve hayatının son anlarında -aradan geçen yıllara bakarsak çok da son anlar sayılmaz- geride kendinden büyük bir parça bırakıp varolma çabasıyla girdiği bir girişim anlatılıyor. Zamanı geri alamayacağını, ölümden kaçamayacağını anlaması onu böyle bir yola sokuyor.
Gerçeklik ve kurmaca temasından bahsetmek istiyorum biraz. Filmde bir gerçek New York var, bir de Caden'ın kurduğu varettiği New York var. İki şehir birbirine o kadar sert bir şekilde geçmiş ki karakterimiz, daha doğrusu karakterlerimiz kimliklerini kaybediyor. Kendi hayatını kontrol edemeyen ve her şeyini kaybettiğini düşünen -başta karısı Adele ve kızı Olivia- Caden, kurmaca hayatını yönetmek istiyor. Fakat bu kurmaca hayata kendilerini fazlaca kaptıran oyuncular buna da izin vermiyorlar. Bu konuya da şimdi kimlik ve aidiyat başlığı altında değineceğim.
Caden rolü için seçilen Sammy, yıllarca Caden'ı izlediğini, onun her hareketini takip ettiğini neler yapacağını önceden kestirdiğini, neler düşündüğünü neler hissettiğini bildiğini söylüyor. Rol için seçildikten sonra Sammy'i sık sık Caden'ın peşinde görmeye başlıyoruz. Gerçekten de her hareketini takip ediyor, tekrarlıyor. Sammy bir nevi kendi benliğini unutuyor aslında Caden olmak için. Caden bile daha kendini keşfedememişken Caden olan Sammy kendini kaybediyor. Sammy'nın intiharı aslında Caden'ın ulaşmak istediği ama cesaret edemediği mutlak sonsuzluğu işaret ediyor. Sammy sahte Caden olarak onun kalbinden geçeni gerçeğe döküyor sadece.
Bu temalar dışında oldukça ilgi çekici metaforlara da sahipti film. İkisinden bahsetmek istiyorum. İlki Caden'ın eski karısının dairesine gitmesi ve kendi varlığını hissetirmeden orayı temizlemesi. Bu Caden'ın geçmişte yaptığı hataları toparlama isteğinden ileri geliyor. Karısının yaşadığı daireyi temizleyerek bir nevi geçmişinden arınıyor aslında. Onun anılarına bakarken o anıları da temizleyerek hem benliğine kazıyor, hem de yok ediyor kısaca.
En önemli, yani benim en ilgimi çeken metaforu da yangın metaforu oldu. Caden'ın ilişki kurduğu kadınlardan biri olan ve tiyatroda gişe memuru -daha sonra asistan- Hazel, sürekli yanan bir evde yaşıyor. Emlakçı evin yangını dışında bir sorunu olmadığını ama sigortasının da olduğunu belirtiyor. Hazel yıllarını bu yanan evde sürdürmeye devam ediyor. İlk başta bu yangın teması çok gülünç ve saçma gelmişti. Bunun bir metafor olduğunu kavramadan önce. "Neden söndürmüyor?" diye düşünmüştüm. Yangın zaman gittikçe büyüyordu, fakat Hazel buna bir şey yapmıyordu. Veyahut kimse bir tepki vermiyordu. Evin sürekli yanıp durması normal bir şeymiş gibi. Oysa yangın sadece göstermelikmiş. Yani aslında içten içe bizi tüketen, gözardı ettiğimiz duygularını, anları temsil ediyor o yangın. İçimize attıkça büyüyen, zararı olmaz deyip bir köşede tuttuğumuz travmalarımızı. En sonunda dumandan zehirlenip ölüyor Hazel. İşte bizi yok eden de dışavurmayıp görmezden geldiğimiz stres oluyor.
New York'un yansımasını var ederken kendi yanılsamalarının içinde kayboluyor Caden Cotard...