Spoiler içeriyor
Bu ay kitap kulübümüzün ilk kitabı olarak Başkalarının Tanrısını seçtik ve açıkçası kendisini çok beğendim. Kulübün ilk kitabı için de çok güzel bir seçim olduğunu düşünüyorum. Mine Söğüt'ün kalemini gerçekten çok seviyorum Türk edebiyatında kalemini çok başarılı bulduğum yazarlardan biri…devamıBu ay kitap kulübümüzün ilk kitabı olarak Başkalarının Tanrısını seçtik ve açıkçası kendisini çok beğendim. Kulübün ilk kitabı için de çok güzel bir seçim olduğunu düşünüyorum.
Mine Söğüt'ün kalemini gerçekten çok seviyorum Türk edebiyatında kalemini çok başarılı bulduğum yazarlardan biri daha önce Deli Kadın Hikâyelerini okumuş ve o kitaptan da çok etkilenmiştim. Başkalarının Tanrısında da yine o kendine has anlatımını görmek beni ayrıca mutlu etti.
Bir şekilde hayatın dışına itilmiş Musa, Efsun Abla, Adnan Abi ve Hülya'nın yollarının kesişmesini anlatıyor. Sonrasında çöpte buldukları Matruşka'nın da hayatlarına girmesiyle bu insanların arasında bambaşka bir bağ oluşuyor. İlk bakışta birbirinden çok farklı karakterler gibi görünseler de hepsinin ortak bir tarafı var Hayat onları bir yerinden kırmış.
Musa'nın hikâyesi özellikle ilgimi çekti çünkü diğerlerinden farklı olarak elinde düzenli bir hayat varken bunu kendi isteğiyle bırakıyor işini, evini, ailesini geride bırakıp sokağa çıkıyor. Başta bunu bir özgürlük gibi görse de kitap ilerledikçe bunun gerçekten özgürlük olup olmadığını sorgulamaya başlıyoruz bence Musa'nın asıl meselesi sokakta yaşamak değil, kendi hayatına yabancılaşmış olması.
Efsun Abla'nın geçmişi ise beni en çok etkileyen kısımlardan biriydi. Yaşadığı şiddet ve uğradığı şeyler karakterin bugünkü halini anlamamızı sağlıyor ona üzülürken bazı davranışlarında öfkelendiğim de oldu. Hülya'da da benzer bir duygu yaşadım. Adnan Abi ise geçmişini hatırlamamasıyla diğerlerinden ayrılıyor onun hikâyesinde daha çok kimlik ve geçmiş meselesi üzerine düşündüm. Matruşka ise bütün bu karanlığın içinde çok farklı bir yerde duruyor. Daha hiçbir şey yaşamamış bir bebeğin çöpte bulunması bile kitabın dünyası hakkında aslında çok şey söylüyor.
Final kısmı benim için kitabın en ilginç taraflarından biriydi. Musa'nın yaşadıklarının rüya olduğunu anlamamız, bütün hikâyeyi baştan düşünmeme neden oldu. İlk anda biraz şaşırdım ama sonrasında Musa'nın neden böyle bir dünyaya ihtiyaç duyduğunu düşünmeye başladım özellikle sonunda tekrar kendi hayatına, o düzenli ve sıradan yaşantısına dönmesi bence çok anlamlıydı. Kaçmak istediği hayata yeniden uyanması, bana insanın bazen değiştirmek istediği şeylerden fiziksel olarak uzaklaşsa bile zihninden kaçamadığını düşündürdü.
Kitap boyunca beni en çok düşündüren şey ise insanların hayatlarına dışarıdan bakıp onları birkaç kelimeyle tanımlamamız oldu. Birini evsiz, bağımlı, deli ya da başarısız olarak görmek çok kolay ama o insanı o noktaya getiren şeyleri bilmiyoruz. Mine Söğüt de tam olarak bu noktada okurun bakışını değiştiriyor karakterleri aklamaya çalışmadan, yaptıklarını haklı göstermeden, onların hikâyelerine bakmamızı sağlıyor. Özellikle finalden sonra başındaki bazı olayları tekrar düşününce daha farklı bir anlam kazandı.
