Spoiler içeriyor
Bu kitabı takribi 4 sene önce hevesle okumuştum. Çok iyi bir yapıt ama underrated kaldığını düşünüyorum. Okuma hevesimi daha da bir kamçılamıştı o zamanlar.. Kitabın ana hikayesi bir çocuğun rüyasında gördüğü düşlerden hareketle şekilleniyor. O aralar evrime yeni yeni ısındığım…devamıBu kitabı takribi 4 sene önce hevesle okumuştum. Çok iyi bir yapıt ama underrated kaldığını düşünüyorum. Okuma hevesimi daha da bir kamçılamıştı o zamanlar.. Kitabın ana hikayesi bir çocuğun rüyasında gördüğü düşlerden hareketle şekilleniyor. O aralar evrime yeni yeni ısındığım için okuyunca çok büyük bir aydınlanma yaşamıştım. Yazarın kalemine hayran kalmamakta elde değil. O dönemde böyle ciddi bir konuyu gündeme taşımasıysa takdire şayan kesinlikle. Benim gözümde yüksek bir aydındır zaten Jack London. Rahmetle yadediyorum, ışıklar içinde uyu... 40 yaşında gitmiş zaten rahmetli, toprağı bol olsun. Kendiside benim gibi zamanında sosyalizmi benimsemiş. Her neyse kitaba dönecek olursak, evrimle ilgili önyargılarınızı veya dogmalarınızı kıracak çok iyi çıkarımlar mevcuttur. Evrim zaten teori değil bir doğa yasasıdır, bir kanundur Einstein'ın Genel Görelilik Teorisi gibi.. sizin geleneksel adlandırmanızla sünnetullahın farklı bir yansımasıdır. Hayatımda okuduğum en iyi kitaplar veya hikayeler arasında ilk 10'a rahat girer. Bu arada karakter isimleride şahanedir eğer okursanız. Kitapla ilgili - malum yıllar geçtiğinden-detayları pek hatırlayamıyorum maalesef. Yanılmıyorsam düşğ gören çocuk önceki hayatını hatırlıyordu. Şimdi alıntılar:
'Şimdi geriye bakarak düşünüyorum da insan yaşamı, insan yazgısı gerçekten çok küçük rastlantılara dayanıyor.'
'Erkeğin eşini öldürdüğü tek hayvan türü insandır."
' Sürü içgüdüsünün dürtüsünü duymuştuk, belki de ortak bir eyleme geçecekmişiz gibi işbirliği yapmak istercesine yaklaşmıştık birbirimize. Ortak bir eyleme geçmenin gerekli olduğunu bilinçsiz bir biçimde duymuştuk sanıyorum.'
'İşte böylece, çılgın oyunlar, zıplama, hoplamalar, taklalarla o eski dünyanın alacakaranlığında dans edip şarkılar söyleyerek kendimizi unutur, bir çeşit birliğe ulaşırdık. Belki bu yüzden Kızılgöz’e olan o günkü sonsuz kızgınlığımız da sanat aracılığıyla yatışmıştı. Çılgın “hey hey” toplantımız ancak gecenin bastırmasıyla sona erdi. Karanlık iyiden iyiye çöküp de gökyüzünde yıldızlar belirmeye başlayınca hepimiz kayalar arasındaki deliklerimize çekildik.'
' Yalnızca karanlıktı içimizde korku uyandıran. Din denilen şeyin tohumları bile atılmamıştı daha; görünmeyen bir dünya kavramı yoktu içimizde. Salt gerçek dünyadan haberimiz vardı, korktuğumuz şeyler gerçek şeylerdi; somut tehlikeler, geceleri ava çıkan hayvanlar. Bizim karanlıktan korkmamızın nedeni onlardı; gece bastırdı mı inlerinden çıkıp karanlıkta kendilerini göremeyen zavallıların üstüne saldıran yırtıcı hayvanlar.'
' Belki de karanlıkta gerçeküstü bazı varlıkların yaşadığı düşüncesi de, karanlıkta gerçekten yaşayan bu yırtıcı yaratıkların uyandırdığı korkudan kök alarak gelişmiş ve zamanla görünmeyen, korkunç bir dünyanın varlığına inandırmıştı insanları. İnsanoğlunun imgelemi geliştikçe ölüm korkusu da artmış olabilir. Öyle ki Ahali bir yerde karanlıkla ölümü özdeşleştirip, o karanlığı hayaletlerle doldurmuştur sonunda. Bana kalırsa, Ateş Adamları karanlıktan bu dediğim şekilde korkmaya başlamışlardı bile; bizim Ahali’nin “hey hey” toplantısını yarıda bırakıp mağaralarına kaçışmalarının asıl nedeni ihtiyar Kılıçdişli, aslanlar, çakallar, yabanköpekleri, kurtlar ve o saatlerde aç olan bütün et yiyici hayvanlardı. '
' Tezayak’ın ağaç sığınağında kimbilir daha ne kadar oturacaktık... Bir gün biz ormandayken ağaca yıldırım çarpmış; koca dallar yıkılmış, yuva da yerle bir olmuştu. Çalı çırpı toplayıp yeniden yapmaya koyuldumsa da Tezayak istemedi. Sonradan öğrendim ki, gök gürlemesinden, yıldırımdan çok korkarmış karım. Onun için eski yuvasının bulunduğu ağaca yaklaşmayı bile istemedi. Böylece balayımız da son bulmuş oldu; yeniden mağaraların oraya döndük. Sarkıkkulak evlendiği zaman nasıl beni mağaramızdan attıysa şimdi de ben dehledim onu. O da çift mağaranın dar geçidinde yatıp kalkmaya koyuldu, Tezayak’la ben ufak mağaraya yerleştik.'
