MARTİN EDEN BİR AŞK KİTABI DEĞİLDİR !! Martin Eden, ilk bakışta bir "başarı ve aşk" hikâyesi gibi görünse de, özünde bireyin toplumla, sınıfla ve bizzat kendi zihniyle girdiği yıkıcı savaşın felsefi bir incelemesidir. Romansal kurgunun ve olay örgüsünden sıyrılarak Martin’in…devamıMARTİN EDEN BİR AŞK KİTABI DEĞİLDİR !!
Martin Eden, ilk bakışta bir "başarı ve aşk" hikâyesi gibi görünse de, özünde bireyin toplumla, sınıfla ve bizzat kendi zihniyle girdiği yıkıcı savaşın felsefi bir incelemesidir. Romansal kurgunun ve olay örgüsünden sıyrılarak Martin’in zihinsel dönüşümünü, altında yatan felsefi, sosyolojik ve siyasi çatışmaları en ince ayrıntısına kadar masaya yatırmak gerekmektedir; bu şekilde AŞK KİTABI metası ortadan kalkacaktır!
**Martin’in Hayatındaki Entelektüel Dönüm Noktaları**.
Karakteri daha iyi anlamamız için üç dönüm noktasını kısaca ele almak istiyorum. Martin’in dönüşümü, sıradan bir "kendini geliştirme" hikâyesi olmaktan ziyade, sınıfsal bir yabancılaşma ve felsefi bir aydınlanma (aynı zamanda bir çöküş) sürecidir.
-> Ruth Morse ve Burjuva Kültürünün İllüzyonu: Martin, kaba saba bir denizciyken burjuva sınıfının temsilcisi olan Ruth ile karşılaşır. İlk aşamada burjuvazi, Martin için güzelliğin, sanatın, bilginin ve ahlakın zirvesidir. Martin, bu sınıfa kabul edilmek amacıyla okumaya başlar. Ancak bu aşama, onun "cehaletinin getirdiği huzuru" kaybettiği ilk kırılmadır.
-> Herbert Spencer ve Evrimsel Felsefe ile Tanışma: Martin’in zihnindeki en büyük patlama, Herbert Spencer’ın eserlerini okumasıyla gerçekleşir. Spencer sayesinde evrendeki her şeyin (biyoloji, toplum, sanat) bir bütün ve gelişim içinde olduğunu kavrar. Bu entelektüel sıçrama, Martin’i bir gecede sıradan bir okurdan, dünyayı yukarıdan izleyen bir sentezciye dönüştürür. Artık o, Ruth’un ve ailesinin temsil ettiği burjuva entelektüelliğinin aslında ne kadar sığ, taklitçi ve dogmatik olduğunu fark etmiştir.
> Brissenden ile Karşılaşma ve Sosyalist Gerçeklik: Şair Brissenden, Martin’in hayatındaki en gerçek dost ve tek entelektüel dengidir. Brissenden, Martin’e burjuva dünyasının çürümüşlüğünü ve sanatın bu pazar ilişkileri içinde nasıl metalaştığını gösterir. Martin’i sosyalizme yönlendirmeye çalışır ve ona "Seni kurtaracak tek şey sosyalizmdir, yoksa bu yalnızlık seni yutacak" uyarısında bulunur. Brissenden’ın intiharı, Martin’in dış dünya ile bağını koparan en büyük darbedir.
**Kitap Genelindeki Sosyolojik ve Siyasi Çatışmalar**
-> Burjuva Sınıfının İkiyüzlülüğü
Jack London, Morse ailesi üzerinden burjuvazinin kültürel ve ahlaki sığlığını acımasızca ifşa eder. Bu sınıf için sanat, bilim veya felsefe kendi başlarına değerli değildir; yalnızca statü sağladıkları ve paraya tahvil edilebildikleri sürece makbuldür. Martin beş parasız bir dahi iken onu kapılarından kovan, yazılarını "çöp" olarak gören burjuva toplumu; Martin ünlü ve zengin olduğunda onu akşam yemeklerine davet etmek için sıraya girer. Martin’in entelektüel kapasitesi aynı kalmıştır, değişen tek şey banka hesabıdır. Martin’in burjuvaziye duyduğu tiksinti, bu sınıfın ikiyüzlülüğünü ve sahteliğini çıplak şekilde görmesinden kaynaklanır.
-> Sosyalizm ve Bireyselcilik Çatışması
Kitapta çok kritik bir paradoks vardır: Jack London bir sosyalisttir, ancak Martin Eden azılı bir anti-sosyalist ve bireyselcidir. Martin, sosyalistleri "kendi ayakları üzerinde duramayan, sürü halinde hareket etmek zorunda olan zayıf insanlar" olarak görür. Devletçi ya da cumhuriyetçi kolektif yaklaşımların, güçlü bireyin gelişimini engelleyeceğine inanır. Ona göre sosyalizm, "kölelerin efendi olma arzusundan" başka bir şey değildir.