Ben kitabı gerçekten çok sevdim hem anlatımı hem karakterleri hem de altında bıraktığı düşünceler açısından bende iz bırakan kitaplardan biri oldu. Mine Söğüt'ün kalemine zaten hayrandım, bu kitap da bu sevgimi kesinlikle değiştirmedi; aksine neden bu kadar sevdiğim yazarlardan biri olduğunu bir kez daha gösterdi.
Spoiler içeriyor
Masumiyet Müzesi’ni bir aşk hikâyesi olarak değil, takıntının aşk adı altında nasıl romantikleştirildiğini anlatan bir hikâye olarak görüyorum. Kemal’in Füsun’a olan bağlılığı ilk başta büyük bir aşk gibi sunulsa da zamanla bunun sağlıklı bir sevgiden çok sahip olma ve geçmişe…devamıMasumiyet Müzesi’ni bir aşk hikâyesi olarak değil, takıntının aşk adı altında nasıl romantikleştirildiğini anlatan bir hikâye olarak görüyorum. Kemal’in Füsun’a olan bağlılığı ilk başta büyük bir aşk gibi sunulsa da zamanla bunun sağlıklı bir sevgiden çok sahip olma ve geçmişe saplanıp kalma hâline dönüştüğünü düşünüyorum.
En rahatsız edici taraflardan biri de Kemal’in Sibel’e karşı davranışı. Füsun’a duyduğu hisleri gerekçe göstererek Sibel’e yaptıklarını mazur görmek mümkün değil. Bir insanı sevdiğini iddia ederken başka bir insanın hayatını ve duygularını bu kadar kolay hiçe sayması, Kemal’in aslında ne kadar bencil olduğunu gösteriyor.
Füsun açısından da hikâyenin problemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü olayları çoğunlukla Kemal’in gözünden görüyoruz ve Füsun’un kendi arzuları, düşünceleri ve yaşadıkları zaman zaman onun takıntısının gölgesinde kalıyor. Bu yüzden Füsun’u gerçekten tanımaktan ziyade, Kemal’in gördüğü Füsun’u tanıyoruz
Bir de en büyük sorusu bence şu: Bir insanın eşyalarını toplamak, anılarını nesnelere hapsetmek ve yıllarca o geçmişin içinde yaşamak aşk mıdır, yoksa takıntı mıdır? Ben ikincisine daha yakınım. Zaten eserin asıl ilginç tarafı da burada başlıyo ama yapımın güçlü taraflarını da es geçmemek lazım dönemin İstanbul’unu, atmosferini ve karakterlerin yaşadığı sınıfsal farklılıkları başarılı şekilde yansıtıyor. Hikâyenin nostaljik havası da oldukça etkileyici.
Sonuç olarak benim için ne kadar büyük bir aşktan ziyade bir insan aşkını kaybettikten sonra onun yokluğuyla ne kadar ileri gidebilir? hikâyesi. Romantik bir aşk hikâyesi bekleyen biri için rahatsız edici olabilir; fakat takıntı, sahiplenme ve aşk arasındaki sınırı sorgulaması açısından oldukça ilginç.
Spoiler içeriyor
Atatürk’ün önerdiği kitaplardan biri olduğu için yine merak edip okumak istedim. Toplum Sözleşmesi aslında sadece bir toplumun nasıl yönetilmesi gerektiğini anlatan bir kitap değil iktidarın nereden geldiğini, bir yöneticinin insanları yönetme hakkının neye dayandığını, özgürlük, eşitlik ve halkın iradesinin neden…devamıAtatürk’ün önerdiği kitaplardan biri olduğu için yine merak edip okumak istedim. Toplum Sözleşmesi aslında sadece bir toplumun nasıl yönetilmesi gerektiğini anlatan bir kitap değil iktidarın nereden geldiğini, bir yöneticinin insanları yönetme hakkının neye dayandığını, özgürlük, eşitlik ve halkın iradesinin neden önemli olduğunu sorguluyor. Kitap boyunca özellikle bir insan güçlü olduğu için neden başkalarını yönetme hakkına sahip olsun? gibi soruların üzerinde duruluyor insanların sadece bir yöneticinin emri altında yaşayan bir kalabalık olmadığı, toplumun ortak bir iradeye ve söz hakkına sahip olması gerektiği vurguluyor.