' Büyük bataklığın kıyısına gelince durduk; oranın yollarını bilmiyorduk çünkü. Burası bizim bölgenin dışında kalıyordu, Ahali oralara gitmemeye hep çok dikkat ederdi. Bu koca bataklığa giden hiç olmamıştı –daha doğrusu gidip de dönen olmamıştı–. Bizim için tam bir sır ve korku yatağıydı burası –bilinmeyen, dehşet verici bir diyar–. Dediğim gibi tam kıyısında durduk. Açıkça korkuyorduk. Ama bir yandan da Ateş Adamları’nın haykırışları yaklaşıyordu. Birbirimize baktık. Sakalsurat ilk adımı attı; her an çatlayacakmış gibi görünen titrek çamurun üzerinden yürüyerek birkaç metre ötedeki sağlam, otlu tümseğe ulaştı. Karısı izleyemedi. Birkaç adım atmayı denedi ama batağın güvensiz yüzeyinden çekindi, olduğu yere çöktü. '
' Bir zamanların o yerinde duramayan, canlı, hevesli ruhları iyice durulmuş, umutsuzca durgunlaşmış artık. Yakınmalı, acıklı sesler çıkarıyoruz; birbirimize bakıyor, hep birlikte bir köşeye toplanıyoruz. Sanki dünyanın sona erişinin ertesi günü, nasılsa hayatta kalmış birkaç kişiyiz, nasılsa orada buluşmuşuz.'
' Kuşaklar boyunca izlenen bu yol sık sık düşündürür beni. Ben, yani çağdaş ben, tam anlamıyla insanım. Ama Kocadiş, yani ilkel ben, insan değilim. Oysa çift kişiliğimin bu iki bölümünün bir yerde birbirine bağlanması gerek. Ahali, yeryüzünden hunharca silinmezden önce insan olma yolunda mıydı? Ben ve benim sonraki kuşaklarım bu insanlaşma işlemini sürdürerek gerçekleştirdik mi? Öte yandan benim torunlarımdan biri Ateş Adamları’nın arasına karışarak onların çizgisinde gelişmiş olamaz mı? Bilemiyorum. Öğrenebilmem için de herhangi bir yol yok. Kesin olarak bir tek şey var: Kocadiş, yavrularından birinin beyin dokusuna kendi yaşamının bütün izlenimlerini işlemiş. Hem de öyle derinden, öyle silinmez bir şekilde işlemiş ki, aradan geçen binlerce yüzyıl, binlerce kuşak bunları yok edememiş.
Öyküme son vermezden önce anlatmak istediğim bir şey daha var. Sık sık gördüğüm bir düş bu. Anladığıma göre, bu olay en son yerleştiğimiz o yüksek, o ulaşılmaz mağarada yaşadığım sırada meydana gelmiş. Bir keresinde doğuya doğru, ormanın iyice derinliklerine gittiğimi hatırlıyorum. Orada Ağaç Adamları’nın kabilesine rastgeldim. Çalılıklar arasına çöküp oyunlarını seyretmeye koyuldum. Bir gülüşme toplantısı yapıyorlardı; hop-layıp zıplıyorlar, çok ilkel bir ritmi sürdürmeye çalışıyorlardı.
Birdenbire suspus oldular. Gürültüleri bitmiş, oyunları sanki bıçakla kesilmişti. Dehşet içinde gerilediler ve korkulu gözlerle çevreye bakarak kaçacak delik aradılar. Derken, Kızılgöz boy gösterdi ortalarında. Hepsi bir kenara büzüldüler, korkudan tir tir titriyorlardı. Ama Kızılgöz hiçbirine saldırmaya kalkmadı. Onlardan biriydi çünkü; sonunda kendi türünü bulmuştu. Ardı sıra sıska, çarpık bacaklı, yürürken iki yandan elleriyle kendini dengeleyen yaşlı bir dişi yürüyordu. Ağaç Adamları’nın dişisi, Kızılgöz’ün en son karısı. Halkanın en ortasına oturdu bizimki. Bu satırları yazarken bile tam bir canlılıkla görüyorum onu. Kaşları çatılmış, kan çanağı gözlerle çevresindeki Ağaç Adamları’nı süzüyor. Bir yandan da korkunç, biçimsiz bacaklarından birini kaldırıp yamru yumru ayak parmaklarıyla karnını kaşıyor. En eski düşmanım Kızılgöz... canavar... atavizm... '
(Bu arada kitaptan alakasız ben Adem'in (as) de bir anneden babasız doğduğunu düşünüyorum aynı İsa peyhamber gibi (Bkz: İsa'nın durumu Adem'in durumu gibidir ayeti))