1998 yapımı Following,Christopher Nolan’ın ilk uzun metraj filmi ve bugün onun sinemasında gördüğümüz birçok temanın ilk ham hali,siyah-beyaz, düşük bütçeli bir neo-noir psikolojik gerilim filmi. Nolan filmi hafta sonları arkadaş çevresiyle ve çok küçük bir bütçeyle çekmişti. Buna rağmen filmde…devamı1998 yapımı Following,Christopher Nolan’ın ilk uzun metraj filmi ve bugün onun sinemasında gördüğümüz birçok temanın ilk ham hali,siyah-beyaz, düşük bütçeli bir neo-noir psikolojik gerilim filmi.
Nolan filmi hafta sonları arkadaş çevresiyle ve çok küçük bir bütçeyle çekmişti. Buna rağmen filmde zaman kırılması, güvenilmez anlatıcı, kimlik karmaşası ve takıntı gibi konular çok güçlü şekilde işleniyor. Yani daha sonra Memento, The Prestige ve Inception gibi filmlerde göreceğimiz “Nolan tarzı” burada doğmaya başlıyor.
Filmin konusu spoiler vermeden şöyle: Hayatında yönünü kaybetmiş genç bir yazar, insanları sokakta takip etmeye başlıyor. Başta bunu sadece gözlem amacıyla yapıyor ama zamanla kendini manipülasyon, suç ve kimlik oyunlarının içinde buluyor.
En ilginç taraflarından biri şu: Film kronolojik ilerlemiyor. Sahne geçişlerinden, karakterin saçından, kıyafetlerinden ya da yüzündeki değişimlerden zaman çizgisini anlamaya çalışıyoruz. Nolan bunu özellikle yapıyor çünkü seyirciyi ana karakter kadar kaybolmuş hissettirmek istiyor.
Bir başka ilginç detay da şu: Nolan senaryoyu çekerken bütçe yetmediği için sahneleri aşırı planlı çalışmış. Kullanılan film şeridi pahalı olduğu için tekrar çekim yapma şansı azmış. Bu yüzden filmde gereksiz sahne neredeyse yok.
Following,izlerken insana büyük bir yönetmenin doğuşunu hissettiren bir film.Filmi açtığımızda karşımızda dev bütçeli sahneler, görkemli müzikler ya da Hollywood ihtişamı yok. Hatta ilk dakikalarda biraz garip ve amatör bile gelebiliyor. Ama ilerledikçe filmin içine tuhaf bir şekilde çekiliyoruz. Çünkü film teknik kusurlarından çok fikriyle yaşayan bir yapım.
Siyah-beyaz çekilmiş olması da inanılmaz işe yarıyor. Normalde düşük bütçeden dolayı yapılmış bir tercih ama filmin ruhuna aşırı uyuyor. Londra sokakları daha soğuk, insanlar daha yalnız, odalar daha klostrofobik hissettiriyor. Özellikle gece sahnelerinde film neredeyse bir rüya gibi akıyor.
Filmin en güzel taraflarından biri de çok küçük bir hikâyeyi büyük bir psikolojik oyuna dönüştürmesi. Aslında olaylar devasa değil ama anlatım şekli yüzünden her detay önemli hissettiriyor. Bir kapının açılışı, bir bakış, bir çanta, bir cümle… Hepsi ileride anlam kazanıyor. Nolan’ın daha sonra kullanacağı parçalı zaman anlatımı burada çok ham ama çok heyecan verici duruyor.
Filmin düşük bütçesi bazı sahnelerde hissediliyor tabii. Oyunculukların bazı anları sert ya da doğal olmayan şekilde gelebiliyor. Kamera bazen öğrenci filmi havasına kaçıyor. Ama ilginç şekilde bunlar filmi bozmak yerine daha gerçek hissettiriyor. Çünkü film zaten kusursuz görünmeye çalışmıyor.
Sinemayı biraz fikir, atmosfer ve psikolojik oyun olarak seven biri için çok özel bir deneyim. Özellikle Christopher Nolan hayranıysanız, bu filmi izlemek sanki ünlü bir müzisyenin yıllar önce kaydedilmiş demo kasetini dinlemek gibi hissettiriyor. Eksikleri var ama içinde inanılmaz bir potansiyel parlıyor nitekim o potansiyel Nolan'ın bir sonraki filmi olan Memento'da ortaya inanılmaz bir şekilde çıkıyor.