Konusuna gelirsek Rousseau, insanların bir araya gelerek nasıl bir toplum oluşturabileceğini ve bu toplumun nasıl yönetilmesi gerektiğini anlatıyor. Toplum sözleşmesi fikri üzerinden birey ile toplum arasındaki ilişkiyi, egemenliği ve halkın iradesini ele alıyor. Özellikle yöneticilerin gücünün sorgulanması ve yönetimin meşruiyetinin yalnızca zor kullanmaktan gelmemesi oldukça dikkat çekici.
Ama şunu da söyleyebilirim ki bu tarz felsefi ve siyasi düşünce kitaplarını daha önce okumayan biri için yer yer oldukça zorlayıcı olabilir. Bazı bölümlerde aynı düşünceyi anlamak için birkaç kez okuyup üzerine düşünmek gerekti. Ben de bazı kısımlarda durup tekrar okudum. Bu yüzden çok akıcı, olay örgüsü olan bir kitap bekleyerek başlanmasını önermem. Daha çok düşünerek ve sindirerek okunması gereken bir kitap.
Spoiler içeriyor
Ben kitabı gerçekten çok beğendim sadece bir ülkenin nasıl geliştiğini anlatan bir kitap değil aslında bir toplumun nasıl değişebileceğini, bir ülkenin kalkınması için insanların neleri değiştirmesi gerektiğini anlatıyor. Kitap Finlandiya’nın o dönemki durumundan yola çıkarak insanların nasıl bir değişim başlattığını…devamıBen kitabı gerçekten çok beğendim sadece bir ülkenin nasıl geliştiğini anlatan bir kitap değil aslında bir toplumun nasıl değişebileceğini, bir ülkenin kalkınması için insanların neleri değiştirmesi gerektiğini anlatıyor.
Kitap Finlandiya’nın o dönemki durumundan yola çıkarak insanların nasıl bir değişim başlattığını anlatıyor. Ama burada sadece devletin veya yöneticilerin yaptıklarından bahsedilmiyor. Öğretmenlerden doktorlara, aydınlardan gençlere kadar toplumdaki herkesin üzerine düşen sorumluluklardan bahsediliyor özellikle eğitim konusu kitapta çok büyük bir yer kaplıyor.
Bir ülkenin gelişmesi için önce insanların kendisini geliştirmesi gerektiğini vurguluyor. İnsanların okumaları, öğrenmeleri, düşünmeleri, çalışmaları ve sadece kendi hayatlarını değil, yaşadıkları toplumu da düşünmeleri gerektiğini anlatıyor.
Bence kitabın en güzel taraflarından biri de sürekli birileri gelip ülkeyi düzeltsin düşüncesinin karşısına çıkması. Herkesin kendi bulunduğu yerden yapabileceği bir şey olduğunu gösteriyor. Öğretmensen öğrencini iyi yetiştir, doktorsan insanlara faydalı ol, bir şeyler biliyorsan bildiklerini başkalarına aktar yani illa çok büyük bir şey yapmak gerekmiyor herkes kendi yaptığı işte elinden gelenin en iyisini yaptığında bile topluma bir katkı sağlayabiliyor.
Özellikle gençlere verilen mesajları da çok önemli buldum çünkü gençlerin sadece geleceğin değil, bugünün de bir parçası olduğunu ve toplumun gelişmesinde önemli bir rol oynayabileceklerini anlatıyor. O yüzden Atatürk’ün özellikle gençlerin bu kitabı okumasını istemesini ve hatta okullarda okutulmasını istemesini şimdi çok daha iyi anlıyorum.
Bende aynı düşüncedeyim kesinlikle okullarda okutulması gereken kitaplardan biri sadece tarih veya bir ülkenin gelişimi hakkında bilgi vermiyor; insana sorumluluk duygusu da kazandırıyor. ben ne yapabilirim? diye düşündürüyor bence özellikle genç yaşta okunması bu yüzden çok değerli.
