Virginia Woolf Kendine Ait Bir Oda'sında, Shakespeare ile aynı imkanlara sahip olan ve aynı ailede yetişen kız kardeşinin aynı edebi eserleri vermiş olsaydı dahi neden onun kadar şöhretli bir hayat yaşayarak asırlar boyu kalıcı bir izi yakalayamayacağını anlatır. Tarih boyu…devamıVirginia Woolf Kendine Ait Bir Oda'sında, Shakespeare ile aynı imkanlara sahip olan ve aynı ailede yetişen kız kardeşinin aynı edebi eserleri vermiş olsaydı dahi neden onun kadar şöhretli bir hayat yaşayarak asırlar boyu kalıcı bir izi yakalayamayacağını anlatır. Tarih boyu adını duyup eserlerini okuduğumuz, işittiğimiz tüm ünlü "erkeklerin" başarılarının ardında evinde kısılıp kalan, acıyı bu yalnızlıkta tek başlarına geçiştiren kadınlardan birinin, Shakespeare'in eşi Agnes'ın çocuklarının kaybıyla kocasından bambaşka yollarla, tek başına başa çıkışını anlatan Hamnet, Shakespeare'in adını hiç kullanmadan onun bir eldivencinin oğlundan, oğlunun kaybının ardından Hamlet'i yazan adam haline geçiş sürecini konu alıyor.
Hamnet'in ikizi Judith'in vebasını ölümü kandırarak kendi kendine geçirmesinin ardından beklenmeyen bir ölümle evdeki herkesin hayatının değişimini, acıyı ve kaybı yazarın kalemi öyle ustaca işliyor ki, son yüz sayfada aralıksız ağladığımı söyleyebilirim.
Her sahnede aklıma okuduğum, izlediğim ve farklı kayıpları anlatan birbirinden bağımsız sahneler doluştu ancak özellikle şu replik, Where Do We Go Now filmindeki kadınlardan birinin oğlunun ölümünün ardından kilisedeki hz. Meryem heykeliyle tartıştığı, senin oğlun kucağında öyleyse benimkini neden benden aldın dediği sahne geldi:
"Tanrı onu yanına istedi, diyor rahip bir gün ayinden sonra, Agnes'ın elini tutarak.
Agnes hırlayacak gibi, adama vurmamak için kendini zor tutarak hırsla rahibe dönüyor. Ben de yanımda istiyordum, demek istiyor, Tanrı sırasını bekleseydi."
-
Bütün hayatların, her şeyin oradan dışarı aktığı ve her şeyin oraya geri döndüğü bir çekirdeği, merkezi, sıfır noktası vardır. Evde olmayan anneninki de bu an; çocuk, boş ev, ıssız avlu, duyulmayan haykırış. Hamnet'ın orada, evin arkasında durup onu besleyen, kundaklayan, sallayıp uyutan, ilk adımlarını atarken elinden tutan; ona kaşık kullanmayı, içmeden önce çorbaya üflemeyi, karşıdan karşıya geçerken dikkatli olmayı, uyuyan köpekleri rahat bırakmayı, bir şey içmeden önce bardağını çalkalamayı, derin sulardan uzak durmayı öğreten insanlara seslenisi.
Hayat boyu, annenin tam merkezinde kalacak."
"Bir eldivendeki, bütün parmakları boydan boya kaplayan ve uçlarından aşan, eldiveni takana ait olmayan deriyi bir arada tutan dikişleri düşünüyor. Eldivenin takıldığı, üstünü kapladığı eli, içinde nasıl da hapsettiğini. Depoda duran, tam değilse de neredeyse yırtılma ya da kopma noktasına kadar gerilmiş derileri düşünüyor. Atölyedeki, kesip şekillendirmeye, sabitleyip delmeye yarayan aletleri düşünüyor. Derinin eldivenci için işe yarar bir hale gelmesi adına hayvanlardan çalınıp bir yere atılmış olması gereken şeyleri düşünüyor: kalplerini, kemiklerini, ruhlarını, varlıklarını, iç organlarını. Bir eldivenci yalnızca deriyi, yüzeyi, dış tabakayı ister. Onun dışında her şey işini zorlaştıran, işe yaramaz, gereksiz bir pislik yığınıdır. Agnes eldiven kadar güzel ve kusursuz bir şeyde gizli olan acımasızlığı düşünüyor."
"Hamnet ölümün odada, kapının orada bir yerde, gölgelerim içinde durduğunu, onlara bakmadığını ama yine de izlediğini, hep izlediğini hissediyor. Ölüm onları izliyor, zamanını bekliyor. Derisiz ayaklarıyla, nemli kül kokan nefesiyle süzülerek gelip Judith'i soğuk kollarıyla saracak ve Hamnet onu kurtarmak için hiçbir şey yapamayacak."
