Spoiler içeriyor
Bir hikâyeye nereden baktığın, aslında o hikâyeyi nasıl anlamlandıracağını tamamen değiştirir mi? Bence değiştirir.. Okuduğum bir yerde şöyle bir düşünce vardı ve bana gerçekten de düşününce çok mantıklı gelmişti. Parçada şöyle diyordu : "Bir aslanı gün boyu takip etseydiniz ve…devamıBir hikâyeye nereden baktığın, aslında o hikâyeyi nasıl anlamlandıracağını tamamen değiştirir mi?
Bence değiştirir..
Okuduğum bir yerde şöyle bir düşünce vardı ve bana gerçekten de düşününce çok mantıklı gelmişti. Parçada şöyle diyordu : "Bir aslanı gün boyu takip etseydiniz ve aslanın yaşamak için verdiği mücadeleye tanık olsaydınız günün sonunda bu aslanın bir ceylan yakalayıp yemesi sizi mutlu ederdi.
Aynı hikâyeyi ceylanı takip ederek başlasaydınız ve ceylanın yaşamak için verdiği mücadeleye tanık olsaydınız günün sonunda bu ceylanın bir aslan tarafından yenmesi sizde bir öfke uyandırırdı.
Yani başlangıç noktasını farklı seçersen aynı olay kişide iki farklı yargı oluşturabilir. Bu yüzden kişinin içindeki adalet duygusu, hangi hikayeyi ne kadar süreyle takip ettiğine bağlıdır..."
Yani bu alıntıdan çıkarılabilecek ana fikir şudur: Bakış açısını değiştirdiğinde suçlu da değişiyor, masum da. Bir sahneye nereden baktığına göre "vahşet" dediğin şey bir anda "hayatta kalmaya" dönüşüyor. Bu noktada bir çatışma başlıyor: İnsan zihni bir şeyi aynı anda hem "acımasız" hem de "doğal" olarak kabul etmekte zorlanıyor. İşte bu ikilemi çözmek için çoğu zaman şu cümleleri sığınıyoruz: "Doğanın kanunu bu" ya da Besin zinciri."
Besin zincirinin temelinde çok basit bir gerçek var: yaşam, başka bir yaşamın devamı üzerine kurulu. Yani bir canlının hayatta kalması, çoğu zaman başka bir canlının yaşamını sonlandırmasıyla mümkün oluyor. Bu yüzden doğada iyi ve kötü diye bir ayrım yok; sadece enerji akışı ve hayatta kalma döngüsü var. Birileri yaşarken birileri ölüyor gibi görünse de bu, doğanın bilinçli bir seçimi değil, sistemin işleyişi...
Beyaz Diş filminde de hissettiğim şey tam olarak bu oldu. Hikâyeyi kurtların tarafından izlediğim için, yaptığı şeyler bana vahşet gibi gelmedi. Daha çok hayatta kalma mücadelesiydi.. Vahşet dediğimiz şey çoğu zaman sabit bir gerçek değildir; kimin hikâyesini dinlediğimize göre değişir. Aynı olay, anlatıldığı bakış açısına göre ya haklı bir hayatta kalma mücadelesi olur ya da acımasız bir saldırı gibi görünür...
Söz gelimi toparlayacak olursak şunu söyleyebilirim ki "olaya farklı yerden bakınca, suçlu da değişiyor masum da.. Hatta doğru ve yanlış diye bir şey de kalmıyor.. vahşilik kelimesi ise insanların uydurduğu uyduruk bir kelimeden öteye gidemiyor.." Aslında bu doğrultuda düşündüğüm bir soru var:
"Bir canlı doğuştan mı vahşidir, yoksa gördüğü muamele mi onu öyle yapar?"
Filmi izlerken en çok içime dokunan sahnelerden biri, yarı kurt yarı köpek olan anne ile yavrusu arasındaki bağdı. Annenin yavrusuna yiyecek bulabilmek için insanların arasına kadar girmesi ve bunun bedelini hayatıyla ödemesi, ardından son gücüyle yavrusunun yanına dönüp ona son bir kez bakması… Bu sahne, insanla hayvan arasında aslında duygusal olarak hiçbir fark olmadığını çok açık bir şekilde gösteriyor. Yavrunun, annesinin öldüğünü anlamadan onun yanında uyuması ve sonra yavaş yavaş gerçeği kavrayıp tek başına dış dünyaya adım atması, bir kayıp duygusunun en saf hâliydi..Film burada sadece bir hayvan hikâyesi anlatmıyor; bir yas sürecini, bir yalnız kalma hâlini anlatıyor. Ve bu, izlerken insanın içini gerçekten ağırlaştırıyor..
Diğer yandan filmde insanlara baktığımda ise çok daha sert bir tablo görüyorum. Para uğruna hayvanları kullanan, onları dövüştüren, acıları üzerinden kazanç sağlayan bir zihniyet var. Kendi aralarındaki çatışma yetmezmiş gibi, hayvanları da birbirine düşman edip bundan zevk alan bir düzen… Bu noktada insanın, vicdan ve merhametini kaybettiğinde ne kadar tehlikeli bir varlığa dönüşebileceği çok net bir şekilde ortaya çıkıyor..
Filmde en çok etkilendiğim sahnelerden biri Jack’in Beyaz Diş’i özgür bırakmaya karar verdiği andı. Onun doğaya ait olduğunu düşünerek onu ormana bırakır. Ama Beyaz Diş gitmez. Sanki terk edilmekle özgürlük arasında kalır gibi, olduğu yerde kalır. Jack elindeki sopayı göstererek onu uzaklaştırır; çünkü Beyaz Diş’in geçmişteki travmalarını bilir ve gitmesi gerektiğini düşünür. Beyaz Diş sonunda gitmek zorunda kalır. Ama Jack de hatasını fark eder, geri döner. Çünkü aslında ikisi de birbirine aittir, sonunda tekrar bir araya gelirler ve birlikte yaşamaya devam ederler. Bu film beni en çok, bir insan ile bir hayvan arasında kurulabilen bağın gücüyle etkiledi. Ama aynı zamanda şunu da düşündürdü: Şiddetle şekillenmiş bir varlık, sevgiyle yeniden değişebilir mi? Bu hikâye bana bunun mümkün olabileceğini gösterdi diyebilirim..
Onun dışında bence hayvanlar, insanların içlerini, kimin iyi kimin kötü olduğunu en önemlisi de asıl niyetlerinin ne olduğunu çok net bir şekilde görebiliyorlar..
Uzun lafın kısası, doğada vahşet diyebileceğimiz şey tamamen bizim bakış açımızla ilgili bir durum. Hayvanların vahşet kelimesiyle ilgili bir fikri olduğunu düşünmüyorum ahahjaja onların yaptıkları şey tamamen hayatta kalmak için. (Ya da bilemiyorum karnını doyurmak dışında keyfine göre ya da kendisine yan yan baktı diye birbirini öldüren hayvanlar var mıdır?) Fakat insanda ise vahşet çoğu zaman bir seçimdir. Ve bu seçim, merhametten uzaklaştıkça insanı gerçekten bir "canavara" dönüştürebiliyor.. Bunun dışında bahçelerdeki korkuluklar neden insan suretinde yapılmıştır hiç düşündünüz mü? Ünlü filozof Thomas Hobbes bunu şu sözleriyle açıklar:
"Hiç bir korkuluğu kurt, ayı veya leopar suretinde yapmamışlar. Sanırım ki, insandan daha korkuncunu bulamamışlar.." :)