Bence kendini geliştirmek isteyen, yaşadığı topluma ve ülkesine bir katkısı olsun isteyen herkesin okuması gereken kitaplardan biri kesinlikle tavsiye ediyorum.
-Alıntı-
Tolstoy’un şu güzel sözlerini anmak gerek;
“Toplumdaki şiddetli bozuklukların temel sebeplerinden biri, herkesin kendi hayatını düzenlemeye çalışması ama kimsenin daha iyi bir yaşam düzeni inşa etmeye gayret göstermemesidir.”
"Ülkenizin temellerini yeniden güçlendirmeyi düşünün. Halkınızın yeniden daha iyi, daha yüksek eğitim alması üzerine kafa yorun."
Demir Alev 2 Rebecca Yarros Okuma Maratonu, Okudukça duygu ve düşüncelerimi tepkilerimi buraya yazacağımm. Elinde olanlar siz de başlayabilirsiniz, beraber ilerleyelim spoiler vermeden düşüncelerinizi paylaşın, bakalım kitap bize neler yaşatacak.🐉📖
Spoiler içeriyor
Romantizm, gizem ve polisiye seviyorsanız, bir de içinde yetişkin içerik olmasından hoşlanıyorsanız sevebileceğiniz kitaplardan birisi bence İndigo Dağı. Kitap, Winslow’un polis şefi olarak küçük bir kasabaya gelmesiyle başlıyor. Winslow kasabaya geldikten kısa bir süre sonra, İndigo adında bir dağdan kadınların…devamıRomantizm, gizem ve polisiye seviyorsanız, bir de içinde yetişkin içerik olmasından hoşlanıyorsanız sevebileceğiniz kitaplardan birisi bence İndigo Dağı.
Kitap, Winslow’un polis şefi olarak küçük bir kasabaya gelmesiyle başlıyor. Winslow kasabaya geldikten kısa bir süre sonra, İndigo adında bir dağdan kadınların atlayarak intihar ettiği anlatılıyor. Fakat Winslow bu ölümlerin gerçekten intihar olduğuna pek inanmıyor. Çünkü ortada bazı şüpheli noktalar var ve kadınların ölümlerinin arkasında birinin olduğunu düşünüyor.
Winslow bir yandan bu ölümleri araştırıp kadınların kim tarafından öldürüldüğünü, neden sürekli intihar süsü verildiğini ve özellikle neden İndigo Dağı’nın kullanıldığını çözmeye çalışırken, diğer yandan Griffin Eden ile tanışıyor. Griffin’le arasında romantik bir ilişki başlıyor ve olayların gizemli tarafıyla romantik tarafı aynı anda ilerliyor. Yani kitap sadece bir cinayet soruşturmasından oluşmuyor, aynı zamanda romantik bir ilişkiyi de okuyoruz.
Ben özellikle gizem kısmını çok sevdim. Sürekli kadınlar ölüyor ve bunların gerçekten intihar mı yoksa cinayet mi olduğunu düşünüyoruz. Ben de okurken sürekli acaba kim öldürüyor bunları? diye düşünüp tahmin yürütmeye çalıştım. Bu yüzden kitap benim için oldukça merak uyandırıcıydı.
Finalde ise katilin kim olduğunu öğrendiğimde gerçekten çok şaşırdım. Açıkçası aklımdan bazı kişiler geçti ama katilin o kişi çıkmasını beklemiyordum, ne yalan söyleyeyim. Öğrendikten sonra önceki olayları düşününce bazı şeylerin yerine oturduğunu fark ettim. Bu yüzden final kısmını genel olarak beğendim.
Yazarın kalemini de sevdim. Gayet akıcı ve merak uyandıran bir anlatımı var. Arada bana klişe gelen birkaç cümle oldu ama beni rahatsız edecek bir seviyede değildi.
Bir de yetişkin içerik konusunda uyarayım. Sahneler çok aşırı detaylandırılmıyor ama oldukça fazla yani yetişkin içerikten hoşlanıyorsanız bence sorun yaşamazsınız. Çok açık açık anlatılmasa da neler yaşandığını anlayabiliyoruz ama bu tarz içeriklerden hoşlanmıyorsanız kitabı okurken rahatsız olabilirsiniz.
