Spoiler içeriyor
18 yaşımla birlikte kendime bir hedef koydum: Kitaplığımdaki tüm kitapları bitirmek. Uzun zamandır rafta beni bekleyen, yarım bıraktığım ya da yıllar önce gerçekten okumadan geçtiğim kitapları tek tek okuyacağım. Bu yolculuğun ilk kitabı da Yaban oldu. Aslında bu kitabı lise…devamı18 yaşımla birlikte kendime bir hedef koydum: Kitaplığımdaki tüm kitapları bitirmek. Uzun zamandır rafta beni bekleyen, yarım bıraktığım ya da yıllar önce gerçekten okumadan geçtiğim kitapları tek tek okuyacağım. Bu yolculuğun ilk kitabı da Yaban oldu.
Aslında bu kitabı lise yıllarında öğretmenimizin verdiği ödev nedeniyle okumuştum. Ama bugün dönüp baktığımda kitabı gerçekten okuduğumu bile düşünmüyorum. Tek hatırladığım şey, bana sıkıcı geldiğiydi. Bu yüzden yıllarca aklımda öyle kalmış. Şimdi 18 yaşımda tekrar elime aldığımda ise tamamen farklı bir kitapla karşılaştım.
Yaban, okurken beni en çok sinirlendiren ama aynı zamanda en çok düşündüren kitaplardan biri oldu.
Kitabın başlarında Ahmet Celal'e birçok konuda sinirlendim. Özellikle Emine'ye bakış açısını ve kadınlarla ilgili düşüncelerini rahatsız edici buldum. Buna rağmen Milli Mücadele konusunda köylülerin kayıtsızlığı karşısındaki öfkesini anlayabildim. Köylülerin işgali adeta kendi kurtuluşları gibi görmeleri beni gerçekten öfkelendirdi. Ülkenin herhangi bir yeri işgal altındaysa bunun bütün ülkenin meselesi olduğunu düşündüğüm için bu bölümleri okurken yerimde duramadım.
Ancak kitap ilerledikçe Ahmet Celal'in "Eğer bilmiyorlarsa kabahat benimdir, kabahat senindir." dediği bölüm beni durdurdu. O ana kadar yalnızca köylülere kızarken, bir anda onları bu hâle getiren şartları düşünmeye başladım. Yıllarca eğitimden, ilgiden ve insanca yaşam koşullarından mahrum bırakılan insanlardan bugünkü anlamda bir milli bilinç beklemek ne kadar doğruydu? Bu paragraf, kitaba bakış açımı değiştiren en önemli nokta oldu.
Final ise beni en çok düşündüren yerdi. Ahmet Celal'in yaralı Emine'yi geride bırakıp gitmesini kabullenemedim. Kendisi de yaralıydı, çaresizdi; bunu biliyorum. Ama yine de Emine'yi yalnız bırakması içime sinmedi. Üstelik kitabın başındaki notla birlikte düşündüğümde, geride bulunan kemiklerin büyük ihtimalle Emine'ye ait olduğunu fark edince final benim için daha da acı bir hâl aldı.
Ben bu sonu biraz sembolik de okudum. Ahmet Celal bana aydın kesimi, Emine ise Anadolu köylüsünü temsil ediyormuş gibi geldi. Roman boyunca anlatılan kopukluğun sonunda Ahmet Celal'in Emine'yi geride bırakması, bana aydınların Anadolu'yu yine arkada bırakmasının bir sembolü gibi hissettirdi.
Bu kitap bana sadece bir hikâye anlatmadı; öfkelendirdi, düşündürdü, fikirlerimi değiştirdi ve beni sürekli kendi yorumlarımı sorgulamaya itti. Lisede okuduğumu sandığım bu kitabı yıllar sonra gerçekten okumuş olmak beni çok mutlu etti. Eğer hâlâ aklınızda "sıkıcı bir klasik" olarak duruyorsa, bence ona ikinci bir şans vermenizi hak ediyor.