Ancak Jack London bu kurguyla, Martin’i haklı çıkarmak istemez. Aksine, Martin’in bu aşırı bireyselci körlüğünün onu nasıl intihara sürükleyeceğini göstererek, bireyselciliğin pratik hayattaki imkansızlığını kanıtlamaya çalışır.
**Alt Metinlerin Çözümlemesi**: Bireyselciliğin Ölümü ve Nihilizm
Kitabın notlar kısmının en sonunda şöyle bir cümle geçer ki, bir sosyalist olan Jack London, sosyalizme karşı olduğunu açıkça dile getiren bireyci bir karakter yaratmıştır. Nietzsche'nin üstün insan fikrine cepheden bir saldırı olarak yazdığını söyleyerek, "Becerememiş olmalıyım ki hiçbir eleştirmen bunu keşfedememiş" der.
London'a göre sadece kendi kurtuluşu için çalışan Martin Eden'in sonunda gözleri açılır, içine dahil olmak istediği burjuva toplumunun içyüzünü anlar ve yaşamak için nedeni kalmaz. İNTİHARI, BİREYCİLİĞİN YENİLGİSİDİR.
Martin Eden’ın finali, sadece bir hayal kırıklığı hikâyesi değil, felsefi bir tezdir. Bu tezin alt metinleri şu şekildedir:
-> Bireyselciliğin Ölümü (The Death of Individualism)
Martin, toplumun her kesiminden kendini soyutlamıştır. Alt sınıftan (işçilerden ve eski denizci arkadaşlarından) entelektüel olarak kopmuştur; çünkü artık onlarla konuşacak ortak bir dili kalmamıştır. Üst sınıftan (burjuvaziden) ise ahlaken ve fikren tiksinmektedir; onların sahteliğini görmüştür. Sosyalistleri ve kolektif hareketleri ise entelektüel olarak küçümsemektedir.
Sonuç olarak Martin, hiçbir sınıfa ait olamayan, tamamen boşlukta asılı kalan bir "hiç" haline gelir. Jack London burada şu mesajı verir:
İnsan toplumsal bir hayvandır. Kendini toplumdan (kolektiften) tamamen soyutlayan, sadece kendi zihni ve iradesiyle yaşamaya çalışan "aşırı bireyselci", eninde sonunda kendi yalnızlığının karanlığında boğulmaya mahkumdur. Martin’in intiharı, felsefi bireyselciliğin pratik dünyada aldığı en ağır yenilgidir; bireyselciliğin ölümüdür.
-> Cumhuriyetçilik ve Amerikan Rüyası İllüzyonu
Amerikan Rüyası, "Çok çalışırsan, yetenekliysen ve azmedersen en tepeye çıkabilirsin" miti üzerine kuruludur. Martin bu miti gerçekleştirir: Sıfırdan başlar, tırnaklarıyla kazır ve zirveye ulaşır. Ancak zirveye ulaştığında bulduğu şey kocaman bir hiçliktir. Jack London, Amerikan cumhuriyetçiliğinin ve kapitalist sisteminin vaat ettiği bu "başarı" illüzyonunu yıkar. Sistem, insanı sadece üretip tükettiği ve sisteme entegre olduğu sürece "başarılı" kabul eder. Martin sistemin dışına çıktığı, onun ikiyüzlülüğünü deşifre ettiği an, elde ettiği zenginlik ve şöhret onun için sadece birer yük haline gelir.
-> Epistemolojik Solipsizm ve Yaşama İradesinin Kaybı
Son aşamada Martin, Schopenhauer tarzı bir nihilizme sürüklenir. Gerçeğin ne olduğunu, sevginin ne kadar sahte olduğunu (Ruth’un onu sadece şöhretliyken sevmesi) ve insanların maskelerini görmüştür. Bilgi, Martin’e mutluluk getirmemiş; aksine dünyayı katlanılamaz derecede çıplak ve çirkin kılmıştır.
O artık "fazla bilmenin" lanetini taşımaktadır. Zihni o kadar keskinleşmiştir ki, yaşamın devam etmesini sağlayan o tatlı illüzyonları (aşk, dostluk, kariyer, idealizm) kendi eliyle parçalamıştır. Geriye kalan tek şey, karanlık ve sessiz bir deniz, yani bilincin tamamen kapatılması (ölüm) isteğidir.
Sonuç olarak Martin Eden, cehaletin getirdiği konforlu uykusundan uyanıp entelektüel zirveye tırmanan bir adamın trajedi dolu uyanış hikâyesidir; Jack London, kahramanının trajik sonu üzerinden, toplumsal bağlarından ve kolektif bir aidiyetten kopuk aşırı bireyselciliğin, ne kadar güçlü bir iradeye sahip olursa olsun, insanı en nihayetinde yalnızlığın ve nihilizmin karanlık sularında boğulmaya mahkûm edeceğini felsefi bir manifesto gibi yüzümüze çarpar.