Genel olarak benim için güzel, akıcı ve merak uyandırıcı bir kitaptı. Yazarın da okuduğum ilk kitabıydı ve kalemini genel olarak sevdim.
Spoiler içeriyor
SPOILER İÇERİR! Tuhaf Ev’i okumadıysanız bu yorumu okumanızı tercih etmiyorum çünkü kitabın konusundan, olayların nasıl geliştiğinden ve finalden bahsedeceğim. Baştan söyleyeyim ki sonradan spoiler yedim demeyin tamamen sansürsüz bir şekilde anlatacağım. Uketsu’nun kalemini gerçekten çok beğeniyorum arkadaşlar. Daha önce Tuhaf…devamıSPOILER İÇERİR!
Tuhaf Ev’i okumadıysanız bu yorumu okumanızı tercih etmiyorum çünkü kitabın konusundan, olayların nasıl geliştiğinden ve finalden bahsedeceğim. Baştan söyleyeyim ki sonradan spoiler yedim demeyin tamamen sansürsüz bir şekilde anlatacağım.
Uketsu’nun kalemini gerçekten çok beğeniyorum arkadaşlar. Daha önce Tuhaf Resimler kitabını okumuştum ve onu da çok sevmiştim. Bence Uketsu’nun en güzel taraflarından biri, çok alışılmışın dışında konular kullanması. Çok fazla kitap okudum ama bu tarz konuları işleyen yazarları çok fazla görmüyorum o yüzden böyle farklı fikirler görmek beni gerçekten heyecanlandırıyor. Eğer sizin de bu tarz değişik ve gizemli kitap önerileriniz varsa yorumlara bırakabilirsiniz, seve seve bakarım.
Tuhaf Ev’de olaylar bir evin planındaki tuhaflıkların incelenmesiyle başlıyor. İlk başta ortada sadece satın alınması düşünülen garip bir ev ve bu evin planı var ama plana dikkatli baktıkça bazı şeylerin normal olmadığı fark ediliyor. Odaların konumu, pencerelerin yerleri, evin bazı bölümlerinin birbirinden garip şekilde ayrılması derken olayın arkasında başka bir şey olduğu hissediliyor.
Ben özellikle kitabın bu kısmını çok beğendim çünkü sadece anlatılanları okumuyoruz; evlerin planlarını ve fotoğraflarını da gerçekten görüyoruz. Karakterler plan üzerinde bir yeri incelerken siz de kitabın içindeki plana bakıp onlarla beraber ilerliyorsunuz. Bir süre sonra gerçekten kendimi kitap okumaktan çok, evin planını inceleyip olayları çözmeye çalışırken buldum. Bence bu, kitabın en güzel detaylarından biriydi.
Sonrasında bu garipliklerin yalnızca mimari bir mesele olmadığını, evlerin cinayetlerle bağlantılı olduğunu öğreniyoruz. Araştırma ilerledikçe başka evler, başka insanlar ve geçmişte yaşanan olaylar da hikâyeye dahil oluyor. Böylece başta tek bir ev üzerinden başlayan gizem, giderek ailenin geçmişine ve yıllardır sürdürülen korkunç bir ritüele bağlanıyor.
Geçmişte yaşanan ailevi olayları öğrendikçe işin boyutu da değişiyor. Yasak bir ilişki, bunun ardından yaşananlar, bir kadının psikolojik olarak çökmesi ve kendisine zarar vermesi derken aile bütün bunları bir lanet olarak yorumlamaya başlıyor. Daha sonra sol el anma töreni adı altında korkunç bir gelenek oluşturuluyor. Korkunç gerçekten.
Sol eli olmayan bir çocuğun doğması bile aile tarafından normal bir durum olarak görülmüyor ve lanetin bir işareti kabul ediliyor. İşin en korkunç tarafı ise bu ritüelin devam ettirilmesi için insanların öldürülmesinin gerekli görülmesi. İnsanların bunu yıllar boyunca sürdürmesi ve zamanla bir aile geleneği hâline getirmesi açıkçası beni oldukça gerdi.
