Carl Jung’un The Listener’e* yazdığı mektup, 21 Ocak 1960 Efendim, – Aldığım pek çok mektupta (Tanrı’yı) ‘bilmek’ [Face to Face, The Listener, 29 Ekim’de] hakkındaki ifadelerim vurgulandı. ‘Tanrı bilgisi’ hakkındaki görüşüm alışılmadık bir düşünce tarzıdır ve Hıristiyan olmadığımın söylenmesini anlayışla…devamıCarl Jung’un The Listener’e* yazdığı mektup, 21 Ocak 1960
Efendim, – Aldığım pek çok mektupta (Tanrı’yı) ‘bilmek’ [Face to Face, The Listener, 29 Ekim’de] hakkındaki ifadelerim vurgulandı. ‘Tanrı bilgisi’ hakkındaki görüşüm alışılmadık bir düşünce tarzıdır ve Hıristiyan olmadığımın söylenmesini anlayışla karşılarım. Yine de kendimi bir Hıristiyan olarak görüyorum çünkü tamamen Hıristiyan kavramlarına dayanıyorum. Sadece insan zihninin muazzam karanlığını dikkate alan daha mütevazı bir tutum ortaya koyarak onların iç çelişkilerinden kaçmaya çalışıyorum. Hıristiyan düşüncesi de tıpkı Budizm gibi sürekli bir evrim geçirerek canlılığını kanıtlamaktadır. Dini deneyim alanına girdiğimizde antik ya da ortaçağ tarzında düşünmeye devam edemeyeceğimiz için, zamanımız bu açıdan kesinlikle yeni bir düşünce gerektirmektedir.
Yayında ‘Bir Tanrı var’ demedim, ‘Tanrı’ya inanmama gerek yok; biliyorum’ dedim. Bu şu anlama gelmiyor: Belli bir Tanrı’yı (Zeus, Jahwe, Allah, Teslis Tanrısı, vs.) biliyorum anlamına gelmiyor: Açık bir şekilde kendi içinde bilinmeyen bir faktörle karşı karşıya olduğumu biliyorum.
Ben ‘Tanrı’ya “in consensu omnium ‘quod semper, quod ubique, quod ab omnibus creditur’: her yerde, her zaman ve herkes tarafından inanılan şey” diyorum.
Ne zaman öfkeyle ya da korkuyla O’nun adını kullansam, ne zaman istemeden ‘Tanrım’ desem, O’nu hatırlarım, O’nu anarım. Bu, kendimden daha güçlü biriyle ya da bir şeyle karşılaştığımda olur. Bu, kendi psişik sistemimde bilinçli irademi bastıran ve kendim üzerindeki kontrolü gasp eden tüm aşırı güçlü duygulara verilen uygun bir isimdir. İradeli yolumu şiddetle ve pervasızca kesen her şeyi, öznel görüşlerimi, planlarımı ve niyetlerimi altüst eden ve hayatımın gidişatını iyi ya da kötü yönde değiştiren her şeyi bu isimle adlandırıyorum. Geleneklere uygun olarak, kaderin gücünü hem bu olumlu hem de olumsuz yönüyle ve kaynağı benim kontrolüm dışında olduğu için ‘tanrı’, ‘kişisel tanrı’ olarak adlandırıyorum, çünkü kaderim, özellikle de Bana vicdan biçiminde, kendisiyle sohbet edebileceğim ve tartışabileceğim bir vox Dei olarak yaklaşır. (Tartışırız ve aynı zamanda tartıştığımızı da biliriz. Kişi nesne olduğu kadar öznedir de).
Yine de benim tanrı görüşümün, itirafların ya da ‘felsefelerin’ evrensel, metafizik Varlığı olduğu inancına kapılmayı entelektüel bir ahlaksızlık olarak görmeliyim. Ne bir hipostaz küstahlığı ne de ‘Tanrı sadece iyi olabilir’ gibi kibirli bir niteleme yapıyorum: ‘Tanrı sadece iyi olabilir’. Yalnızca benim deneyimim iyi ya da kötü olabilir, ancak üstün iradenin insan hayal gücünü aşan bir temele dayandığını biliyorum. Kendi psişik sistemimde üstün bir iradeyle çarpıştığımı bildiğim için, Tanrı’yı biliyorum ve eğer imgemin gayrimeşru hipostazını riske atacak olursam, iyinin ve kötünün ötesinde, her yerde olduğu gibi kendimde de ikamet eden bir Tanrı’yı söyleyebilirim: Deus est circulus cuius centrum est ubique, cuis circumferentia vero nusquam.
Sevgiler, vs,
Carl Gustav Jung