"Orada, Judith'in yanında çömelmişken, Hamnet'ın aklına ölümü kandırabilecekleri, Judith'le birlikte küçüklüklerinden beri yaptıkları numarayı yapabilecekleri geliyor: Birbirlerinin giysilerini giyip yer değiştirebılır, şimdiye dek herkesi kandırdıkları gibi ölümü de kandırabilirler"
"Agnes'ın zihnindeki ölüm kavramı uzun zamandır, belki uç suz bucaksız bir bozkırın ortasındaki, içeriden aydınlatılmış tek bir oda imgesiyle özdeşleşmiş. Yaşayanlar odanın içinde; ölenlerse etrafında dönüp duruyor, oraya geri dönmek, sevdiklerine kavuş mak için can atarak avuçlarını, yüzlerini, parmaklarını camlara bastırıyorlar. Odanın içindekilerden bazıları dışarıdakileri görüp duyabiliyor; bazıları duvarların ardından onlarla konuşabiliyor: çoğu farkında bile değil.
Agnes o minicik bebeğin orada, o soğuk ve puslu bozkırda, onsuz yaşayabileceğini düşünmek bile istemiyor. Kızının o duvarların ardına geçmesine izin vermeyecek."
"Bütün annelerinki gibi, onun düşünceleri de balık oltaları misali sürekli çocuklarına sabitleniyor, Agnes kendine sürekli onların nerede ne yaptıklarını, ne durumda olduklarını hatırlatıp duruyor. Şöminenin yanında otururken de, aklının bir bölümü alışkanlıktan çocukların nerede olduklarını listeliyor: Judith, yukarıda. Su-sanna, öbür evde. Peki ya Hamnet? Balığın oltaya gelmeyişi, Agnes'ın değişmeyen cevabıyla afallayan bilinçsiz zihni. Öldü, o yok artık oltayı tekrar tekrar atıyor. Ya Hamnet? diye soruyor zihni yeniden. Okulda mı, oynuyor mu, nehre mi gitti? Peki ya Hamnet? Ya Hamnet? O nerede?"
"Kapılarının önünden, pencerelerinin altından geçerken, onu her gün görmüş olan insanlar bunlar. Onunla konuşmuş, saçlarını karıştırmış, okula geç kaldığında acele etmesini tembihlemişler. Hamnet onların çocuklarıyla oynamış, evlerine ve dükkânlarına girip çıkmış. Bu insanlar arasında haber götürüp getirmiş, köpeklerini sevmiş, güneşli havalarda pencere pervazlarında uyuklayan kedilerini ok-şamış. Şimdiyse onların hayatları hiç değişmeden devam ediyor. köpekleri şöminenin karşısında esniyor, çocukları hâlâ akşam ye meği için sabırsızlanıyor ama Hamnet artık yok."
"Oraya üç çocuğuyla birlikte girip iki çocuğuyla çıktığını düşünmek de, her nedense çok zor. Çocuklarından birini orada bırakmak zorunda olduğunu söyleyip duruyor kendine ama bunu nasıl yapabilir ki? Ağlayıp inleyen hayaletlerin, sularını damlatan porsukağaçlarının, üstüne yapışan buz gibi ellerin içinde nasıl bırakabilir?"
"Çileyi sonuna kadar açabilmeyi, tekrar ham yun haline getirebilmeyi, o âna dönebilmeyi ve ayağa kalkıp yüzünü yıldızlara, göğe, aya dönerek oğlunu bekleyen hayatı lütfen. lütfen değiştirmelerini dilemeyi, ona farklı bir son hazırlamaları için yalvarıp yakarmayı istiyor. Bunun için her şeyi yapmaya, ne gerekirse vermeye, her şeyden vazgeçmeye hazır."
"Agnes okulun başlangıç ve bitiş saatlerinde pencereden bakmanın iyi bir fikir olmadığını biliyor. O saatlerde yapacak bir şey bulup kendini meşgul ediyor. Evden dışarı çıkmıyor.
Caddedeki altın rengi saçları olan bütün çocuklar onun gibi yürüyor, onun hal ve tavrına, karakterine bürünüp Agnes'ın kalbini ceylan gibi yerinden sıçratıyor. Bazı günler, sokaklar Hamnet'larla doluyor. Her yerde geziniyorlar. Hoplayıp sıçrayarak koşuyorlar. İtişip kakışıyorlar. Ona doğru yürüyor, ondan uzaklaşıyor, bir köşeyi dönüp gözden kayboluyorlar.
Agnes bazı günler evden hiç çıkmıyor."
"Judith bir gün annesine eskiden ikiz olup artık olmayanlara ne dendiğini soruyor.
İki kat halinde bükülmüş bir fitili eritilmiş balmumuna batırmakla meşgul olan annesi donup kalıyor ama ona bakmıyor.
Evliysen, diye konuşmayı sürdürüyor Judith, ve kocan ölmüşse, dul oluyorsun. Anne babası ölen çocuklar öksüz oluyor. Benim gibilere ne deniyor ki?"
"Oradaki, o sahnedeki Hamlet iki kişi: yaşayan genç adam ve ölmüş baba. Hem hayatta hem de ölü. Kocası yapabileceği tek şekilde, oğullarını hayata döndürmüş. Hayalet konuşurken, Agnes kocasının bunu yazarak, hayalet rolünü bizzat oynayarak oğluyla yer değiştirdiğini görüyor. Oğlunu hayata döndürüp kendisi ölmüş; ölümün onu pençeleri arasına almasına izin verip oğlunun hayatını kurtarmış."
9.8/10