Bütün bunları öğrendikten sonra evlerin planlarına da başka bir gözle bakmaya başlıyoruz. Başta neden orada olduğunu anlamadığımız odaların, pencerelerin ve geçişlerin aslında insanları gizlemek, gözetlemek ve cinayetleri gerçekleştirmekle bağlantılı olduğunu öğreniyoruz. Kitabın başında küçücük bir ayrıntı olarak gördüğünüz bir şeyin ileride çok önemli bir hâle gelmesi gerçekten hoşuma gitti.
Finale geldiğimde ise kitabın her şeyi tamamen açıklamamasını sevdim bazı noktaların açık bırakılması bence hikâyeye yakışmış. Çünkü kitap boyunca olayları kendimiz çözmeye çalışıyoruz ve finalden sonra da bazı şeyleri kafamızda tekrar kurabiliyoruz. Yalnız karakterler ve aile ilişkileri yer yer benim için biraz karıştı. Bazı olayların birbirine nasıl bağlandığını anlamak için biraz durup düşünmem gerekti.
Ama finalin bende bıraktığı his güzeldi. Kitabı kapattıktan sonra her şey tamamen bitmiş gibi hissetmedim. Özellikle başlarda gördüğümüz ev planlarını ve sonradan öğrendiğimiz gerçekleri düşündükçe, kitabın bazı ayrıntıları tekrar aklıma geldi. Bence finalin açık uçlu bırakılması da bu yüzden işe yarıyor.
Genel olarak Tuhaf Ev’i gerçekten beğendim. Tuhaf Resimler de benim için çok farklı bir kitaptı ama bu kitap bana daha ürpertici geldi. Özellikle olayların arkasındaki aile geçmişini öğrendikçe rahatsız edici tarafı daha fazla ortaya çıktı.
Konusunu ve anlatım şeklini yaratıcı buldum. Bazı yerlerde karakterler ve aile ilişkileri kafamı karıştırsa da, ev planları üzerinden ilerlemesi, fotoğrafların kitapta yer alması ve olayların parça parça ortaya çıkması benim çok hoşuma gitti.
Spoiler içeriyor
Kitap genel olarak Halide ve Ali Deniz’in, yıllar önce yaşanan bir yanlış anlaşılmanın ardından yeniden karşılaşmasını ve geçmişte yarım kalan ilişkilerinin yeniden şekillenmesini anlatıyor. Temelinde aslında oldukça basit ve doğru işlendiğinde etkili olabilecek bir hikâye var: Birbirini seven iki insanın,…devamıKitap genel olarak Halide ve Ali Deniz’in, yıllar önce yaşanan bir yanlış anlaşılmanın ardından yeniden karşılaşmasını ve geçmişte yarım kalan ilişkilerinin yeniden şekillenmesini anlatıyor. Temelinde aslında oldukça basit ve doğru işlendiğinde etkili olabilecek bir hikâye var: Birbirini seven iki insanın, geçmişte yaşanan bir olay yüzünden yıllarca ayrı kalması. Fakat bence kitabın en büyük problemi, bu temel hikâyenin üzerine gereğinden fazla olay ve dram yüklenmiş olması.
Kitaptaki bazı mantık problemleri de dikkatimi çekti. Özellikle asker olan baba karakterinin silahını evin içerisinde açıkta ve herkesin ulaşabileceği şekilde bırakması bana oldukça absürt geldi. Mesleği gereği silah güvenliği konusunda bilinçli olması gereken bir karakterin böyle davranması, hikâyenin içerisinde açıklanmadığı için bana doğrudan bir mantık hatası gibi göründü.
Halide’nin Ali Deniz’e karşı yıllarca taşıdığı kırgınlık da benim açımdan tartışmalıydı. Birinden hoşlanıp karşılığını alamamak elbette üzücü olabilir fakat bir insanın sizi sevmemesi onu suçlu yapmaz. Halide’nin sürekli “Ben seni yıllarca sevdim.” üzerinden Ali Deniz’e kırılması bir noktadan sonra bana gereksiz geldi. Sevgi karşı tarafın ödemesi gereken bir borç değil.
Buradan sonrası spoiler içeriyor.
