Spoiler içeriyor
Bahçıvan ve Ölüm’ü okurken, yaşadıklarımı birebir okuduğumu düşünmedim; ama kitap beni, farkında olmadan, çok tanıdık bir zaman dilimine geri sürükledi. Bazı sahneler değil belki, ama bazı duruşlar, bazı sessizlikler, bazı cümle araları… Hepsi bana, dedemin hastalığı dönemini anımsattı. Okudukça bir…devamıBahçıvan ve Ölüm’ü okurken, yaşadıklarımı birebir okuduğumu düşünmedim; ama kitap beni, farkında olmadan, çok tanıdık bir zaman dilimine geri sürükledi. Bazı sahneler değil belki, ama bazı duruşlar, bazı sessizlikler, bazı cümle araları… Hepsi bana, dedemin hastalığı dönemini anımsattı.
Okudukça bir hikâyeye tanıklık etmekten çok, kendi geçmişimde dolaşıyor gibiydim. Bu kitabı okurken sık sık aynı hisse kapıldım: Sanki anlatılanlar benim ağzımdan değil, annemin ağzından dökülüyordu. O dönemi onun gözünden, onun taşıdığı yerden okuyormuşum gibiydi. Bu his beni özellikle sarstı. Çünkü ben o günlerde daha çok izleyen, duyan ama tam olarak adlandıramayan bir yerdeydim. Kitap sayesinde, o suskunluğun ne kadar ağır bir yük olduğunu daha net hissettim.
Bahçıvan ve Ölüm, acıyı doğrudan göstermiyor; onu etrafından dolanarak anlatıyor. Hastalığın kendisi değil, hastalıkla yaşamak zorunda kalmanın yarattığı yorgunluk ön planda. Zamanın uzaması, gecelerin ağırlaşması, evin yavaş yavaş bir bakım alanına dönüşmesi… Bu anlatım biçimi, beni tekrar o dönemin içine çekti. Evde kalmak isteyen bir insanın yanında olmanın ne kadar zor bir sorumluluk olduğunu düşündürdü bana. Hem onu korumaya çalışmak, hem de onun acısına tanıklık etmek.
Okurken çok üzüldüm. Çünkü kitap, bende yalnızca hüzün yaratmadı; bir geri dönüş hissi yarattı. Bazı sayfalarda durup kitabı kapattım. Okumaya devam etmek istedim ama aynı zamanda istemedim. Çünkü her ilerleyişte, bastırdığımı sandığım anılar biraz daha yüzeye çıkıyordu. O dönemlerin gerçekten geride kaldığını sanıyordum; ama kitap bana, onların sadece sessizleştiğini gösterdi.
Kitabın en çarpıcı yanlarından biri, bakım verenlerin yaşadığı görünmez tükenişi çok sakin bir dille hissettirmesi. Kimse yüksek sesle şikâyet etmiyor. Kimse “artık yapamıyorum” demiyor. Ama her satırda bir yorgunluk var. Bu yorgunluk, beni anneme götürdü. O dönemde onun taşıdığı yükü, belki de ilk kez bu kadar net düşündüm. Söylenmeyen cümleleri, bastırılan korkuları, “daha fazlasını yapabilir miydim” sorusunu.
Kitapta anlatılan baba figürüyle dedemi birebir özdeşleştirmedim. Ama o figür, bana dedemin duruşunu, hayata karşı sessizliğini, hastalıkla kurduğu mesafeli ilişkiyi hatırlattı. Hastanelerden duyulan rahatsızlık, evde kalma isteği, acının insanı içten içe eritmesi… Bunlar kitapta doğrudan yaşanmasa da, metnin ruhu beni bu düşüncelere itti.
Bahçıvan figürü, bana bu noktada çok anlamlı geldi. Sabırlı, sessiz, toprağı tanıyan bir hayat anlayışı. Ölüm ise bu düzenin karşısında, bağırmadan gelen bir gerçeklik. Kitap, ölümü ne kutsuyor ne de lanetliyor. Sadece onunla yaşamak zorunda kalan insanların hâlini gösteriyor.
Bu dingin ama sert anlatım, beni derinden etkiledi.
Bahçıvan ve Ölüm’ü okurken hissettiğim şey, sadece üzüntü değildi. Bir ağırlıktı. Yeniden hatırlamanın ağırlığı. Geçmişle istemeden kurulan bir temasın ağırlığı. Okuma süreci benim için kolay olmadı; ama bu zorluğun kitabın gücünden geldiğini düşünüyorum. Çünkü bazı kitaplar seni rahatlatmak için yazılmaz. Seni sarsmak, seni düşündürmek, seni kendi hikâyene yaklaştırmak için yazılır.
Kitap da benim için tam olarak bunu yaptı. Bana birebir yaşadıklarımı anlatmadı; ama o yaşadıklarımın duygusunu geri verdi. Okurken tekrar o dönemlere gittim. Aynı sessizliğin içine girdim. Aynı çaresizliği hatırladım. Bu yüzden Bahçıvan ve Ölüm, benim için sadece beğendiğim bir kitap değil; okurken canımı acıtan, ama gerçeğine sadık kalan bir metin oldu.