Sonbahar geldi, ekim geldi, Cadılar Bayramı geldi… Eee, bana da buna yaraşır bir kitap okumak düştü. Bu sene seçtiğim kitap Biz Hep Şatoda Yaşadık oldu. Kitap, ailesinin ablası ve sakat amcası haricindeki bütün üyelerini zehirlenme sonucu kaybeden genç bir kız…devamıSonbahar geldi, ekim geldi, Cadılar Bayramı geldi… Eee, bana da buna yaraşır bir kitap okumak düştü. Bu sene seçtiğim kitap Biz Hep Şatoda Yaşadık oldu. Kitap, ailesinin ablası ve sakat amcası haricindeki bütün üyelerini zehirlenme sonucu kaybeden genç bir kız olan Mary Katherine Blackwood’un ağzından anlatılıyor.
Bu toplu ölümden sonra herkes, o gün son akşam yemeğini pişiren Mary’nin ablası Constance’in katil olduğunu düşünüyor ve bütün kasaba, geride kalan Blackwood ailesinden hem sınıfsal kinler hem de katil oldukları gerekçesiyle nefret ediyor. Bu olaydan sonra Constance evden asla çıkamamaya başlıyor. Mary’de ise paranoyak ve şizofrenik belirtiler görülüyor, hatta zaman zaman çocukça korkular duymaya başlıyor.
Bu iki kız kardeş, yürüyemeyen amcalarıyla birlikte görkemli şatolarında adeta hapis olarak yaşıyorlar. Ama kendi küçük dünyalarında mutlular ve kesinlikle bu düzenin bozulmasını istemiyorlar. Sanırım buraya kadarı hikâyenin temasını anlamak için yeterli. Gelelim benim yorumuma:
Bir gerilim kitabından zevk almamı sağlayan en önemli şey, hikâyenin içinde hissedebilmek. Yazarın bunu kesinlikle başarabildiğini düşünüyorum. Kitabın çoğunda kendimi o evde, Mary ve Constance’la yaşayan üçüncü bir kız kardeşmiş gibi hissettim. Her kapı çaldığında, her dışarıdan gelen tehditte, güvenli alanımız ihlal ediliyormuş gibi bir huzursuzluk kapladı içimi. Her an bir kasabalı eline taş alıp camımızı kıracak ve bize bir katilmişiz gibi bakacakmış gibi güvensiz hissettim.
Bu yüzden hiç evden çıkasım gelmedi ve kardeşlerimle sonsuza kadar evimizin konforunda çürümek, garip bir şekilde, iyi bir fikir gibi geldi. Siz de eğer gotik bir şatoda, akli dengesi yerinde olmayan iki kız kardeşle rahatsız edici günler geçirmek isterseniz, bu kitabı okuyabilirsiniz.
Lafı fazla uzatmayayım, birkaç alıntıyla yorumumu bitireyim. Ha, bir de yorum bitmeden şunu ekleyeyim: Bence kimin aileyi zehirlediği rahat bir şekilde tahmin edilebiliyordu ama bu kitabın atmosferinin yanında çok da önemli değil zaten.
“Mevsimleri yiyip bitiriyoruz. Baharı, yazı ve sonbaharı yiyoruz. Bir şeylerin yetişmesini bekleyip sonra onu yiyoruz.”
“En ölümcül zehirler, tıpkı en kuvvetli tılsımlar gibi insan yüreğinde büyüyor ve hiçbir yer, ama hiçbir yer insanın evi gibi olmuyor.”
“Nereye gidebiliriz ki?" diye sordum ona. Bizim için neresi buradan iyi olabilir? Dışarıda bizi kim sever? Dünya korkunç insanlarla dolu."
“Doğada hiçbir şey yoktan var olmuyor ve sarayların enkaza, hayallerin hezeyana dönmesi için bir an yetiyor; geriye biraz toz, belki biraz da kül kalıyor.”