Dokuz yıl önceki mektup olayı ise kitabın en problemli noktalarından biri. Halide’nin verdiği kitabın içerisinden çıkan mektubun dili bana oldukça yapay geldi. Özellikle 17 yaşındaki bir karakterin yazdığı düşünüldüğünde, cümlelerin doğal bir duygudan ziyade karakteri kötü göstermek amacıyla yazıldığı hissine kapıldım. Sonrasında mektubu Halide’nin değil, Arya’nın yazdığını öğreniyoruz. Üstelik Arya, Ali Deniz’i Halide’yle birlikte olmazsa onun kendisini taciz ettiğini söylemekle tehdit ediyor. Taciz gibi ciddi bir konunun romantik bir ilişki içerisinde tehdit unsuru olarak kullanılması bence oldukça rahatsız edici ve yanlış işlenmiş bir noktaydı.
Bunun yanında Ali Deniz’in yıllarca bu mektubu gerçek sanmasına rağmen Halide’ye doğrudan hesap sormaması da bana inandırıcı gelmedi. Böyle ağır bir ithamla karşılaşan bir insanın en azından bunu neden yaptın diye karşısındaki kişiyle konuşmasını beklerdim. Burada yine kitabın genel problemine dönüyoruz: Karakterlerin konuşarak çözebileceği meseleler yıllarca konuşulmuyor ve sonrasında ortaya çıkan dram üzerinden hikâye ilerliyor.
Halide’nin kendi problemlerini çözdüğü, kendi gücünü gösterdiği sahneleri daha fazla görmek isterdim. Çünkü kadın karakterin başına gelen her olayda erkek karakterin ortaya çıkıp sorunu çözmesi, Ali Deniz’i gereğinden fazla “kurtarıcı” konumuna getiriyor.
Baba karakteri ise benim için ayrı bir problem. Kızını korumak istemesini ve onun için endişelenmesini anlayabiliyorum fakat yetişkin bir insanın ilişkisine bu kadar müdahale etmesi, Ali Deniz’i tehdit etmesi ve hatta Halide’ye fiziksel şiddet uygulaması karakterin başlangıçta çizilen baba profiliyle çelişiyor. Özellikle “kızı için endişelenen baba” olarak anlatılırken yetişkin insanların arasına bu kadar sert şekilde müdahale etmesi bana fazla abartılı geldi. Sonradan özür dilemesi bu davranışları tamamen ortadan kaldırmıyor.
Kitabın bir diğer büyük problemi ise olay kalabalığı. Ali Deniz’in yetim geçmişi, aile problemleri, baba meselesi, Arya’nın ihaneti, yanlış anlaşılma, kardeş sırrı, hastalık, kaçırılma, vurulma ve daha birçok olay aynı hikâyenin içerisine eklenmiş. Dram kullanılması başlı başına bir problem değil; ancak burada olaylar hikâyeyi derinleştirmekten çok uzatıyor gibi hissettirdi.
Bence kitabın temelindeki Halide ve Ali Deniz hikâyesi aslında tek başına yeterli. Geçmişte yaşanan yanlış anlaşılma, dokuz yıl sonra yeniden karşılaşmaları ve aralarındaki duygular çok daha derin işlenebilirdi. Fakat bunun üzerine sürekli yeni bir problem eklenmesi, bir süre sonra merak duygusundan çok “Şimdi hangi sorun çıkacak?” hissi oluşturuyor.
Genel olarak kitabın fikrini tamamen başarısız bulmuyorum. Hatta daha sade, tutarlı ve karakterlerin iletişimine daha fazla yer veren bir anlatımla oldukça etkili bir aşk hikâyesine dönüşebilirdi. Ancak fazla olay kullanılması, bazı mantık problemleri, karakterlerin zaman zaman tutarsız davranması ve iletişimsizliğin sürekli çatışma yaratmak için kullanılması benim için kitabın en büyük eksileriydi.
Kısacası benim problemim kitabın dram içermesi değil; dramın hikâyeyi desteklemek yerine zaman zaman hikâyenin kendisi hâline gelmesi. Daha az olay, daha fazla karakter derinliği ve daha gerçekçi tepkilerle çok daha güçlü bir kitap olabileceğini düşünüyorum.